Çarşamba, Aralık 31, 2008

yeni yıl...

merhaba,
güzel şeyler hissediyorum. dilerim gönlümüzden geçen neyse bir bir gerçekleşir, sevdiğimize kavuşuruz, bütün duygularımızı doyasıya yaşarız bu yeni yılda. öyle geldi içimden.
nice keyifli zamanlara...

Çarşamba, Aralık 24, 2008

kardan keyif (hasta bünyelere adanmıştır)

merhaba,

kafama göre takılmakta olduğum bir gündeyim. yapılacak işler yığınla, ama okul yok bugün. hoş, zaten olsa da çalışmaya niyetim yok bir zamandır (muhtemelen sınıfta kalmadan önceki son sözlerimi sarf etmekteyim). yeni yıla günler kalmış, biraz baş ağrısı dışında genel bir sakinlik hakim odamda. fonda her zamanki güzellikte, her halime uyumlu şarkılarıyla manolis'in büyülü sesi, dışarıda ince ince yağan bir kar altında bembeyaz bir ankara. yılın ilk karı. dün gece şehirden gelirken başladı. diner sanıyordum ya, eve yaklaştıkça her yerin beyazlaştığını görmek bu ihtimali biraz zayıflattı. yeni tutmaya başlayan karın üzerine yazı yazmak küçüklüğümden beri eğlenceli gelir, eh tabi ege'de kar bulabildiğimiz nadir zamanlarda bu eğlenceyi tadabilme imkanımız oluyordu,beş on yılda bir diyelim. soğuktan mıdır nedir bilinmez, korkunç bir başarısıyla gelir gelmez yatağa serildiğimde değil yağan kar, dünya umrumda değildi. uyumuşum. sabaha karşı uyanıp kalktım, saat beşti. pencereden baktım, kar hâlâ yağıyordu. ağrım yok gibiydi, tekrar devrildim koca bebekler gibi. pek de erken değildi yeniden kalktığımda. çarşamba günleri bu dönem dersim olmadığından hafta ortası keyfi yapmak daha bir cazip geliyor. ancak bu keyif içeride olacağa benzer, çünkü hem havadan hem de kazan gibi olmuş kafadan ötürü dışarı çıkmak zor bugün. en iyisi oturayım battaniyeleri çekip. en iyisi biraz pencereden bakayım.

açık pencere önünde, bir parça sersemlikle öylece durup düşünüyorum. çok karmaşık şeyler düşündüğümü sanmayın öyle, ağacı ağaç gibi, yolları dümdüz, evleri sıcak, insanları kendi halinde düşlüyorum. hayatı pürüzsüzce, orta halde bir ritmde... sevdiklerimi varmak istedikleri yerde. başka hiçbir soru işareti olmaksızın. eski bir dostum yardım ediyor buna. baş ağrısının şiddetli olduğu durumlarda ağrı kesiciden sonra bir bardak ılık süt iyi geliyor. şimdi de pencereden bakma keyfine eşlik etsin diye bir fincan kahve... çocukluğumdan beri ılık süt çocukluğu, doğallığı, sevecenliği, yumuşaklığı anımsatır hep. bir yandan kahve de, hayatım boyunca sığındığım başka bir sıcaklık: karanlığı, ciddiyeti, kalenderliğiyle apayrı bir yerde. hazır dışarısı da bembeyazken, ikisi de farklı uçlarda şeyler anımsatıyor ama aynı hissi veriyor: sakinlik. yoo, öyle sütlü kahve filan da sevmem ki ben, ayrı ayrı güzel bu ikisi, evet. yavaştan balataları sıyırıyorum sanırım.

pencereden bakmak demiştim ya, bembeyaz dallar, baharda akşamlarımızı keyifle geçirdiğimiz çimenliğin beyaz bir halıya dönüşü, o çayırda poşetle kayan yurdum öğrencisi (evet en büyük eğlencemizdir, itirazı olan), binalar arasında bir gecede dikilivermiş kocaman kardan adam, dersten dönenler, bir yere gidenler, çalışanlar, arabalar... her kafada onlarca farklı düşünce, kardan hoşnut olmak değişiyor herkese göre. senin tuzun kuru tabi, poetti, diyeceksiniz. bir pencere, kahve ve sersem bir kafayla atıp tutmak kolay. tadını çıkarmak güzel her şeye rağmen, zamanım şimdilik izin veriyor buna. ve kar, toz gibi yağıyor hâlâ. tüten bacaların dumanlarından görüyorum bunu. acele etmiyor bir şeylerin üstünü örtmek için. zamandan daha mı insaflı? bilemedim.

aslında yağan karın tadı en çok geceleyin çıkıyor. karanlıktan gelen beyaz bir bereket gibi yağdığında kar, görkeminden bakakalıyorum gökyüzüne hep. belli belirsiz bir neşe de hissederim o beyazlıkta, hüzünden çok tadında bir gülümseyiş gibi gelir. bir kemanın az hareketli bir tempoda çaldığı bir ezgiyi anımsatır. hava karardıktan sonra da yağsa kar böyle incecik yine. gökyüzüne bakıp yine öylece düşünmek kafamı rahatlatır belki. haydi, bugün vaktim var bütün bunları yapabilmek için.

belki gördüğüm, düşündüğüm insanların da fırsatı olur, beş on dakika bile olsa, kardan keyifler yapmaya.

Pazartesi, Aralık 22, 2008

Hüzzam: Hüzne Dair Sepya Renkli Bir Senfoni

Ömür boyunca, kimbilir kaç kez gözlerin önünden geçen başı ve sonu belli, ama şahsa özgü bir öyküdür geçmiş. Yüzde garip gülümseyişlerle, kalpte buruk izlerle anımsanan eski anılardır bu öyküde ilerlerken sürüklediğimiz. Sandıktan çıkan eşyalar gibi her birini teker teker çıkarıp tekrar yerine koymak başka başka hesaplaşmalara uğratır benliği. Ve ardımıza bakarken nerede durduğumuzu göremediğimizden olmalı, çoğu kez "Nerede o eski günler..." ya da "Keşke..." deyişler. Bu kez sahnede, sürüklenenlerin hüznüne dair, tâ içe dokunan o öykülerden biri var.

"Hepimizin başında" dedikleri türden hayat gailesi esnasında kazanılanlar, kaybedilenler, gidip hiç geri gelmeyenler, avuçlardan kayanlar ve zaman; şiirsel bir güfteye yazılmış da, kırık sevinçlerle derin sızıların el ele dans ettiği bir müzikle ağır ağır harmanlanmış adeta. İzleyeni fark ettirmeden saran, ona kendi gerçeklerini usulca gösteren, ömre dair ne var ne yoksa sakince ortaya döken bir oyun Hüzzam. Eski bir İstanbul hanımefendisinin öyküsü bu, el bebek gül bebek geçen bir ilk gençlik, belli belirsiz bir aşk, mutsuz bir evlilik, yoğun tempoda değeri bilinmemiş emekler, sevilenlerin terk-i diyar edişleri ve onlardan yadigâr kalanların da hayattan çalınanlara eklenişi... Ve bu güçsüzce savaşımında ilk gençliğine, ilk mutluluklarına duyduğu katmerli özlemi içinde, son yadigârın gidişine bir dur demek çabasındayken anlatılıyor Mahpeyker'in öyküsü.

Varlıktan yokluğa, köklü bir aileden yapayalnızlığa doğru bir düşüşün içinde Mahpeyker, son çırpınışlarının para etmediğini gördüğünde hayatına dair hatasının farkındadır: 'Günleri eskittim, kendimi yenilemeden'. dediğinde, geçmişe demirleyip öylece kalışının bu hüznü daim kıldığını daha derin bir hüzünle kabullenmiştir. Ve öylesine bir hüzündür ki bu, sandıktan her anıya dair bir eşya çıkışında, adım adım aşar zamanı, mekanı, hatta Mahpeyker'i bile. Oyunu okuyanın, izleyenin, dinleyenin içinde gizlendiği yerden çıkıp bütün bir evrene verir rengini. Oyun, 31 Ağustos 1972 tarihli ya, aldırmamalı; çünkü dün okunduğunda, bugün izlendiğinde, yarın yeniden görüldüğünde aynı tele dokunması işten bile değil. Hüzzam'ın ilk sahnelenişi 1984-1985 tiyatro sezonunda, yine Olcay Poyraz yönetmenliğinde ve Maral Üner'in başrolüyle gerçekleşmiş, uzun yıllar boyunca da ilgi ve beğeniyle izlenen bir oyun olmuş. Şimdi, değerli sanatçı Maral Üner'in heyecanla, emekle, içtenlikle yeniden ördüğü yepyeni bir başlangıçla nesiller sonrasını selamlıyor.

Oyun içeriğine ve metne dair bahsedilecek çok fazla ayrıntı var oyunu anlamlandıran. Yine de bunlardan, oyunun sahnedeki haliyle ilişik bir biçimde değinmek istiyorum. Salona ilk girişte, eski evleri anımsatan belli belirsiz bir koku ilgimi uyandırdı, hafif bir yağlı boya, kekik yağı, ahşap karışımı bir koku duydum. Belki hayalimin ürünüdür; ancak şurası kesin ki Hakkı Paşa Yalısı'nın varlığını hissetmemek mümkün değil. Bu histe, antreden salona uzanan 'hüzzam' şarkının katkısını da es geçmemeli. İlk başta çoğu izleyicinin aklında tek kişilik oyunlara dair ister istemez bir önyargı oluşur, en iyimserinde bile. Üstelik, toplamda on iki tablodan oluşan ve sahnede iki perde halinde izlediğimiz bu hüzne dair oyun, başlamadan önce insanın aklında birçok soru uyandırıyor. Oldukça sade bir dekora koca bir öyküyü sığdırmak en başta pek de akla yatkın gelen bir olasılık değil izleyici için. Hüzzam'ın Akün'de sahnelenişi de bu yargıları biraz daha kuvvetlendiriyor başta. Bu oyun, Oda Tiyatrosunda çok daha derli toplu sahneleniyor olmalı. (Bir de orada izlesem Hüzzam'ı iyi olacak.) Ancak Mahpeyker'in salıncaktaki 4-5 yaşları, akıldaki bütün soruları aydınlatmaya başladığında oyuna çoktan dalıp gitmiş oluyor insan. Dantelden yakalı ve manşetli elbisesi, dantelli zarif mendiliyle birlikte aşikar ediyor Mahpeyker'in güngörmüşlüğünü. Dekoru ve aksesuarları Hüzzam gibi bir oyun için mutlaka birlikte ele almak gerekiyor, çünkü bu iki unsur birbirine öylesine bağlı ki adeta oyun içinde yardımcı rolü üstlenmekte. Kullanılan nesneler ve onların sembolik anlamlarıyla birlikte, Mahpeyker'in yaşadıklarını daha ayrıntılı düşünmek, izleyicinin aklında daha belirgin bir biçimde yeniden kurmak mümkün. Bunda, oyun metninin getirdiği kolaylıkların da katkısı var: bir monologun birçok sesle desteklenmesi, dekorun ve nesnelerin temelde belirli şeyler oluşu, ancak yeniden yorumlanışının veya süslenişinin yönetmene kalışı gibi.

Oyunda farklı karakterlerin farklı seslerle yansıtılması, ana kahramanın hayal ve gerçek dünyasını ayırt etmede en önemli unsur olarak duruyor. Öykünün başından sonuna dek Mahpeyker'in iyi ya da kötü anıları, onun tanık olduğumuz kısıtlı zamanında (yalının satılacağını öğrenişinden satılmasının kesinleştiği zamana dek olan bölümünde) onu yoklayan kısa olaylar şeklinde sunulmuş. Ve sesler, her ne kadar Mahpeyker'in monologu kendi başına sürükleyici olsa da, oyuna daha da akıcılık kazandırıyor. Öte yandan, oyunda bazı sözcüklerin, usta sanatçı Maral Üner tarafından İstanbul Türkçesine özgü bir biçimde, daha doğrusu Mahpeykerce kullanımı da dikkat çeken başka bir ayrıntı. Bu inceliği Mahpeyker işinin başındayken, patronunun karşısındayken, annesiyle konuşurken, çarşıda pazardaki buruk halinde bile fark etmek mümkün.


Hüznün dozunun giderek arttığı bir oyun Hüzzam, normal başlayıp giderek dokunaklı bir hale gelen bütün bir senfoni gibi. Ve oyun boyunca hareketliliği, canlılığı, hüzünü ve neşesini birebir verişi, buruk bir yaşamın giderek solan öyküsünü hakkıyla anlatışıyla sanatçımız Maral Üner seyirciyi resmen koltuğuna çiviliyor. Mahpeyker'in yaşadığı yalıya misafirliğe gidip, hayallerine, umutlarına, hayalkırıklıklarına dokunuyor; 'sessizliğin gürültüsü'nün ne olduğunu onunla keşfediyorsunuz. Hüzzam, hissettirdikleri karşısında ifadesi güç duyguları hissettiren, koyu hüzünlerin, bildik bir öykünün oyunu; ancak bu öykünün duygu duygu işlenişi, hayalde ve sözlerde incecik ayrıntılarıyla bezenişi onu bir başyapıt haline getiriyor. Hüzne dair, eski ama arada bulup bakmayı çok sevdiğimiz bir fotoğraf, dile sebepsizce dolanan eski şarkılar, çekmece köşelerinde kalmış mektuplar gibi; herkesin kendi köşesinde bulduğu, öyle pek kimseyle paylaşmadığı ufak tefek ayrıntılardan...


http://www.devtiyatro.gov.tr/eser/eser1608.asp

Perşembe, Aralık 11, 2008

barış, umutsuzca...

tam her şey yolunda gitsin, gidecek galiba derken feci olayların patlak vermesi can sıkıcılıktan da ötede. oturup sakin bir köşede düşünmektesin, olayların dışında bir dinleyici iken sadece. taraflar olur, herkes tarafını belli etmek zorundadır. sel başladı mıydı köprü kurulmuyor. isyan, çığlık, yaygara, kayıp gırla giderken bu düşünüş, hem sakinlik için şükrettirir hem de garip bir vicdan azabı yaratır yüreğinin bir köşesinde. çünkü sessizlik olagelmiştir içinde, yanıbaşında öldürülürken zavallı insanlar. ağzını açacak olsan mesele çoktan kapandığından söylediklerin anlaşılmaz oluverir. sessiz bir 'peki' doldurur içindeki boşluğu kapkara dumanıyla. oturup en karanlıktan cılız bir yıldızı seçebilmek için devam etmeli düşünmeye. nedense geriye dönüp hayallerine bakasın gelir, ışıklı günler düşlediğin zamanlara. denizi, o adanın adına ne öyküler yazılacak ıssız köşesini, senden öncekilerin savaşını verdiği şeyleri birer birer getirirsin aklına. nafile, ellerin uzansa bile dokunmanı bilerek istemediler senin. ne çok dem vururdun yalnızlıktan, oysa giderken yalnız değildin bile, geldiğin yollardan getirdiklerini bırakamamanın getirdiği ağır yük sırtındaydı,uyuyorken bile. kendinle,insanla, çevreyle sağlam bir uzlaşı, umutsuzluğu bardaktan boşanırcasına yağdıracak kadar yıldırıcı mıydı?
insanlar, bunca yıl barışın peşinden umutsuzca mı koşuyorlardı?


Pazartesi, Kasım 24, 2008

ikilem

"yapamıyorum, olmuyor. ne sesini duymadan durabiliyorum, ne de onu dinlediğimde ondan gayrı bir şey düşünebiliyorum. içimde bir dünya kurup onu baş köşesine getiriyorum. bu dünya olup bitenlerle, haberlerle, yeni yeni öğrenilenlerle şekilleniyor. büyüdükçe başkalaştığı gibi, kabına sığmaz hale geliyor. gerçeklerden bu kadar çok kaçtığım için mi oluyor bütün bunlar? yoksa anlamlandıramadığım daha karmaşık bir sihir mi var onda kalbime dokunan? başka başka yollardan gelmiş iki insan, ortak bir his, yüksek dozda duyumsamalar, bir sözden çıkan anlamlar... ama eminim, eğer beni görse, karşı karşıya oturup söylediklerini gözlerinin içine bakarak dinleyebilsem buluştuğumuz evrenin derinliğini fark edecek. insanca bir öyküyü usulca anlatır gibi anlatacağım yüreğimdekileri. birden hayat bulacak kurduğum tüm hayaller. adını bilmediğim silik kokulu güzel, küçük çiçekler açacak. yüzümde şimdiye kadar bizden başka kimsenin hissetmediği bir duyguyu resmeden bir gülümseyiş belirecek. bazı bazı isyanla, acıyla ve içimdeki varlığıyla dolu zamanları hatırlayıp boşa değil diyeceğim, işte o an geçip gidene yakılan ağıt, yerini bulutların arasından sızan güneşin renginde şarkılara bırakacak. hayattaki ne ilk ne de son mutluluk olmayacak gerçi ya, tadı en damakta kalanı bu diyeceğiz sonsuz ezgiler boyunca."

yarım saattir elindeki kitaba boş boş baktığını birkaç saniye önce fark etmişti. bir şeyler okurken, ders çalışırken müzik dinlemek alıştığının aksine çok dalgınlaştırmıştı onu. ya da bu halinin sebebini müziğe atmak kolayına geliyordu. kitabı bir kenara koyup öylesine durup düşünmek istedi. dizlerini toplayıp oturduğu yere büzüldü. son zamanlarda düşünmekten hiç bıkmadığı şeyler döküldü kucağına. gitmek istiyordu, bir şeylerin onu engellediğini düşünüyordu. bu kararsızlığından ve zorundalıklardan nefret ediyordu. hayat evrildikçe ruhu şekilleniyor, gözleri açılıyor, kalbi saydamlaşıyordu.

"iplerimden ne zaman kurtulacağım?"

gitmek istediği yer öyle herkesin hayalindeki sakin sessiz bir sahil kasabasından farklıydı. insanların tatilden tatile hatırlayacağı bir yer değil, lodosuyla meltemiyle hayata hayat dedirtecek bir köşe bu ömür için. gerçekleştirmek istedikleri için içinde karşı konulmaz bir istek vardı. basamakları hatırlayınca yeniden düşüyordu yüzü. ellerini kucağına koydu, parmaklarına baktı, tırnaklarına yeni sürdüğü ojenin açık rengi hoşuna gitmişti. gördüklerine dair ufak tefek ayrıntıları güzel bulurdu hep. bir seste, bir renkte, bir sözcükte keşfedilen incelikler anlam katardı zamana.

"yola çıkacağım günü düşlüyorum hep. serin bir gecede bir tren istasyonundayım. kulağımda yine onun sesi, hayatımda ilk kez bütün kalbimle güzel hisleri paylaştığım sesle, hayatımın en onunla dolu yolculuğuna çıkacağım az sonra. öyle çok fazla eşyam yok, sadece bir sırt çantası. yanımda eskiye dair bir şey sürüklemiyorum bu kez. perona yavaşça giren tren durduğunda tam önüme bir kapısı denk geliyor. o kapıdan binip yerimi buluyorum, çantamı koyup sessizce oturduğumda zaman birden geçiyor ve tren hareket ediyor. tanımadığım insanlara açık pencereden el sallıyorum. havada bir berraklık var, bir müzik aletinin masalsı ve temiz sesi gibi. oturup başımı cama dayıyorum, karanlıkta seçebildiklerimle başka insanların yaşamlarını olduğu gibi düşlüyorum. sonra tren denize çok yakın yerlerden geçiyor. denizin kokusunu içime çekiyorum. uyur uyanık halde hissettiklerim hep hatırlayacağım bir huzuru kuracak yüreğimde. gördüklerimin arasında bir görünüp bir kaybolan muzip bir ayışığı da var. zaman ruhumu okşayarak geçiyor ve kavuşacağımı, yeniden sevileceğimi biliyorum. ve yol, tam vaktinde bitiyor, güneş ilk ışıklarını sularda yıkarken. trenden inip uzun uzun yürüyorum, daha önce hiç görmediğim ama beni hep oradaymışım gibi karşılayan topraklarda. yalnız değilim. yanımda benle yürüyen onlarca öykü var, yeni tanışıyorum her biriyle. bana eşlik ediyorlar kavuşma anımıza kadar."

tepesinde yanan ışık mıydı rüyaların maddesi? dalıp gittiği hayali pat diye kucağına düşmeseydi daha neler kurardı kim bilir. hep "otur aşağı" diyen o kalın rezil sese tam tezat bir sesle nanik diye bağırmalı, sonra da hoplaya zıplaya kaçmalıydı işte. ömrü boyunca gitmekle kalmak ikileminde bulunmanın çelikçe soğukluğu ensesini ürpertti birden. o döngüyü, paslı zinciri kıracaktı, kırmazsa hayalleri canını yakmaktan vazgeçmeyecekti çünkü. sırf bunun için en sıkıcı şeylerin bile üstesinden gelmeye değerdi. sarı ışık ve demli çayla kutladı bu kararını, artık gözleri nedensiz yere dalmayacaktı, yolculuğuna kadar.

Pazar, Kasım 23, 2008

haftasonu şarkısı

merhaba,
her ne kadar bu aralar (fena halde) manolis lidakis bağımlısı olduğumdan dolayı başka bir şarkı dinleyesim gelmese de, son birkaç haftasonunda severek dinleyip bağıra bağıra eşlik ettiğim bir şarkıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. haftasonunun rengine uyumunu harika bulduğum şarkı efsane grup abba'dan geliyor:
keyifli zamanlar ;)

Cuma, Kasım 14, 2008

başıboş bir geceden...

"bence bu schweppes'in vişnelisini de yapmalılar"
son yudumunu aldıktan sonra aklından geçen ilk cümleyi öylesine söyledim. üniversite hayatımın tatlı ekşi bir sürü gününü ve gecesini birlikte geçirdiğim iki candan insanla onca sürüncemeden sonra tekrar buluşmak iyi gelmişti. çözümlenmeyen, çözmesi imkansız bir sürü konu vardı. yıllar kendinden büyük angaryaları da beraberinde getiriyordu. eskilerden, yenilerden, olacakken olmayanlardan, olmayacakken olanlardan bahsedince alışmadığımız sözler çıkıyordu dilimizden. gülüyorduk ya, şaşkın bakışların içe saldığı korkuları ne yapmalı? yollar boyu yürüyüşler, otobüs koltukları arasında dalga geçişler, birlikte susuşlar, aynı şarkıya dalıp gidişler arada hatırlayacağımız şeyler olarak kalmıyordu. hep böyle olur mu? yaşamak? son yudumun tadına benziyordu. son yudum boğazdan akarken ona "bence böyle olmalı" demek gibiydi. yine de güzeldi, hüznü iz bırakıyordu. bağlı olunan onca şey varken, yaptığımız kendimizce birer başıboşluktu.
özlediğim...

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Bayazıt: Bir Osmanlı Tragedyası

Tarih sahnesinden bir şekilde geçen her devletin, gücü elinde bulunduranların çıkarlarının yarattığı çeşitli çatışmalara sahne olduğu bilinir. Büyük imparatorlukları düşündüğümüzde, özellikle iktidar savaşları devletlerin kaderini belirleyecek denli önemli olaylara yol açmıştır, ki bu da devletlerin geçirdiği bunalımlardan anlaşılıyor. Ancak bu olayların sebep ve sonuçlarını, politik boyutlardan bireysel ve psikolojik çatışmalara indirgediğimizde, insana ve insanlığa dair pek çok ortak noktayı yakalayabilmek mümkün oluyor. Dahası, evrensellik kavramının sanata yansımasında en başarılı yöntemin de bu ortak noktaların eserlere taşınması olduğu, çağlar ötesinden bizlere ulaşan eserlerden belli. Antik tragedyalardan, günümüz tiyatrosunun seçkin eserlerine kadar pek çok yerde insanın kendiyle ve diğerleriyle savaşımına; hissettiklerini ve inandıklarını koruma pahasına başka insanları ve onların değerlerini harcama temasına sıkça rastlıyoruz. Böylesine akademik bir girişten (!) sonra, bu konu ekseninde bahsetmek istediğim oyun, Jean Racine'in "Bayazıt" (Bajazet)ı. Bu yıl Konya Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konan oyunu, oyunda aynı zamanda Roksan'ı canlandıran Bengisu Gürbüzer Doğru yönetiyor. Oyun, temelde basit bir dekor üzerine tasarlanmış sahnelenmesi için; ancak öyle ayrıntılar var ve bu ayrıntılar öyle güzel işlenmiş ki, oyuna dair söylenecek bir sürü şey ortaya çıkıyor. Oyun sahnelemenin teknik kısmına vakıf olduğumu söyleyemeyeceğim, bu nedenle oyun hakkındaki izlenimlerimi belirtmek istedim birkaç paragrafla.

Oyunu izleyişim aslında tamamen bir tesadüf eseri. Birçok seyirci gibi "Cadıların Macbeth'i" adlı oyuna niyetlenerek bilet almış, ancak bir iki gün önceden bu oyunda teknik bir arızanın olduğu ve yerine aynı gün Konya DT'den "Bayazıt" adlı oyunun turne temsillerinin gerçekleşeceği haberi gelince bu oyunu görmeye karar verdim. Geçtiğimiz sezon yine Konya DT'nin "Resimli Osmanlı Tarihi" adlı oyununu izleyip beğenmiştim, bu yeni oyun hakkında da büsbütün olumsuz bir yargıda değildim, ama çok büyük bir beklentim de yoktu açıkçası. Ankara’da tiyatroların devamlı izleyicileri, İstanbul dışındaki bölgelerin oyunları turneye geldiğinde niyeyse böyle önyargılı bir tavır takınır, oysa bölge tiyatroları, belki sezon içinde daha az oyun hazırlama durumunda olduklarından, belki de bölgedeki seyirciye büyük emeklerle hazırlanmış güzel oyunlar sunma isteğinde olduklarından gerçekten güzel işler çıkarıyor. Bir turne oyununun Ankara’ya gelmesinde durum böyle olunca, ilk gün salonun tamamen dolu olmasını da beklemedim. Anladığım kadarıyla, bu oyunlara gelen talep, oyunun ilk temsilinde beğenilmesine ya da oyunun gelmeden önce bölge seyircileri tarafından internette ya da gazetelerde tavsiye edilmesine bağlı oluyor, örnek vermem gerekirse Erzurum Devlet Tiyatrosunun “Kafkas Tebeşir Dairesi” gelmeden önce hakkında bol bol övgünün duyulduğu, çoğu izleyicinin de bu yüzden tercih ettiği, Ankara’da kapalı gişe sahnelenmiş bir oyundu –ki kendisi de 2007-2008 temsil sezonunda Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin ‘Yılın Tiyatro Oyunu’ ödülünü aldı.– Bu kadar malumatfuruşluğun nedeni, aynı ilginin Ankaralı tiyatro severlerin Bayazıt için de göstermesini dilediğimden, belirtmeden geçmeyeyim.

Akün'ün çok sevdiğim gepgeniş salonuna girdiğimde dekorun alan olarak biraz dar ve sade bir biçimde hazırlanmış olduğu izlenimindeydim; ancak ışıklar izleyiciden sahneye çevrildiğinde o sade gibi görünen dekorun içinde oyuna bambaşka bir boyut katan bir sürü ayrıntının bulunduğunu fark edince şaşırmamak mümkün değil. Dekor iki basit kattan oluşuyor, alt katta asıl oyun dönerken, kapının üzerindeki tüller arasında, harem havasında ikinci katta, daha simgesel bir anlatımı, harem içinde daha geri planda olup biteni izlemek mümkün. Bunların yanı sıra, iki yandaki ahşap parmaklıklı küçük odacıklardan oyunun dönümünden (Roksan’ın gerçeği öğrenmesi denebilir) itibaren ana karakterlerin iç çatışmalarının yansıtılması amacıyla yararlanılmış. Dekorda yaratılan bu çok boyutluluk, oyunun temasıyla son derece uyumlu. Eklenen birkaç eşyanın da büyük çağrışımları bulunuyordu, köşedeki gongun çalışının zamana atıfları, kapıdan geçişlerin yeni haberler getirişi de önemli fikrimce. Oyunun açılışındaki dans sahnesi de aklımda yer edinen ayrıntılardan. Oyunda kullanılan kostümler anlatılan devrin özelliklerini taşımakta; parıltılarıyla, renk seçimleri ve bu renklerin hissettirdikleriyle karakterlerin uyumundan bahsedebiliriz, özellikle kadın karakterlerde ana rollerden yan rollere kadar seziliyor bu. Dönem ve tarz açısından ‘Genç Osman’ adlı oyunun kostümleriyle benzerlik gösteriyor. Ancak, ‘Bayazıt’ ta kadın karakterlerin ‘Genç Osman’a göre biraz daha ön planda olması kadın oyuncuların kostümlerinde biraz daha ışıklılık ve görkem gerektiriyor, bu da fazlasıyla sağlanmış. Bir tek uzun saç konusuna takıldım, biraz abartılması oyuncunun hareketini engellediği gibi çok hoş bir görüntü de vermiyor. Öte yandan, makyaj konusunda da bir ustalık vardı. Genel makyaj bir yana, özellikle oyunda haremin gong çalmayla görevli, esirleri getirip götüren hizmetkârının gözlerindeki makyaj gerçekten mil çekmiş ifadesi yerleştirmiş oyuncunun yüzüne. Bu birçok izleyicinin de dikkatini çekmiş olacak ki, çıkışta ayrı ayrı kişilerden bu konunun bahsine kulak misafiri oldum. Görünüm konusunda bir diğer ayrıntı, 4. Murat’ın şanına yakışır bir şekilde parıl parıl sahneye çıkışıydı ki, bu noktada dekorla birlikte ışık tasarımının da aynı ölçülülükle hazırlandığı da dikkatten kaçmıyor. Sahnelerin dekorun farklı yerlerinde geçmesi ve ışığın buna göre hareketlendirilmesi ya da donuklaşması oyunun gizemli ve yoğun noktalarını anlamlandırıyor.

Oyunun göze hitap eden ayrıntılarından sonra biraz da kulağa hitap eden kısmına değineyim. Aslı Fransızca olan oyun Jean Racine’in en bilindik tragedyalarından biri. Ancak tarihte, hele Osmanlı tarihinde böylesine bilindik türden bir olayın klasik bir esere hayat verecek bir trajedi gibi işlenmesi bu oyunu Türk seyircisi için özel kılıyor. Oyunu dilimize kazandırmadaki emek, yine onlarca oyunu su gibi Türkçesiyle yeniden söyleyen Başar Sabuncu’ya ait. Konuşmaların akıp gitmesi, sade ve öz olması da bunu gösteriyor. Oyunla ilgili, fikrimce en önemli ayrıntı, oyunun müziklerine ait. Oyunun olağan akışına, hüznüne ve gerilimine ses ve ruh açsından en büyük desteği müzikler veriyor; ki bu müzikler de çoğu oyunda bayıla bayıla dinlediğimiz müziklerin yaratıcısı Can Atilla’ya ait. Tarihi konularla ilgili albüm çalışmalarını, değişik eserlerini dinleyip beğenince; konu hakkında geniş bir bakış açısına sahip olduğunu da hesaba kattığımızda, bu oyunun müziklerinde de oldukça başarılı olduğunu söyleyip hakkını teslim etmeli.

Oyuna dair bahsedilecek çok fazla ayrıntı var elbette. Güzel bir kadro, incelikli ayrıntılar, seslerden bakışlara emek dökülmüş oyunculuklara dek bir sürü noktadan dem vurulabilir paragraflar boyunca. Oyunun 75 dakika gibi bir sürede tutulması, uzunca bir öykünün özünü insanın gözüne sokmadan verebilmek için kâfi gelmiş. Hazır oyun bir hafta daha Ankara’dayken, görüp kendince yorumlamasını isterim her tiyatro severin. Bunun biraz sohbet havasında bir yazı olduğunu, yazının kendi görüşlerimi ve hatta oyunda dair ufak tefek kopyalar içerebileceğini de söylemeliyim, bunu yazma nedenim yalnızca oyun sonrası düşündüklerimi paylaşmak. Sözün özü, hem tarihimizden bir olayı evrensel gözle yansıtması açısından, hem de bu olayı çağların ötesinde bir trajedi şeklinde sanata sunması açısından Bayazıt ihmal edilmemesi gereken bir oyun. Konya DT de, oyunun bu niteliklerine her yönden yaraşır biçimde sahnelemekte bu oyunu, insana dair bir görkemle.

http://www.devtiyatro.gov.tr/eser/eser1623.asp

Pazar, Kasım 02, 2008

hikâye

gecenin erken saatlerinden biri. odamda öylesine oturuyorum. normal olmayan bir şey yok gibi. yanımda defterim, önümde bilgisayarım, internette birkaç gün sonrası için teslim edeceğim ödeve dair bir araştırma yapıyorum. kulağımda yine en sevdiğim ses, ilginç bir şeylerin peşinde gibi görünüyorum kendi kendime. okuduğum, bundan iki yüz yıl önce sıradan bir kadının yazdığı günlükler. araştırdığım tarihin ilginç ayrıntılarından biriyle baş başa olmak güzel. bunu çoğu zaman çeşitli çalışmalar için yapıyoruz. ancak kaçırdığım, görmezden geldiğim bir ilginçlik hissediyorum. nedenini tam olarak kestiremediğim, anlamlandıramadığım garip bir his var. açık, yıldızlı bir göğün gecesi örtüyor sanki oturduğum toprağı. sırt üstü uzanıp izliyorum biraz onları, sonra doğrulup etrafıma bakıyorum. sokak lambaları olduğundan parlak ışıyor bu gece, yardım alıyor olmalılar yukarıdakilerden. etrafımda insanlar, kendi hallerinde, sakin, sessiz yaşamaktalar hikâyelerini. işte oradaki kız, aynı odayı paylaştığım, üzerinde gri bir hırka var. çıkarmak istemiyor bir türlü. derin uykulardan çekip çıkaracak kimsesi yok onu, hoş, çıkmak istediğini de sanmıyorum, hırkasına sıkıca sarılıp atmalı ruhsal yorgunluğunu. ileride yeni tanıdığım bir insan, hayatı yeni bir dönemece girmiş besbelli, yerini yadırgamıyor ama bir an önce her şeye uyum sağlayıp eski temposunda devam edesi var, bunun için çabalıyor. biraz ötemde başka bir kadın var. asık suratlı, burnu havada, kendi aramızda selamsız bandosu diye dalga geçtiğimiz biri. yaşça hayli büyük olduğunu duyduğumda şaşırmıştım, ne varsa bunda; ama harıl harıl çalışması, ihtiyaç gördüğünde kelam etmesi garip geliyordu hep. şimdi de okuyor, derken bir an okuduğu kitapta bir şeylere takılıyor, gözleri uzağa dalıyor. sadece birkaç dakikalığına içi gözlerinden dışarı sızıyor. sonra toparlanıyor, düşündüklerini kimsenin görmediğinden emin olmak için kolaçan ediyor gözleriyle etrafı, yeniden dönüyor kitabına. anlam veremiyorum. aylaklığı sevmek, görmek, gördüklerimi kendimce yorumlamak güzel bana göre. insanlarla konuşmaktan öte şeyleri böylece paylaşabilmek mümkün. uzakça çaprazımda bir grup oturmuş, tanıdık yüzler. bağıra bağıra şarkı söylüyor içlerinden biri, şarkı güzel ya, komik geliyor söyleyişi. gülüyorum. annemle babam duysaydı bunu, o gün mutfakta yemek yerken bir kızın kulak tırmalayan bir sesle türkü söylediğini duyduğumuz gelirdi aklımıza. sahi, bir daha o kadar çok yemek yapar mıyım beni ziyarete gelse bir sevdiğim? ufak tefek bir kız yanındaki delikanlının anlattığı eski bir televizyon programının komik bir bölümüne gülmekten yerlere yatıyor. yanımdan birkaç metre ileride de okuldan en yakın arkadaşım, yanında sevdiği genç adam, kendi hallerinde sohbet ediyorlar. ayak bileğimde iki gün önce kale’de misafirlerimizi gezdirirken bir kadından birlikte aldığımız boncuklu halhal var, kafamı çevirip arkadaşıma bakıyorum, elimi görüyor, ikisi de gülümsüyor çocuklar gibi. dizlerimin üzerine oturuyorum, arkama bakıyorum, suratını asık görüyorum eski bir tanışın. telefonu çalıyor, bağıra bağıra konuşuyor telefondaki sesle. sakin halinden beklemiyorum bu tavrını, besbelli bir haksızlığa kızmış olmalı. uzağımda daha bir dolu insan var, görebildiğim ve göremediğim yerlerde. kimiyle bir akşamüstü rastlaşıp döküyoruz içimizdekileri, bazen de ufak selamlaşmalar yetiyor eski samimiyeti yâd etmeye. gece misler gibi kokuyor etraf, ağaçlardan mı, taşlardan mı bilinmez. gördüklerimin, duyduklarımın, hissettiklerimin bana söylediği bir şey varsa eğer, o da aynı anda bir sürü hikâyenin yaşanıyor olduğudur hayat denen hengâmeler silsilesinde. bütün bunları dinlemek, bu kitaptaki yerlerimizi düşünmek, yeniden yıldızlara bakmak ve kendi hikâyemi onlara dinletmek istiyorum. gözüm birine takılıyor, bir ışıyıp bir kaybolan cinsten bir yıldız bu. iyice açıyorum gözlerimi, bir çerçevenin içinde gibi görüyorum onu. denize bir kamaranın penceresinden bakıyorum adeta. aklım kim bilir neredeyken bütün o olağanlığın içinde oturduğumu fark etmem çok zaman almıyor. içimdeki garip his sönük, sadece biraz iteliyor beni yeni hikâyeler için. belli olmuyor ki, kâh kendi halindeyken, kâh hayallerdeyken, kâh koskocaman bir kalabalığın ortasındayken gelip dokunuyor insana, eski semaver çayları gibi bir tat bırakıyor dilde. bu da sıradan bir kadının oturduk yerden kurduğu hayallerden biri olarak geçer belki bir tarihçinin eline. yine de bu halimde açık bir huzur hissettiğim tastamam gerçek, açık pencereden bir yıldıza söylediğim her şey doğru, içimden geçtiği için. sadece.

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Çarşamba, Ekim 15, 2008

bir adım daha... kimbilir kaçıncı?

yılın aynı günü gelip çatmıştı, her seferinde olduğu gibi hesabı için muhatap alacağı kişiyi buldu, oturdu aynanın karşısına. gözlerinin içine dikti gözlerini. önce gülümsemeye çalıştı, ama bu yaptığını hayli anlamsızca buldu, insan durduk yere niye gülümsemeliydi? kaşlarına, gözlerinin şekline baktı, yüzünün zaman içinde yavaş yavaş değiştiğini fark etti. dünden sonra yarından önceki bu zamanda, yolun neresinde olduğunu tam olarak kestiremediğinden kaygı gri bir bulut gibi kapladı yüzünü. öncesi neydi ki sonrası ne olsun diye düşününce, otuz iki kısım tekmili birden dökülüverdi gözlerinin önüne. gözbebekleri ise öylesine bir noktaya demir atmıştı.

ömrü kaygısızca geçsin isterdi hep. ilk adımlarından beri. her daim sığınacağı bir hayal dünyası yaratmıştı kendine, hayatın ötesinde, kendiyle ilgili konularda dara düştüğünde oraya kaçardı, orada mutlu olduğunu hissederdi. bu kaçışlar sayıca çoğaldığında açmazlar da artıyordu, çözümleri fena halde ertelenmiş sorunlar adımlarını ağırlaştırıyordu, bunu inkar edemezdi. sığınakları daha da kötü günlere saklayıp biraz daha çabalamalıydı, bu halde öyle çok çok kötü şeyler olmadıkça da rahat yürümesi zor değildi. hayattan da öyle çok bir istediği yoktu aslında. rahat bir yerde, sevdiği şehirde, gönlünün dilediği gibi gezip tozmak, yiyip içmek, zaman zaman dağıtmak, okumak, görmek, dinlemek, arada bir seyahat etmek, güzel yerlerde bulunmak, yeni renkler keşfetmek, farklı insanlarla tanışmak, birkaçını gerçekten tanımak; bunların yanında gönlünü koyduğu insanların gönüllerine dokunabileceği işleri başarmak isterdi. yapmaya çalıştığı da bundan çok farklı şeyler değildi hani, ne var ki her şey için bir bedel ödemesi gerekirdi insanın, öyle derlerdi. ne var ki toprağında çok katı bir kural vardı, her şey kendince eksiksiz olacaktı, yaptığı her şeyde, dokunduğu her yerde bir şeylerin göz kamaştırması gerekti. sıkılmışçasına güldü, böyle bir şeyin mümkün olmadığını kendi de biliyordu. peki öyleyse neden hep bunu için koşullandırılmıştı? neden bu açmaza itmişlerdi onu? bu da mı onun suçuydu? hayır. ne demek hayır, bal gibi de onun suçuydu, itiraz etmesini bilemez miydi insan? elbette bilirdi, o da biliyordu, hatta bir keresinde denemeye bile kalkmıştı. olmuş muydu peki? ah, kalabalığın içinde tam ortada tek başına kalmasaydı, sonrasında sesi hiç bu kadar cılız çıkar mıydı? bu noktaya gelebilinceye kadar kaç sığınak eskitti, kaç sığınakla birlikte kendi ruhundan parçaları da koparıp attı bilmiyordu. olup bitenin, geçip gidenin hepsinde kaynağı dışarıda armak da düpedüz safdillik olurdu, oysa kendi de bazen bilerek, bazen de hiç istemeden neleri yıkıp devirmişti? ah insan, sözlerinin ve davranışlarının hem kalpleri yüceltebildiğini, hem de başkalarında derin yaralar açabileceğini bilseydi, durup kendisine şöyle bir bakmak istemez miydi?

çalışmak güzel şeydi, onun yaptığı gibi olanı ise biçilmez kaftan. okumak, görmek, keşfetmek mükemmel şeylerdi; hele yazmak... kendini en iyi yazarak anlattığını düşünüyordu, ne var ki bazı zamanlarda öyle boşalıyordu ki zihni, ipin ucunu kaybetmiş gibi kalakalıyordu tek kelime edemeden. bu halini hiç sevmezdi, yine de içine sinmediği bir cümleyi sarf etmektense çöpe atmayı tercih ederdi. sonra bir de müzik vardı. kulağında bir ezgi olmadan yaşayamayacağı geldi aklına, doğruydu bu kendini bildi bileli. çocukluk sesini duyar gibi oldu, "aynı çatı altında aşkımız bir yalanmış" şarkısını söylerdi anlamını bilmeden. sonra reklam müzikleri dolanırdı günlerce diline, şimdi olduğu gibi. kendini defalarca bir şarkıcı olarak hayal etmişti annesinin topuklu ayakkabılarını giyip pembe rujunu sürdüğünde. bir müzik aleti çalmayı çok istemişti hep, fırsat bulamadı. o da sesini kullanmayı severdi bu yüzden. kendi başınayken, arkadaşlarının yanındayken, orada buradayken içten içe söyledi şarkılarını. değişik müzik eserlerinin, farklı insanların varlığını kutladığına inanageldi. sonra bir de tiyatro vardı, mabedim dediği binalar, izlerken kendini unuttuğu anlar, her bir köşesine ayrı ayrı hayran olduğu oyun metinleri, ufacık bir göz kırpışıyla dünyayı oynattığını gördüğü oyuncular, insanlığın hürmetine efsunlu bir rüzgara kendini kaptırmış ruhlar, bütün bir ömrü kokusuna sindirmiş sahneler vardı. nefes almak böyle bir şey olmalıydı. öyleydi.

her yönüyle hayat zor bir süreçti insana göre. yine de insanlar ayakta kalmayı başarıyordu. o ise olur olmadık şeylere gereksiz yere canını sıkar, abuk sabuk zamanlarda birdenbire sanki çok derinlerde bir acısı varmışçasına ağlamaya başlar, günlerce aynı şarkıları dinler, aylarca aynı konularla kafasını meşgul eder, yıllarca aynı noktalara takılı kalırdı. sahiden saçma mıydı bütün bunlar? asla! içinden döktüğü her gözyaşının sebebini, boşuna olmadığını, o anlarda hissettikleriyle eni konu bilirdi. içten gülüşlerini, dalıp gidişlerini de... sıkkın zamanlarda dilinden fırlayan küfürleri, büyülendiğinde hislerini anlatmak için özenle seçtiği ifadeleri onu yansıtırdı. bazı anlarda kendiyle kavgaları bitmek bilmez, kendine karşı hissettiği nefretin önünü alamazdı. bunun nedenini hiçbir zaman bilemedi, ya da aslında en ince ayrıntısına kadar biliyordu da, kavga etmek için en doğru kişiyi kaybetmek istemiyordu hiç. belliydi.

yalnızlığı çok sevse de öyle ya da böyle insanlar yanındaydı hep. olmalıydı da. hayatında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğü insanları teker teker aklından geçirdi, onların yokluğunda hayatında neyin eksik olabileceğini düşündü. sonra o meşhur dizeyi mırıldandı: "ne halt edeceğimi bilemem."
en büyük kötülüğünü gördüğü insana bile kızamıyordu o an. hiçkimsenin bütünüyle iyi ya da tamamen kötü olmadığını da biliyordu. biliyordu da, kırıkları eski haline getirmek de imkansızdı. buruk ama kendinden emin bir sesle seslendi. "bırak dağınık kalsın". nefret de sevgi de o an güzeldi.

geçmiş karmaşıktı. yapılan hatalar, kırılan kalpler, kaçan fırsatlar, delicesine aranan zamanlarla örülü bir ağ. bir hayalet gibi peşisıra gelirdi. ondan kurtulamadığı zamanlar oluyordu. ancak her zaman bildiği bir şey varsa, o da bir şeylerin peşinden koştuğunda ellerindekinin akıp gittiğini hiç kimsenin göremediğiydi. bilmek acı verirdi insana. özellikle hiçbir şey bilmediğini bilmek. hem nimet hem kahırdı bilgi. dünya üzerinde gerçek olup da çelişkisiz olan bir şey var mıydı?

derken kendine geldi, neresinde olduğunu bilmediği bu yolda bir adım daha atıyordu o gün. güzel şeyler bulmak adına güzel şeyler ummak gerekirdi, ya da bildiği gibi devam edecekti yaşamaya, daha çok fırsat yaratarak, yaptıklarının tadını daha da çok çıkarmaya bakarak, daha az geride takılı kalarak... daha çok ağlayarak, daha çok gülerek... daha çok keşfederek, daha çok dinleyerek... daha çok özleyerek...

yerinden yavaş yavaş kalktı, ömrünün kaçıncı yılı olduğunu anımsamaya çalıştı. sonra aldırmadı, boşver dedi içinden. içinde bir şeyler olgunlaştıkça insanın, her gün yeni şeyler görüp işledikçe, hangi yıl olmuş ne önemi vardı ki? hele insan anlatmaya çalışıp da beceremedikçe... yine de yaşanan hiçbir şey boşuna değil. boşuna değil!

yıllar yılları kovalar, arda kalan yalnızca unutulmaz anılar ve güzel insanlar. ruhtan ve gönülden yana yorulmadan, dilediğince bir yaşam herkes için.

bugün diledim.

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazartesi, Ekim 06, 2008

girit'in kadife dalgaları

son zamanlarda ruhuma sonsuz bir "ulaşılmaza özlem" hakim. ulaşılmaz olanı içimde yaşatmanın mutluluğu ve buna bağlı orta karar bir iyimserlik de söz konusu. uzaklara, denizlere, yakamozlara, onların anlattığı masallara dalıyor gözlerim. ıhlamurun, kekiğin, defnenin kokusu hafızamın bir köşesinde, bir rüzgarla içime serpiliyor. her yerde, her şeyde onları arar oluyorum. önce umutlar yeşeriyor; çölün serabı misali resmi kalıyor sonra gönlümde. yüzüm dökülüyor. yine de onların bir şekilde var olduğunu bilmek tutuyor ayakta beni. bu durumun bende son zamanlarda hüküm sürdüğünü söyledim ya, aslında böyle olmasının nedeni kulağımı bir türlü o sesten alamayışım.

haftalardır aynı şarkıları dinliyorum. her bir ezgide, her bir sözde canlanıyor girit'in kadife dalgaları. hiç gidemediğim ufacık bir köşenin suları hayal bile edemeyeceğim sayıda ve güzellikte masallar anlatıyor bana. eskisinden yenisine insanın söyle(n)diği, şafağın ilk damlasından gecenin en koyusuna her renkte hallerinin anlatıldığı ayrı ayrı masallar... üstelik öyle güçlüler ki, öyle sihirli elleri var ki her birinin, ruhu tatlı salınışlarla bir huzur denizinde yüzdürüp dönüveriyorlar hiçbir şey olmamış gibi. şimdi bütün bunları niçin anlattığımı düşünüyor olabilirsiniz, normalde senli benli bir üslubu da pek tercih edemiyorum kendimle ilgili çok şey anlatmayı (bireysel anlamda) sevemediğim için, ancak gerçek anlamda bir gönül borcum var bu kadife dalgaların sahibi manolis lidakis adındaki giritli beyefendiye, özellikle sesiyle güzelleştirdiği bütün ezgileri, anlattığı tüm masallarıyla dört yıldır müzik ufkumu hayat utkuma bağladığı için. bu yüzden bu satırları yazıp kendimce teşekkür etmek istedim ona, denize, müziğe, anadolu'ya ve girit'e. anladım ki insan ve ürettikleri de toprağın meyveleri gibi. onun sesi de yumuşaklığını kadifeden, rengini ege'den, tadını yakut renkli ab-ı hayattan, ışığını yıldızlardan, ruhunu ise imbat ile girit'in dalgalarından aldığı rivayet edilir ki bence çok doğru, bakalım sizler ne diyeceksiniz?



tarihlerin ötesinde gizli saklı kalmış bir aşk hikayesini anlatmış bu şarkısında. aydan yıldızdan medet ummuş iki aşık, sokak sokak izine düşmüş vuslatın. ve sözleri var, belki tükenmek üzereler ama, birbirlerini bulduklarında yeniden doğacaklar.

eski girit türkülerinden yepyeni bestelere kadar birçok şarkı seslendiren manolis lidakis, aynı zamanda türk ve yunan sanatçılarla ortak bir sürü albümde de çalıştı. bunlardan en yeni ikisi christos tsiamoulis'in "lonely land" ve makis ablianitis'in "bahar" adlı albümü. bu albümlerde ercan ırmak ve erkan oğur gibi müziğimizin ünlü isimlerinin imzaları da var. bahsettiğim iki albüme de sesiyle renk kattı, bu albümlerde onun şarkılarını dinlemek apayrı bir keyif; çünkü düetlerde olsun sololarda olsun çok iyi işler çıkardığını, müzikal altyapısının çok güçlü olduğunu ilk dinleyişte fark etmek mümkün.

iki farklı milletin evlatlarıyız, ama aynı toprağın türküsünü söylemekte o yıllardır. sesinin kıvrımlarından hüznünü yansıtıyor göğe. geceyi ve kırık kalbini anlatıyor, kavuşamayacağını, ulaşılmazını döküyor diline istemeden; yorgun ruhunun içinde gizli bir damla gözyaşını sızdırıyor sözcüklerin arasından. kıyıda çaresizce ağıdını yaktığında onu bir tek dalgalar teselli ediyor, usulca.



geldiği toprağı, kaynağını da unutmadı hiçbir zaman. çünkü anadolu'nun, girit'in, denizin, insanların da anlatacak çok şeyi vardı; ayakta kalmak, hayatı yaşamak ve burada mutlu olmak için onun sesinden daha iyi bir tercüman olamazdı. ortak türkülerde yeniden tutunabilmeyi, delişmenliğini ve sakinliğini harmanlayarak sundu, olanca doğal ve içten hisleriyle... ruhun sesi olsa neler derdi?

hayal kurmanın ruh için ne anlama geldiğini de söyledi şarkılarında. hayallerde ne kadar büyük bir mutlulukla sarmaş dolaş olduğumuzu, ama arada kalmışlığın o kaçınılmaz özlemi çaresizce asıl sevgili eylediğini dolaştırdı ezgilerin arasında. bazen de vefasız kalbe sitem etti, sitemini kendi kalbine dinletti.



ve böylece kovaladı yıllar yılları; nice şarkıyı süsledi o ılık rüzgarı sesinin.

her dinleyişimde gözümde bir damla yaşı, içimde çocuksu bir mutluluğu, geçmişe ve hayallerin gerçek olacağına dair yüreğimde büyük bir özlemi, hayatın yaraları ve kalp kırıklarına dair ardımda sürüklediğim acının izlerini, kulağımda ve yüreğimde yüzyılların masallarının tadıyla kokusunu bırakan bu muhteşem sanatçıya bir şair bozuntusunun hayatına büyük anlamlar kattığı için yürekten teşekkürler. her "kardia mou" deyişinde ılık ılık estirmek imbatı, her bahsedişte ilk öpücükten ürpertmek geceyi kolay mı? dilerim ki hiç eksilmesin sihirli güzellikteki kadife dalgaları sesinin. bana da son nefesimi vermeden onu canlı canlı dinlemek kısmet olur diye düşünür oldum son günlerde. her şarkısı ayrı güzel, sanırım eski bir tanrı hakkında "her sözcüğe ayrı yumuşacık dokunuşlarla hayat verdikçe, dünya döndükçe anılsın güzel adı manolis'in." diye dilemiş. bir gün olur da kavuşursam o kaynağa, buluşursam girit'in kadife dalgalarıyla, birer birer dokunacağım o masallara, belki bir masal da ben olurum köpüklere karışıp...

toprağın, suyun türküsünü yüceleştiren insanlara selam olsun.



Cuma, Eylül 05, 2008

bir şair bozuntusundan tanımlayışlar....

-korku-
her birimizin de vardı karanlık yanları. en yüce, en başka, en özgün dediğini bile dize getiren kocaman gölgeler.

-şehir-
içinden geçilen tüneller gibi değil, konup göçmeye mahal olmayan, bal gibi de iyi ya da kötü, yakın ya da uzak ta içeride hissedilen memleketler. dostlar ve tanışlar gibi, her birinin ayrı yeri var.

-şarkı-
kalbin kendisini en iyi anlatabileceği yol, iç tercümanı. öyle her ritmli şeye unvanını veremeyecek kadar değerli.

-yazı-
olmasaydı olamayacağım, anlamanın, anlatmanın, anlaşmanın, bağların elçisi; sözün ecesi.

-liman-
bazen en kolay, bazen en zor bulunan şey, her yerde, her kişide. sığınma arzusunun doğrudan ruhu taşıdığı, taşımak istediği yer. boğulmak işten değil, olur da bulunmazsa eğer.

-öykü-
yaşam içinde birbirine yakın, birbiriyle kesişen, birbirini etkileyen sayısız yolların her biri, ancak hiçbiri birbirinin birebir aynısı olamadı şimdiye dek. ya da zaten, sadece yol olmak onları basmakalıp yapabilir mi? ya her birinin götürdüğü yerler? yine de öykü olmak farklılıklara değer güzellikte.

-mutluluk-
insanla ilişkisi hep belli bir mesafeden olan. bütünüyle iç içe olunmadığı gibi, büsbütün ayrı da kalınmıyor lezzetinden. çekinilen bir aile büyüğü gibi, onunla aşırı samimiyet hoş görülmüyor pek. biraz şımarık, biraz burnu havada ama olsun, lütfedip verdiği bir selamı, bir gülümseyişi bile bedel güneşsiz geçen onca güne.

-özlem-
kuru kuruya bir tutsaklık. bir yokluğun yakıp kavuruşu ve ona nasıl yaklaşabileceğini bilememek. çaresizlik, hayal ile gerçeği ayrı tutan kolonlardan en güçlüsü, en aşılmazı, en vazgeçilmezi: çelişkilerin beşiği.

-film-
öykülerin akıllarda kimlik buluşu. fena halde öznel, kime çekmiş?

-düşünce-
aklın evladı. özü de var üveyi de...

-ses-
ruhun kulaktaki izi. izler değer birbirine, bir ruhtan haberi ancak bir izle alır başka bir iz. olmalı, olmalı ki tutunabilsin ruhlar birbirine.

Pazartesi, Ağustos 18, 2008

saplantı- hedefi şaşırmak

herkesin kendi kahramanlığını ilan ettiği ortak bir masalın kendini büyük ölçüde tekrar eden sayfalarının birindeyim ben de, atlaya zıplaya geçip giderken denk gelen farkları anlatmak istiyordum. hayat hep aynı şeyleri sunuyor olabilirdi, oysa aynı ağlaklığın farklı anlatımlarını sunmak bile artık sıkıcı geliyordu bana. bu sefer daha farklı duyuşlardan bahsetmek istiyordum, ne bileyim işte, öğleyin yapıp dolaba attığım uyduruk pastadan, yeni çekilen kahvenin kokusundan, adı bilinip kendi bilinmeyen bir ege kentinin tuhaf sıcağından, sırf acaba ne olacak diye izlediğim günlük dizilerden, bana güzel şeyleri anımsatan resimlerden, gecenin bir vakti parkta ufak veletlerle koşuşturmalarımızdan dem vuracaktım. anlamsızca haber beklediğim şeyler vardı, ben sıkıntıyla otururken var gücüyle emeğini sunan bir can, yüzyıllık çaresizliğini büyüttüklerine katık eden bir kaynak yanı başımdaydı. bunlarla sarılıydım, aynı masalın iyi kötü bir kahramanıydım.
                      
bir de ardımdan gelenler vardı. sürüklediklerim rahat yüzü verir miydi? karamsar şeyler yazıp yüreğimi daha da burkan şarkılar dinlemek elimdekini iyileştirmiyordu ki. böyle vakitlerde sen de çıkıverirdin o sürüklenen şeylerin arasından. dağınık uykuların rüyalarında dertleşir, havadan sudan konuşur, gülüşürken görürdüm ikimizi. iki arkadaştık. hareketli zamanlarda ufak boşluklar bulduğumuzda, ufak bir yazıyla, bir gülümsemeyle, bir öyküyle anımsardık kendimizi. benim sayemde, senin sayende. okuduğun bir şiirde yaşadığım ve yaşayacağım her şeyi aynı anda gözlerimin önünde bulurdum. sevdiğim ya da sevmediğim, sonradan üzüleceğim şeyler olmuştu, olacaktı. yolların ket vuruşlarına rağmen nefes almaya çalışacaktık. paylaşacağımız çok şey olacaktı daha, olmadı. tutunuşlarımızın öykülerini okurken yarım kalmıştık.
                        
zamanlar ayrı gayrı geçse de özlediklerini hala seziyorum. ardımızda kalanın bir dilimiydi o zaman. bir şarkıda, yazdığın bir sözde, karadut çayında, kalemlerin izinde, bir sigaranın külünde, dandik metal dolaplarda, minik zarflardaydı hala. şimdi hiçkimse bu kadar incelikli düşünmüyordu, karanlıklara inat yaşamak daha da zordu, yangın durmak bilmiyordu. adımların, alnındaki çizgiler, verdiğin bir selamdan okuyordum kayıpların öyküsünü. hayal kırıklıklarının acısının, zorundalıklarının dilinden dökülmesine gerek kalmamıştı. sen de en az herkes kadar kahramanıydın bir masalın, yok olup gidene kadar en iyi oyunculuğunu çıkaracaktın. seni izlemeye öyle alışmışım ki o zamandan beri, ne vakit bir karakterin kahramanlığını düşlesem, kendi masalımı bir kenara bırakıp izlerim seni. oyunun bedelini, herkesin bu öyküyü dinleyip evine gitmesinin ardından hangi köşeye gizlendiğini düşlerim kendimce. şarkılar çalar, insanlar yeni öyküler dinlemeye hazırdır çoktan. hayaldeki sözler, resimler, içeride yer eden cümleler birbirine karışırken, aynı hikayede takılı kalırım yine.
       
gerçekliğin, hayalime dolaşır; ipler kayar gider elimden...
    

       

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

sözünü tümletme...

kısa ve rahatsız uykuların son dakikalarında bilinçaltı mutlaka önemli bir şeyleri yoğurmakta olur. o anlarda dünyayı değiştirecek fizik formüllerinin mucidi mi olmaz insan, günlerdir giden sürüncemeleri bir nefeste halledecek dermanlı mı bulmaz, olmayacak yoktur işte. çok yakın bir geçmişte bunaltıcı bir öğle sonrasında televizyon karşısında ufak bir uyuklamanın sonunda yakalamıştı beni. lisedeki yıllığıma yazdığı yazıyı küçük gülümseyişlerle okuyordu. ev buz gibiydi, çok sevdiğim iki insan az önce tartışıp kırılmışlardı birbirlerine. sarı ışıklı odayı anlamlandıran onun orada oluşuydu. nereden gelmişti o kadar yıl sonra, üzerinde kimseyi otururken göremediğim tekli koltuğa ne zaman gelip sakince oturmuştu? gerçekte çok kısa geçen zamana rağmen o kadar çok şey konuşmuştuk ki bütün dertleri dökmüşçesine derin bir nefes almıştık ardından. "sözünü tümletme" dedi, sonra kayboldu her şey ve o anda bu sözün dünyanın en önemli sözü olduğunu fark ettim. sıcağın içinde kendimi yeniden bulunca, onca yıldan sonra yeniden yolumu aydınlatmasına mı şaşırsam, yoksa söylediklerinin aslında ne anlama geldiğini mi uzun uzadıya düşünsem bilemedim. oysa çok basitti, eğer bir sözün varsa söyleyecek, söze başlayıp sözü bitiren aynı kişi olmalıydı ki tüm yükü gönülle alabilsin omuzlarına, tüm cefayı bilerek çeksin. söylediğinin ilk tınısı sonunda da aynı güzellikle parlamayacaksa, yazıların ilk cümlesi sonuncusuyla aynı hissi uyandırmayacaksa, ilk ile sonun ortak bir duygusu olmayacaksa neye yarardı o sözün varlığı? sözüm bana özgü olacaksa, benden bir iz taşıyacaksa onu tümleyen de, ne kadar kıymetli başka biri bulunuyorken bile ben olmalıyım, çaresizliğime ağlamak yerine kendi düşüşüme gülüp geçmeliyim; bugün de, yarın da...

"i'm sorry but you can't..."

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA



-saçma gibi değil gibi, ancak çok anlamlı geliyor bana halen. paylaşmak istedim. -

Salı, Temmuz 15, 2008

bu sabah

"onu özlüyorum, benim beklediğim sabahı" demişti bir gün, ansızın, hayatına dair izleri bir çırpıda ancak usul usul önümüze döküvermek istercesine. o gün anlamıştım sabahların aslında bahşedilmiş güzel birer armağan olduğunu, her şey yıkılıp enkazın altından zar zor çıkıldığında atılan ilk adım gibi, sendeleyerek de olsa bu başlangıçtan memnun bir halde. elimi uzattığım ilk sabah değil bu, son sabah da olmayacak; ne var ki olağanlığın, insan olmanın nasıl bir şey olduğunu tam unutacakken hatırlattığından her seferinde, yine hazır olacağım kapılıp gitmeye, yine büyük başarıları ve güzellikleri dolu dolu yaşama arzusuyla yanacak, ve ardından yüzüstü çakılmaların sert tokatlarıyla ne olduğumu bilemeyeceğim. dönüp gidecek yaşamın içerisinde bir kader, ve her yükseltiyi yepyeni bir başlangıç, her düşüşü kocaman bir esbabı keder sayıp öyle ya da böyle devam edeceğim. burun kıvırsam da aslında halen en rahat nefesleri aldığım zamanlardan biridir bu sabah, yine ve yeniden gülümseyebilmek için tanrıların lütfettiği, bazen ardından durup düşünülesi, kalbe en yakın hissedilen ruhların sesleri bilindik ama anlamlarının farkına varılmamış şarkılarıyla bezenmiş bir güzel rüzgârdır, daha beteri olamaz'ın getirebileceklerine kararlılıkla hazır olmak ve bütün bunlara rağmen hâlâ sevmektir, nesneyi bulmak için eklediğin onu zamirinin altında neyin ya da kimin olduğunu sormaksızın.
ve ardından, dört yıl öncesinde olduğu gibi, kimden ya da neden kaçtığımı, neye sığındığımı bilmeksizin dinleyeceğim bu şarkıyı, her seferinde o yeni başlangıçları en sevdiğim sabahlarda yaptığımı düşünerek, hiçbir şey yap-a-madığımı bilmeden.


Candan Erçetin - B...




"sözünü tümletme..."

Cuma, Haziran 20, 2008

Φεύγω

gitmek isteyip de gidememe duygusunu yaşamak, sıkışıp kalmış ruhlara çektirilen onca azaptan biridir yalnızca. bir gün batımında ışığı ardında bırakıp bulutların ilk karardığı yere doğru amaçsızca ama kararlı bir şekilde atılan adımlar, sanki sadece bulunulan yeri değil aynı zamanda bütün bir geçmişi silip atmak içindir. kan ağlayan yüreğin anlatıcısı bu sefer sözlerle yetinmez, içinden öyle bir türkü tutturur ki, insanın gözleri dolu dolu olur; ne var ki bir damla göz yaşı bile dökülmez pınarlardan. kuru dalların hışırtısı ya da dalga sesleri eşlik eder bu hüzünlü sahneye, hiç değilse tozlu bir yolun dağılmış toprağı az önce orada olup bitenin şahidi olur. bu gidiş güneşin olanca balçığından sıyrılıp bütünüyle arınmak için bir gayret olsa da, çoğu kez yalnızca acının ruhça bir dökümünden gayrısı değildir.

ayak izlerinin böylesi bir feryadına muhtaç kaldığı zamanlardan birinde bu şair bozuntusu da. sözlerine bir gidişi yakıştırmayı nice istese de, kalıp olan bitenle yüzleşmek zorunda. ister korkakça olsun, isterse beyhude bir don kişot edasıyla. çünkü adım atmaya cesaret edemedi gidenlerle. çünkü onu bekleyen ziyadesiyle püsküllü belaların farkında olduğu halde öncesinden kılını kıpırdatmadı ve şimdi şikayeti hak biliyor. çünkü bağlanmakla bağımlı olmak arasındaki farkın ne olduğunu yeni yeni öğreniyor ve onu bulmanın aslında kaybetmek olduğuna anca aymakta. çünkü bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen'i kabullenmek bir ömrü alacak. çünkü işte... daha bir dolu nedenle dolu bir yol, pamuk ipliğine bağlı umutlar ve kocaman kara bulutları var güneşin balçığına bulanmış. kaçıp gitmek? istenip de yapılamayan. ancak şarkıları var bu gitmelerin, eskinin bütün anlamlılarını boş kılan. onlarla avunup gerçek yürekliliklerden günden güne uzaklaşmak var bir de, cılız tahtalardan yapılma bir sandalın bir adadan diğerine savruluşu gibi; istemsiz, rüzgarlara tutsak.

kabusların arasına güzel ezgilerle örülmüş kısacık ama vurucu, unutulmaz olduğu kadar da yarattığı özlem ile yüreği yakan bir rüya karışır sabahlara karşı. aşkın ilk hali çıkar tekrar, tıpkı o zamanlardaki haliyle sorar: "bir daha hiç ayrılmayacağız değil mi?" uyanışlar hıçkırıklara karışır, masalsı bir flüt sesi asılı kalır kulaklarda, güneşin bütün balçığına rağmen yakışı kül eden cinsten olmayışı tekrar tekrar isyanlara sebep olur, kesin "alıp başını gidiş"lere davetiye çıkarır her seferinde. geriye dönüp bakmak kaçınılmaz olur ilk adımda kısıtlayan bir halatın varlığı fark edildiğinde. o korkunç kavetin içinde eller başın arasında sorulur: "neden gidemiyorum?"

yanıtı bilinmez, bir türlü gidilemez; oysa şarkı ne güzel anlatır her şeyi, bir kulak verse gidişlerin arzuları:

Φεύγω...

gidiyorum...


Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazar, Haziran 15, 2008

karmaşık

bir fırtınanın sütlimanlığında içten içe yaşanan acı ve tutulan yas renginde bir yürek var artık. ne içinde bulunulan hayati nokta, ne aşılması güç sıkıntılar, ne de sürekli kapıyı çalan garip hastalıklar bu rengin sebebi. fırtına koptu gitti çoktan, içi bir sıkıntıdır aldı denir ama, adını koymaktan ziyade neye uğradığımı şaşırır insan. kocaman bir kalabalık, tanıdık yüzler denizi, avaz avaz 'ölüyorum' diye bağırmak mümkün, ama sesini duyurabilene aşk olsun. bir yanda geçmişten gelen lanetli bir özlemin her gece bayıla bayıla ziyaret ettiği bir bilinçaltı, uykuların anlamını her geçen gün korkulup kaçılacak bir umacıya çeviriyor. bir yanda önü alınamayan bir merak duygusu, yaşama ve olup bitenin bu varlıkla ilgisine dair. hiçbir zaman çözülemeyecek bir çelişki bu. hepsinden ötede yüreğin düştüğü en büyük tuzağın yavaş yavaş anlaşılan can acısı, ve kanayan dizler... meğer her şey kendi kendime yazıp yönettiğin bir kurguymuş, meğer hıçkırıkla uyanılan kötü gecelerin bulutlu sabahlarından hiçbir farkı yokmuş bunun da. neden be? bırakaydın da yaşayaydım saçmasapan hayallerimle diye en derinden bir serzeniş gelir. şimdi onlara bile muhtaç, onları bile yeniden kuramayacak halde bir ruh, bütün sorular dönüp dolaşıp yine çıktığı yeri buluyor. aslında basit bir kısır döngüyken daha da karmaşıklaşarak ne yapmaya çalışıyor? elinde binbir zorlukla biriktirdiği harçlıkla bakkaldan aldığı plastik topla kendi kendine oynarken, tanımadığı yaramazların gelip hem onu hem de biricik oyuncağını mahvetmesi gibi oldu her şey. her geçen gün bir öncekini aratır mı, duyulmayan çığlıklar atmak bütün sesi kısar mı, içeride bir türlü sönmeyen bir ateş var mı, uzaktan hissederek mutlu olduğu şeyler çok görülür mü, uzun yürüyüşler anlamlarını büsbütün yitirir mi, hatta yitirilenin ardından bir ses, bir haber için bekleyişler ölümden beter hallere örnek mi? kimin umrunda ki, varsın hayat bir gemi olsun, o da kürek mahkumu, ne o kimsenin halinden anlar; ne kimse onun...

Pazartesi, Haziran 09, 2008

nazire... kısım 2-kıtır ruhlu hayatlardan çağrışımlı satırlar

-masumiyet-

kimi zaman kaybettiğin bilyeler, bütün oyunlarda şans getirirdi hani... ilk küfrü öğrendiğin zamanı hatırlar mısın? önce şaşkın şaşkın bakmıştın onu duyduğun dile, sonra içten içe çocuksu bir şaşkınlıkla "aa, ne dedi?" derken tutamamıştın kahkahalarını. bu, hiçbir zaman tek başına bir gülüş olmadı; oysa ondan sonrasında attığın her adımda sen, eski sen değildin. ve yalnızdın, bir gün son derece alışık olduğun bir şeyi son kez ve can haliyle yaptığın vakitte olduğu kadar yalnızdın hem de. çünkü insandın, seni insan yapan şey asla çoğul olamadı; sayılamayan bir nesnenin adı olarak kaldı her daim. dostlar, arkadaşlar, sevgililer ve yakınlar, herhangi bir yola çıkarken seni uğurlamakla yetindiler. hoş, ellerinden gayrısı da gelmiyordu zaten. ve insan olmak, ne yenir yutulurdu, ne de bütünüyle vazgeçilebilecek kadar önemsizdi; bu nedenle tekti ve yalnızca senin boyunduruğun altındaydı başından sonuna dek. ve yarattığın masumiyete kendi adına bir zarar getirip getirmemek de senin tercihindi.

yasaklara karşı gelmenin hazzına el vermek de olurdu ya, yine de saflığın erişebileceği en yüksek mertebeye ancak masumiyetini hayatına uyumlandırdığında görebilirdin, bir daha uyanmayacağın bir rüya gibi...

***

-sonrası söz-

onun apansız gidişinde, bütün inadına ve savaşmaktaki ısrarına, hatta zaferine rağmen şaka yapar gibi ipin öteki tarafına geçişinde bulduğun huzurdan bahsetmiştin hani. belki yaptığı fena halde oyunbozanlıktı, ardından bir soru sormaya bile fırsat bırakmadan karşı şeride geçmeyi ona yakıştıramıyordu geride kalanlar. ne olursa olsun yadigârı hüzün ve huzuru kendi mayana eklemek, eğer bir yerlerde durup da izliyorsa seni, en büyük mutluluğu yağdıracaktır onun ellerine. ellerinden çiçekler fışkırır sonra senin de, kokusuyla nice yürekleri ferahlatan. geçen geçtikten sonra hala bir damla umudun olmasa, yaptıklarının takdir edildiğini görmesen, insana dair düşünceler yüreğinin ve aklının hünerinde nasıl evrenselleşebilirdi ki? işte bundandır bütün inadın, küskünlüğünün iki çocuğun arasındaki kadar kısa sürede harlanıp yatışması. "ah!" diyorsun, elini onun omzuna atıp, "bir sözün, apayrı boyutlara dokunuşun neleri mümkün kılmıyor ki?" demek için aralanıyor tebessümle dudakların.

ne yazık ki...




Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


Cumartesi, Haziran 07, 2008

nergis ve çelişki


bir insan, bir insanın mutluluğunu neden ister?

sevginin de bencilce bir duygu olduğunu düşünmüştüm, bir gün her şeyden umudumu kestiğimde. bir insanı 'ben'imsediğin için ona sevgi duyardın, bu nedenle ona gösterebileceğin en yüce özeni gösterir, en ufak bir hüznüne tahammül edemezdin. hatta bu his öyle ileriye giderdi ki bir süre sonra yalnızca bir mutluluk belirtisi görmek anlamsızlaşmaya başlardı. ruhunun, kalbinin ve dahi fikrinin bile o 'ben'den haberdar olması da dahil olsa bu sevgiye, çok mu olurdu? bu günün yıllar önceki bir benzerinde nergis bahçesi dünyaya eyvallah deyip giden bir şairin dediği; deli divane sevgilerin, ölüme eş aşkların çetelesini pat diye önüme düşürmüştü işte o tozlu dosyadan:

"ne yani, sen elmayı seviyorsun diye, elma da seni sevmek zorunda mı?"

çizgi film fizik kanunlarındaki gibi, bir gerçeği fark eder etmez hayal dünyasından gerçeğin uçurumunun en dibine düşüvermiştim işte. öyle ya, "ben" istediği kadar çığrınsın "bu ne sevgi ah bu ne ıstırap" diyerek, ne kadar umrunda olabilirdin ki, sana doğru uzanan bir arnavut kaldırımının tek taşı bile döşenmemişken onun yüreğinde? 'sevi' nin çelişkisi de burada başlıyor olmalı, bir duygunun bir yüreğin elinde kement oluşu, ıskalayışlar, yanlış hedefler... bu uğurda tesadüflere inanmak işten bile değildir artık. ancak çoğu kez de, dönüp dolaşan sorular birbirinin ardından "ne istiyorsun benden?"e gelir ki, şafak vaktinin güneşe dönüşü, güneşin öğleye, öğlenin hüzne varışı gibi aynı devridaime çıkar.

nergis gibi, çelişkiler de hayrandır kendilerine. haydi bunu anlat içindekine. buyrun en baştan...

Cuma, Haziran 06, 2008

yanlış anlaşılmalar tarafından lanetlenmiş ruha...

ekleyeceğim bir şeyler var elbette, belki de son olacak bu, bilmiyorum, ama her şeyden önce, doksanlardan, beslenip büyüdüğüm o yıllardan fena halde anlamlı, içimden çıkmışçasına sevdiğim bir şarkının sözlerini yazmak istiyorum on parmağımla, dilim de eşlik ediyor yırtınırcasına ya bir yandan, kim duyuyor ki?
bu şarkı yanlış anlaşılmalar tarafından lanetlenmiş ruha... diyor ki: olmuyor, mutluluk korkup kaçıyor her seferinde... hak etmiyorsun demek ki onu. haklı. ama...



yaşanır
ağır ağır
büyük aşklar
tomar tomar
gelir üstüme birikir


yetişir
ağır ağır
"çocuklar" da kendini tanır
sonra hemen unutur

olmalı

eğer ipler
senin elindeyse...
hemen!!
çek göster
göster bana
ne kadar çelimsiz
ve sevimsiz olduğumu


yaşanır
ağır ağır
büyük aşklar
tomar tomar
gelir üstüme birikir
yetişir
ağır ağır
"salaklar" da
kendini tanır
sonra "elbet" unutur

olmalı
eğer ipler senin elindeyse, hemen!
çek göster
göster bana
ne kadar "çelimsiz" ve "sevimsiz" olduğumu



yaşanır. olmalı!



Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


Perşembe, Mayıs 15, 2008

nazire... kısım 1-kıtır ruhlu hayatlardan çağrışımlı satırlar

sözcüklere eziyet etmek çokça başvurduğu bir yöntemdir eli kalem tutanın. sanki sözcüklere hükmeder gibi akla ne gelirse şekillere koyup eğer büker, yeni yapılar diker, şu tamamen apayrı bir elden çıktığı ilk görüşte anlaşılan cinsten. ister "çarmıha germek" densin, ister "günah keçisi olmak", sözcüklerin kaçınılmaz kaderidir bu, insancıkların elinde oyuncak olmak, fikirlerin bütün kahrını çekmek, hamallık etmek insanın düşüncesine. Şimdiye dek kim düşündü ki sözcüklere ne kadar zahmet verdiğini, gerçi bu da insanın ruhundaki sonsuz çelişkinin idamı olurdu ya...
***
denemedik. bir gün her şeyin sorumlusu olarak birini göstermek durumunda kaldığımda, işte o, bundan başkası olmayacak. göç dediğin topu başkasına attıktan sonra her şeyi koparıp gitmek değil miydi? bazen de akılla kalp oynar yerinden, birbirlerinin yerine karar vermeye başlarlar. olmadık yerde olmadık davranışlar sezersen bil ki çoktan son hamle yola çıkmış içimde. Kararsızlıklar, ani kararlar, görülüp duyulan her şeyin ardında hissedilenler, olup bitenin hemen arkasındaki kocaman ürperti ve boş bakışlar, hepsi varlığını bu küçük sürprize borçlu.
***
bir çizgi adam geldi aklıma. "benim doğu incim" derdi o, küçücük kalbinin aktığı esmer kız çocuğuna. nice büyükten daha büyük gönüllüydü o sarışın velet yüreğine bir kum tanesinin saplandığını hissettiğinde, farkında olmasa da. doğu incim dediği, içinde sarıp sarmaladığı minicik hazinesiymiş meğer. zaman zaman canını acıtsa da, o hep bunu sekiz yaşın getirdiği zorluktan bilmiş. ey aşk, sızmadığın köşe var mı?
***
I
bir dekora yaslanıp her akşam saatlerce aynı repliği okuyup alkışlandığından bahsetti bir gün yorgun ruh. oysa aklında da aynı terane: neden? buz soğuklarda, ateş sıcaklarda aynı acının aynı çığlıkları hep aynı antrelere mi denk gelirdi? en sevilenin elleri nasıl olur da bıçağın keskin yerine dönerdi, hangi ara? ara... uzun, kendini bilmez uykuların mı devaydı bu tükenmez uçurumda düşüşlere? sırt verdiğin kuru duvar zorla gösteriyor seni onlara, senin çöküşünü izlemeye gelenlere, seyir bitince kendi hallerine gömülecekler ve yine aynı kabus! sen değil de kim küfretmeli şimdi? kırılmasın mı aynalar?

II
niçin denk gelmedim o soğuk gecelerden birinde sana? az önce yüreğini ağzından dışarı fırlatırcasına ağlayan ben miydim? sen ne yapıyorsun burada öyleyse? gözyaşların durmuş, gözlerin kuru nehirler gibi. gözlerimi alamıyorum gözlerinden, öyle ki bir olup kaçıyorlar bu nankör şehirden. kaldırımlarda kaybolup gitme, almasın soğuk taşlar yüreğinin sıcağını. gel, dök taşları eteğinden, gecenin iplerinden atlayalım. uzun ve sıcak öğleden sonrası için denize nazır öğle uykuları biçelim, hiç uyanmayacakmış gibi. sonrası uçurtma olsun yaşamların, var mı kuyruğuna takılıp gitmek gibisi?

III
sahi, duvarlar katleder mi kendilerini ardımızdan?

***
içeriden savurduğun her bir of , denize fırlattığın çakıltaşlarından biri mi? görkemiyle insanı sessizliğe sürükleyen dolunay, elini uzatsan nereye götürür seni? dalga sesleri fon müziği olsa yaşananlara, of'lar da o mıymıntı, durağan ninniyi dürtüklemek için. ama attığın her çakıl taşı sana ait bir iz, başka kimse aynı noktaya aynı duyguyu hissederek atmayacak aynı taşı bir daha. bunu da yalnızca ay görecek, dolunay, gelin ay...
***
bir köşede durup izledim seni o gece, durup yürüyerek. bazen kederin silinmedik izleri belirginleşirdi solgun yanaklarında, bazen de ergenliğinde bir delikanlı gibi akla hayale sığmadık işgüzarlıklar geçerdi fikrinden. öyle zamanlarda parlardı gözlerin, yerde duran bir taşa tekme sallayışından anlardım sonra düşüncelerinin bulutlandığını. her halinde bir şeyler anlatasın vardı, ne olursa olsun seni sen yapan şeyden ve dahi gururundan kati surette ödün veremeyeceğin 'ışıklı harflerle' perçinliydi bakışlarına. caddede karşıdan karşıya geçerken yerini haddini bilmeyen bir efendiye "yeşil çalıyor görmüyor musun?" diye dersini verecek kadar da başındaydı aklın. onlar seni sarhoş sandılar, ki zaten hiçbir zaman bilememişlerdi "kırmızı ışıkta yeşil ışığın nasıl karşıya geçtiğini". köşeden çıkıp sobelemek geldi içimden seni, derken baktım ki büyümüş çoktan bir çocuk.
***
tuzlu bir iblisti deniz. o gün bir kadının anlamsız ve bunaltıcı baskısından ellerimi silkeleyerek kaçtığımda basmamıştı beni bağrına. üstelik hayata olan uzak yakın, ufak tefek bağlarıma ve umutlarıma da sağlam bir tekme savurmuştu. şairin giden geminin ardından bakakaldığı gibiydim, ne bir gözyaşı ne de tepki vardı o halimde. kopup tam göbeğine bir şaplak atmalıydım oysa o dalgacı hınzırın, sormalıydım bir ben mi fazlaydım engin merhametine diye. yapamadım. hala da ezikliğini taşırım her zor halimde, o vakit soramadığım o hesabın. bir gün bir çığ olmadan denizin ortasına vurmayı özlemek nasıl da acıtır canları, engellerin ve şaşkınlıkların sonunun olmadığını öğreninceye dek...




Salı, Nisan 22, 2008

kaçış

nereye gideceğimi bilsem, nereye sığınacağımı... şimdiye dek lafı döndürüp dolandırmaz, çoktan kaybolurdum ortalıktan. sonrası derinlik, sonrası sessizlik olurdu. yitip gitme arzusu bu denli güçlüyken neden varlığım dolanıyor ayak altında? her şeyi geride bırakmak zor olsa gerek, belki de son sözü söyleyen ben olmalıyım. söylesem ne olacak peki? tasarladıklarımı yapamadıktan, biriktirdiğimi cömertçe dağıtamadıktan, yüreğimi en gizli saklı köşesine dek açamadıktan ya da açmaya yeltenip anlamımı bulamadıktan sonra önemi kalmaz ki hiçbir şeyin. insan, yaşamının her ince ayrıntısından sorumlu muhtemelen; bir kalecisin ve topları kurtarmak zorundasın, kimin ne kadar hızlı veya sert attığına bakmaksızın korumalısın kendini. canın acısın, olsun, pes etmek, kaleden çıkmak, çamur atmak iyi değil; hem burada itiraz edenleri de sevmezler. nereye bakarsan, neyi seversen, kimi anlamaya çalışırsan ve senden bir parçayı etrafındaki hani varlığa geçirmek istersen, o aslında yoktur. ruhu tamamen kaplayan yalnızlık bütün yoları da kapamıştır aynı zamanda. öyle ki yaşanan her ne varsa sonu hüsrana eren, sebebini buna bağlamaktan gayrısı kalmaz elde. sorgulamak mı? izin verirler mi sanıyorsun? ya her şeye son bir gayretle yeniden başlamak olası mı? yapma allahaşkına, şimdiye kadar kaçıncı yeni başlangıç bu... yani tam olarak hali tasvir etmek gerekirse, birinin, yara bere içindeki bezmiş varlığını sürükleye sürükleye karanlık bir sokak boyunca yürüttüğü bir resim var. bir an önce o ellerden kurtulup hemencecik şu sokağa kaçmak arzusu, ayağa batmış bir diken gibi can acıtır. ama ne o ellerden kurtuluş için kalmış takat vardır, ne de o sokağın ucunun gerçek bir sığınağa kavuşacağına dair bir ipucu. gücün yettiği içten içe bu kaçış özlemine yar olmuş bir türkünün sözlerini mırıldanmak sessizce. kaçmak özlemi... kaçamamak... kaçışlar bu denli zor mu? yoksa yaralamak veya yaralanmak pahasına bile vazgeçilmez mi? bilmiyorum. hem bilsem bu saattte burada işim ne? kaçar giderdim çoktan.

nereye?

o geri dönülmeze uzayan iskeleye...


Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazartesi, Nisan 21, 2008

farklılık ve aynılık

anlamaz kimse birbirini. her kafadan ayrı bir ses, ayrı hisler, bambaşka söyleyişler, özge duyuşlar... herkes bir şeyleri dile getirme peşinde. istekler farklı, değişik bir yere kondurulma çabasında insan. alır gider "ben onlar gibi olmayacağım" sözü, "yolum başka yol" der, kaptırır gider bir yöne. deyişler de değişir kişiden kişiye, anlaşılmaz olur. anlam kondurmak mümkün değildir hatta, pencereler farklı, pervazlardaki çiçekler tıpkısı olamaz birbirinin. "kendine göre", altın söz, hepsinin kendine göre görür gözleri, dokunur elleri, fikirleri gider ona keza. bu kadar zıtlığa nasıl bir arada bunca insan? nasıl sevebiliyorlar birbirlerini, niçin birlikte yaşama arzusundalar, ya nasıl üstelemeden durabiliyorlar bir uzlaşı sonucunda? çıkan bütün anlaşmazlıkların nedeni bunlar değil mi yoksa? herkes bir yalanın içinde ya da, sana evet derken kendi içinde bas bas hayır diye bağırıyor. bölünmeden yaşayabilmek mi mümkün, yoksa dürüst olabilmek mi?

anlar kimisi kimini. dünyanın bambaşka yerlerini ayrı dünyalar göregeldik ya şimdiye dek, o hissedilenin özgünce dile gelişi birdenbire içeriden gelir gibi olur. şiirle, sözle, resimle, heykelle, dansla; ama en çok da müzikle... bazı zamanlarda notalar yüreğin daha önce keşfedilmemiş bir yerinden damlayıverir seslere. bilinmedik diller birdenbire anlamlı olur, sözü sözüne kestirebilir insan ne söylendiğini, ortaya çıkan ise ya başka yürekleri taşırır yataklarından ya da gözyaşlarını. gidişlerin sahneleri dünyanın çeşitli yerlerinde olsa bile kalakalanın hissettikleri aynı toprakta filizlenir her daim. yaraları deşen birdir, özlemin kurumuş kabuğunu kaldıran da. omza konan tesellinin eli aynı eldir, tıpkı çığlığın acısının aynı şiddette olduğu gibi. arayıp bulmak, o ortak duygunun bir doğrultuda nasıl hissedildiğini, eş acıyla kaynaşmanın olasılığını öğrenmek ister biri. yahut benzer mutlulukların kaynaşıp coşacağı noktayı, mutlu oluşun ve gülümsemelerin de ortaklaşmaya hakkı olmalı. ama bütün bunların akıllarda kavuştuğu nokta o bazılarının arasındadır, bir nevi özel bir dildir araa,yalnızca ikisinin anlayabileceği. heyhat ki, ulaşmak bazen olasıysa, bazı değildir; yine de yerinde koca bir şaşkınlık bırakarak yenilerine demirlemek üzere tesadüflerden limanlar arar hayat, e durup bekleyecek hali de yoktu hani.


anlar herkes birbirini. sayılıp dökülen bunca farklılığa rağmen yaşamın her normal seyrinde bir parça hüzün, her acısının içinde bir kinaye taşıdığından mı? en güzel hissini dile getirirken içindeki belli belirsiz umutsuzluğunu saklayamadığından mı? "her gecenin sabahı var" diye iç geçirircesine temkinli ya da "çok güldük ağlamasak bari" dercesine muzip gülümseyişlerin ardına saklı his, doğuştan mı gelir? insanın eseri öyle bir ayna ki içinde ne var ne yoksa yansıtır da, her biri farklı farklıyken özünde aynı balla aynı sirke mi vardır? anladığını sanıp anlamamaya değil bu sözler, farkında olmadan aynı noktalara parmak basmalara. hoş, sorular bitmeyecek gibi; ne var ki şekiller aynıyken mayası aynı insanın, baktığı yöne göredir rengi içindeki sevginin, kinin, kalleşliğin, merametin, iyimserliğin, kabusun ya da diğerlerinin dokunduğu yerlerin. farklı ya da aynı, içerideki arayışın deli özlemi değişmez.

pozitif, negatif; fotoğraf...


orfeas peridis & alkinoos ioannidis-fotovolida

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


alkinoos ioannidis-o kosmos pou allazei

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA



not: bu konuyu düşünüp anlatmak istediklerimi fena halde dağınık ve anlamsızca dile getirdiğimin farkındayım, ama son haftalarda tekrar tekrar dinlediğim bu şarkılara dair birkaç kelamla minnetimi belirtesim vardı. ayrıca yunan müziğinin en değerli iki ismine, orfeas peridis ve alkinos ioannidis'e hem şarkıları hem de duygularıyla beni bunları düşünmeye sevk ettikleri için çok teşekkür ederim. (bilseler de bilmeseler de tabi :))