Çarşamba, Eylül 10, 2014

bir kitap listesi güzellemesi yahut "book challenge" denemesi



Merhaba,


Nadiren de olsa modaya uymanın güzel yanları olabiliyor sanırım. Birkaç gün önce Facebook üzerinden iki arkadaşımın davet etmesiyle kendi çapımda "hayatımı değiştiren (böyle de çok iddialı oldu) / iz bırakan-unutulmayan kitaplar" listesi oluşturayım dedim ben de. Elbette ilk anda aklıma gelmeyip ziyadesiyle kıymet verdiğim birçok kitaba yer veremedim bu listede, bu nedenle peşinen özür dilerim kendilerinden. Bir de yanlarına ufak notlar düştüm, buyursunlar:

Nikos Kazancakis - Kaptan Mihalis: Aklımda tastamam görkemli bir sahneye oturan, dünya edebiyatında nadir bulunan bir karakterin kitabı, fikrimce Kazancakis'in en güzel, canlı, gerçekçi romanı. Oyun versiyonu için Manos Hatzidakis'in bestelediği müzikler arka planda çalıyorken okunursa astral seyahate çıkarıyor, test edildi onaylandı.
Girit'te birkaç milletin nasıl iyi nasıl kötü yaşadığı, adanın ruhu tatlı bir his bırakıyor okuyanda. Bir gün yazıldığı topraklara gitme umudumu tazeliyor her karıştırdığımda.

Asım Zihnioğlu - Bir Yeşilin Peşinde: Türkiye'de çay tarımının nasıl başlayıp nasıl geliştiğini, insanların yaşadıkları ülkeye bir parça katkıda bulunmak için neler yapabileceğini, geniş bağlamda çağdaş bir medeniyetin nasıl geliştiğini bizzat dönemin hoşsohbet aktörlerinden öğrenmek için şahane bir kitap. Onca emeği görüp gönülle, istekle çayı şekersiz içmeye başlamak da cabası.

Kostas Ferris - İki Gözüm Marikam: Kitap - film - oyun üçlemesi Rebetiko'nun kitap versiyonu. Üç ayrı tür birbirinin birebir kopyası değil, ancak üçü bir araya gelince gerçek resmi görebiliyorsunuz.  Bir göç, isyan, sevda, ayrılık ve zulüm masalı. "Marikaki ne demek?" diye soranlar için, cevap burada ;)

Sait Faik Abasıyanık - Sevgiliye Mektup: Sait Faik öykülerini, özellikle Karanfiller ve Domates Suyu'nu çok severim. Ancak bu kitap, yazarın fikrimce en sıradışı yazılarının bulunduğu kitabı, bu listede yer almasının nedeni ise kitabın adını taşıyan gazete yazısı. Sevdalanma eyleminin felsefesini yapıyor adeta. Bahsi geçen yazı için buradan buyrun okuyun, sonrasında üzerinde seve seve muhabbet edebiliriz. Kahveler benden :)

Suat Derviş - Fosforlu Cevriye: Tiyatroda gördüğüm bir eserin roman versiyonu varsa mutlaka öncesinde/sonrasında okumaya gayret ederim. Fosforlu Cevriye, Yeşilçam'da resmi yahut gayriresmi en çok kullanılan hikaye olsa gerek. 2008-2009 tiyatro sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu için Gülriz Sururi'nin oyunlaştırdığı halini izlemeden önce bu romanı okumuştum. Oyunla aklımda yer yer örtüşse de romandaki esas karakterin saflığı, garibanlığı ve kadın halleriyle bende ziyadesiyle iz bıraktığını söylemeliyim.

Melih Cevdet Anday - Raziye: Üç kişinin hikayesinden kadına, erkeğe, insana, hatta topluma dair şahane tespitler yapan, bir solukta okunası roman. Başıma bir şey gelmeyecekse şaşırtıcı bir kitap olduğunu da ekleyeyim.

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf: İyi insanların ve kötü insanların hikayesi. Ya da iyi ve kötü tanımlarının nasıl şekillendiği. Dönem romanlarını ve gerçekçi anlatımları sevenlerin beğeneceği bir kısa roman. Beni etkilemesinin nedenine gelince, küçük yerde doğup büyüyenler mutlaka kendinden bir şey buluyor bu romanda, sanırım böyle, evet.

Nahid Sırrı Örik - Yıldız Olmak Kolay mı: Dizi senaristleri henüz keşfetmemişken bulunup okunmalı. İnsanın erdemi, zaafı, hırsları, nefretleri,bir sebepten nelere katlanabileceği ve ne uğruna ölüp gidebileceği azıcık ağdalı bir dil ancak akıcı bir anlatımla verilmiş. Yine bir Ankara DT oyunuyken Servet Pandur'un şahane oyunculuğuyla hatrımda kalmıştı. Ardından romanı okuyunca da aklımdaki canlı görüntüsü sağlamlaştı. Ayrıca romanın resmi şarkısı için tıklayınız.

Selim İleri - Yarın Yapayalnız: Sanata dair duyuşların insana duyulan kuvvetli hislerle karışması ve ne yapacağını bilememek. İnce ayrıntılı uzun tasvirlere rağmen yazarın en sürükleyici, en melankolik romanı olsa gerek.

Attila İlhan - Sokaktaki Adam: En hakiki tutunamayan Kamarot Hasan'ın karada ve denizde, türlü türlü kıyılara sürüklenişinin hikayesi. Kitabın ruhunu büyük oranda koruyarak yansıtan hoş bir filmi de var üstelik. (Yahu amma melankolik kitaplar seçmişim ben de)

Sapphire - Push: Bölümde bir sürü kitap okumamıza, birçoğunu da ayıla bayıla okumama rağmen beni en çok sarsan kitap Push oldu diyebilirim. Okumuş olmaktan mutlu olduğum, ancak okurken adeta dayak yemiş gibi hissettiğim bir kitap. 2009 yılında 'Precious' adıyla gayet başarılı bir sinema uyarlaması da var. Ancak kitabın sarsıcılığı nadir bulunan cinsten. İstismar ve umut sözcüklerinin bir romanlık tanımıdır benim için.


Okuyacak kitabınız ve kitaplar için zamanınız bol olsun efendim. ;)


Cumartesi, Ocak 14, 2012

sırça kümes


merhaba,

yeni yılın ilk oyun yazısı daha önce bahsettiğim oyunlar yerine yeni bir oyun üzerine olsun istedim, taze taze yazmak daha cazip geldi. 

2011-2012 sezonu ankara devlet tiyatrosu oyunlarından biri de sırça kümes. oyunu dün akşam izleme fırsatı buldum. gayet klasik, olması gerektiği gibi olmuş. bu sezon boyunca izleyene 'hımm burda acaba ne demek istedi?' dedirten birçok adt oyununun yanında parlayan bir oyun, ki ben bu sezon bu sözü birkaç kez sarf etme durumunda kaldım. bu oyun bana hepsini unutturdu ama. 

dikkat çeken ilk şey, oyunun rejisinin yabancı bir yönetmene ait olması. bunun oyuna çok büyük bir farklılık getirdiğini söylemek zor. ancak, ankara devlet tiyatrosunun amerikan tiyatro oyunlarında geçtiğimiz sezonlarda yaşadığı ufak tefek sıkıntıları, en çok da bu tür oyunlarda rastlanabilecek yapaylığı bu oyunla kırdığı, daha içten bir atmosfer yakaladığı görülüyor. yönetmen jason hale'in dediği bir şeye katılmak gerek, o da oyunun geçtiği buhran döneminin arifesinde dar gelirli bir ailenin yeri, yaşayabileceği sıkıntılar ve toplum tarafından neye yönlendirildiğinin açıkça yansıtılmaya çalışıldığı. bu konuda gayet başarılı olmuş. oyun amerikan toplumunun değerlerini birebir buradaki bir sahneye geçirmek yerine, konunun ve hikayenin daha evrensel, herkesçe bilindik taraflarını ele alarak hitap ettiği kitleyi genişletmiş. 

oyunculuklara gelince, oyuna gitmeden önce anlatıcı ve tom rolündeki orhan özyiğit'in oyunculuğuna dair baştaki olumsuz yorumlar daha sonra olumlu yönde değişmiş. oyuncunun sesi ve tavırları, karakteri daha da yansıtır olmuş. ne var ki gitme isteğiyle ilgili bir şeyler eksikmiş gibi geldi hep, nedenini bilmiyorum. meltem keskin bayur'un anne halleri gayet yerinde, oyunla bütünleşmiş. eleştirilen yeşilçamvari görünüşü belki oyunun aktarılış tarzıyla ilgili o evrensellik mevzusuyla alakalı olabilir elbette ama o kadar karikatürize bir karakter sergilemediğini söylemek gerekir. oyunda en büyük alkışı laura rolündeki gülin ersoy hak ediyor kesinlikle. o kırılganlığı, bir kısır döngü içinde kalışı, utangaçlığı, yıllardır beslediği ama jim'in karşısında bir türlü dile getiremediği sevdası ile mükemmel yansıttı laura'yı. öyle ki, kişi kendi kapana kısıldığı zamanları sorgulamadan geçemiyor. bu noktada jim'in anlattıklarının da payı büyük. jim rolündeki irfan kılınç'ı daha önce ahmet burak bacınoğlu'nun yönettiği 'kafkas tebeşir dairesi'nde izlemiştim. oyunculuğu gayet yerindeydi; ne var ki kostümü ile daha çok ellilere yakın duruyordu. çizdiği karakter öyle başarılıydı ki o azimle o karakteri 60'ların mad men'vari işyerlerinde hayal ettim izlerken bir an için. 

oyundaki dekorun muhteşem, kostümlerin ise görkemli olduğunu söylemek isterim. hele laura'nın ikinci perdedeki mavi elbisesi terzilik öğrenip öyle bir elbisenin nasıl dikileceğini görebilme isteği uyandırdı içimde. annenin elbiseleri de yine döneme uygundu, 20. yüzyılın başlarına ayak uydurmaya çalışan ama henüz 19. yüzyılın izlerini silememiş, vaktiyle gün görmüş insanların üzerinde durmuş elbiseler gibi. 

oyunun çevirisi can yücel'e ait, dilinin akıcılığını buna bağlayabiliriz. ancak can yücel çevirilerindeki ufak tefek, hatta tartışmalı ayrıntılar bu oyunun dilini etkilememiş, çevirideki yapaylıktan uzak bir anlatım vardı. son olarak oyundaki 'mavi gül' ve 'gül hastalığı'na şöyle bir açıklık getirmekte fayda var. sanırım çeviri azizliği denebilecek türden. repliğin orijinali şu: 

laura: when i had that attack of pleurosis - he asked me what was the matter when i came back. i said 'pleurosis', he thought that i said blue roses! so that's what he always called me after that. whenever he saw me, he'd holler, 'hello, blue roses !

şöyle ki, kızın bahsettiği gül hastalığı oyunda "pleurosis" olarak geçiyor ki sanırım bu bir akciğer hastalığına karşılık gelmekte (zatülcenp olabilir). ama jim bu"pleurosis"i "blue roses" olarak anlıyor. o mavi gül olayı da bundan. tahminimce mavi gül ile bari gül kısmı bağlantılı olsun diye hastalık gül hastalığı diye çevrilmiş.

özetle, kesinlikle izlenesi, gayet akıcı, özellikle dram severlerin kaçırmaması gereken bir oyun olmuş. bu sezonun az sayıdaki iyi oyunlarından.

oyundan bir şarkıyla bitirelim bu yazıyı. iyi seyirler :)