Perşembe, Ocak 31, 2008

mengene

oturup kaldı öylece... ne bir damla gözyaşı, ne bir ses. gecenin dibine kaçmış bir saatti, evin en derin sessizliğiydi. ne eline ayağına söz geçirebiliyordu ne de aklından saatte kaç kilometreyle geçtiğini bilmediği fikirlerine. gözü televizyonun bir kenarında herhangi bir noktaya takıldı, simsiyahtı, diğerlerinden farklı biri değildi. aklı havsalası almadı olanı biteni, aklında uçuşanlar birbirine benzemeye başladı, hepsi de tek kapıya çıkıyordu artık: neden? bunca zamandır verdiği emeği düşündü önce, sonra da bunu hak edip etmediğini sordu. nedenleri çünkülere bağlanmıyordu. haksızlık mı diye düşündü, kendine döndü, yanlış yoktu işte, her şey tastamam. oturduğu koltuğa kıvrıldı ufak çatırtılar eşliğinde, kafasını kenardaki yastığa koyar koymaz başladı. bir hıçkırığı damlalar izledi. perdeden sızan ışık duvardaki saate vuruyordu, olan bitenin üzerine gün ışığı değmesine çok da kalmamıştı. başını sıkıştıran ağrının, yüreğindeki mengenenin acısı yanında esamesi okunmazdı. uykusunda bir ölüydü, birkaç saat sonra uyandığında sabahı hissetmek istemedi. bundan sonra ne yapsa boştu, boş bakışları, kabullenemeyişi, sessiz kalışı hep ömrü boyunca duyduğu derinlikten, kocaman duyumsamadandı. içini dökmeyi beceremedi işte. ne anlatabildi, ne de kalbini mengeneden kurtarabildi. yapılacak en iyi şey rüyasındaki yere dönmekti, o boşluğa, hissetme yetisiyle işinin bir daha asla olmayacağı yere. sessizce...

köprüler

attım öylesine bir başlık... vay vay, ilgi çekmek için şaklabanlık yapıyorum yine. bu yazım da başıboşluklarımdan biri olacak, çünkü birden çok önemli bir şey geldi aklıma. hayat gerçekten de çok sesli bir müzik eseri gibi, onu renklendirip bir nebze "bize ait" olmasını sağlayan da insancığım; herhangi birinin "bayburt bayburt olalı böyle zulüm görmemiştir" demesine neden olacak kadar tekdüze olmasına neden olan da, yine evet, insancığım. çok sevdiğim bir öğretmenim çok sesli müziğe dair şunu demişti: "öyle icra etmeli ki bu müziği, en karmaşık parçanın düzenini ve ritminin öyle etkileyici verilmesi gerekir ki, hiç anlamaz bu dediğin biri bile o yorumda kendinden bir şeyler bulabilsin." bir yandan ritmin ahengi, bir yandan insanın içine içine işleyen bir ezgi, bir yandan duyguyu yapmacıksız ve olduğu gibi yansıtan sözler ve ufak tefek ayrıntılar... uyumu sevdiğim için böyle bir benzetmeyi uygun gördüm, konuyla ilgili çok da bilgim yok aslına bakarsanız, sadece dinlemeyi seviyorum ve şuna inanıyorum: çok sesli bir müziğin ayrıntıları fark edildikçe ondan değişik tatlar almak mümkün, her seferinde başka bir yönünü keşfetmek, yepyeni kokular damıtmak mümkün. şimdi de kendimce halatlar atacağım bir alandan diğerine, bakalım arasında dans edebileceğimiz kadar sağlam olacak mı köprüler?
önce bir soluk alıp vermek gerek değil mi? müziğin devam etmesi için, akıp giden bir tempo. kalbin ritmini tutturmak ki şarkı neyi anlatırsa anlatsın öykü bölünmemeli. vuruşlar ne hızlı ne yavaştır aslında, ne olursa olsun. zamanla yarışmak değil önemli olan, bütün dikkat ne için yaşandığına verilmeli, gerçi bazen öyle anlar oluyor ki insan değil ne için yaşadığını, yaşayıp yaşamadığını bile unutuyor. müzikte de öyle ya, bir an kaptırıp öyle gidiyor ki, ne ölçü kalmış ne ezgi... ani çıkışlar, duygusal bölünmeler, minik oyunlar, sesleri farklı farklı düzenlemeler de mümkün. tasarımı tamamen size kalmış, eskaza müziğin devam etmesini önleyecek bir durum, bir sağlıksızlık olmadıkça elbette.
her müziğin bir öyküsü vardır, her biri başka bir an(ıy)ı anlatır, başka bir özlemi, tutkuyu, vazgeçişi, mutluluğu, en çok da hüznü... o yavaşlayışlar, hızlanışlar, arkadaki soluk alıp verişlerden az biraz daha farklıdır, sanki genel gidişin içinde bir başka ritm daha varmış gibi. bu, bir yürüyüşü temsil eder adeta, eller cepte mi gitmektesin, koşuyor musun, ağlıyor musun hepsi bellidir burada. ama öykünü en güzel hale getiren de buradaki harekettir, buradaki dansının sevdiğin bir dans olması halinde o müziğin keyfini daha iyi kim çıkarabilir senden? bu ikincil ritm hayat boyu başa gelenleri, kişide ne kadar iz bıraktığını, sırasıyla teker teker dile getirir. ama sende hangi duyguları uyandırdığını en iyi senin sözün anlatabilir, peki ne der bu süreçte?
her şey gelir geçer de, kimse sormaz ya nedir istediğin, hissettiin acı mıdır, kaygısız bir anın var mıdır, aşk senin de gönlünü havalandırır mı, olmadık şeylere birden kızıp birden söner misin diye. işte senin sözün bütün bunları anlatmak için verilmiş bir zaman arası. hem ezgide, hem ritmde sana destek olan şeyler elbette vardır, ancak her şeyin belkemiğini senin sesin oluşturur. hatta bazen her seferinde baltalamaya çalışan şeyler olsa da, çektiğini, mutlu olduğunu anlatmaya başka yol bulunmaz. sonra başlıbaşına bir bütünleşme çıkar ortaya, çalıp gitmek ve ne zaman biteceğini bilmemek tuhaf ama heyecanlı. sonra müzik sözle harmanlanır, eşlik edenler bulunur, müzikten çıkanlar da. ama hakimiyetin nerede olduğu belli çoğu kez, ne var ki bunu kullanmak da her babayiğidin harcı değil. yine de bizimdir işte, ne yaparsak yapalım bizi yansıtır bu müzik.
köprüler belki sağlam belki değil, aradan defalarca gidip geldim saçmalarken. heyecan güzel, ne var ki hem müzik, çok sesli olanından, hem de hayat, çok sesli olanından, baskın birer renge sahip, iyi bir solo, her şeye rağmen önemli ikisinin de güzelliğini belirlemede. elde olmayan şeyler de var elbet, lakin her şey insancığım içindi, bazı renkler ve sesler mide bulandırıcıyken bazıları da ruha aydınlık vermekte. masal gibi müzikler, dilediğiniz gibi yürüdüğünüz hayatlar dileğiyle...
not: efendim sürç-i lisan ettikse affola, bu yazı sadece bir cümleden bir sürü saçmalık türetmiş olabilir, farklı fikirler de uyandırmış olabilir, öylesine işte, bilginize...
ve hayatla bağdaştırılabilecek en güzel müziklerden biri:

Salı, Ocak 29, 2008

dehliz

kapalı, karanlık... ışık almıyor hiçbir yer. ama etrafın pis rengini görebiliyorum bir şekilde. ağır bir koku var çünkü, öyle ağır ki kalubeladan beri kapısı aralanmamış bir yer sanki burası. yürümek zorundayım. başka türlüsü olmuyor, durup etrafa bakmaya çalışsam görebildiğim tek şey o pis renge bulanmış ufak kabartı ve çukurluklar. bir yandan durmak değil az biraz yavaşlamaya kalksam bacaklarımdaki korkunç uyuşma artıyor. sanki yürüdükçe dökülen böcekler varmış gibi oluyor her yanımda. gidiyorum sadece. aklımda nereden geldiğini bilmediğim bir sürü cümle var. her biri ayrı bir çemberden sökülüp dilime sıralanmış teker teker üstlerinden geçeyim diye. her adımımda biri düşüp takılıyor ayağıma, ve onu kurtarmak için gözümden bir damla gerekiyor. bazen anlamsız harfler fırlıyor dudaklarımdan, yalnızca beni rahatsız eden ve zaten benden başka kimsenin duymadığı sesler var. yankının büyülü bir şey olduğuna inanmayacağım bir daha. nefes alırken dikkatli olmaya çalışıyorum içime o eskiliğin kırıntısı düşmesin diye, ama olmuyor, her soluğumda daha rahatça yerleşiyorlar ciğerlerime. belli belirsiz seçebildiğim uzun gölgeler var, onlar da terk ediyor biraz daha yürümeye devam ettiğimde. devleşiyorlar önce, üzerime üzerime geliyorlar ve birden kayboluyorlar. bu kadar belirsizken niye bu kadar korkutucu olmak zorundalar?

yürüyorum sadece. gözlerimi açmak ya da kapamak. içbir fark yok artık aralarında. acımın bir damla hafiflediğini hissediyorum. nefesim tükenmiş olmalı, onu düşünmekten acımın eşiği yükseldi muhtemelen. sahi hala niçin bu kadar ısrarcıyım nefes almakta? niçin kalmalı herkes teker teker giderken bu arada kalmışlıktan, bu yapabilenlerin aşmış, yapamayanların ise beceriksiz birer aptal sayıldığı boşluktan? boşluk da bir yer mi? insanlara verdiğin ancak onların göremediği ışıltılı değerler boşluğa mı gizlenir? boşluk benim evimdi aslında, bu yüzden hiçbir yerde kendim gibi olamıyor, her şeyden sıyrılacağım anı bekliyordum ömrüm boyunca. peki bu dehliz boşluk olabilir miydi, benim boşluğum? hayır elbette, kurtulacağım buradan, kurtulup kendi boşluğuma ulaşacağım ben, zamanı var elbette, her şeyin bir sırası var.

yürüyorum. demek her şey sırayla öyle mi? sıra ne demek? zamanla ilgisi ne? bir günün yirmi dört saat olduğunu ilk okul öğretmenim öğretmişti, bir haftanın yedi gün, bir yılın dört mevsim olduğunu da. adını bilmediğim bu yer üzerinde de eskiden olduğu gibi zamana inananlar varsa sormak isterdim, hiç düşündünüz mü günün gecenin akmadığı bir yerde olsanız kafayı sıyırır mıydınız diye.kendime sormuş oldum, ne güzel. yavaş yavaş onaylıyorum sorumu, dünya üzerinde birçok şeye inandığını sananlardan biri de bendim. bunların olmadığını görmek beyinlerde öyle kocaman bir dehliz açıyor ki, içine girenin bir daha çıkamadığı. düşünüyorum da ne çok şeyi bilerek ve isteyerek dahil etmişiz rotalara. güçlü olmalısın sen, yıkılmak zayıf insanlara müstehaktır ancak, sen onlardan biri olmamalısın ve kendi kendini her koşulda ayakta tutmalısın. seni bıraktığımda gözüm arkada kalmayacak, biliyorum demişti huan da, marika'ya. kabullenmişti marikaki, ne yapsın, o da senin gibi, benim gibi bu masala kaymıştı bir şekilde. sonrasında en derinden söylerken türküsünü efkar bastığında uzun uzun aman'larıyla anlamıştık ya nasıl bir dehlizde olduğunu. davulun sesi uzaktan nasıl da hoş gelirdi. şimdiyse onun gibi doyasıya içimi çekip ta dibinden bir aman savurabilmeyi nasıl isterdim, sonra da evrendeki bütün oksijeni tüketircesine hıçkırarak ağlamayı.

yürüyorum, bu yol nereye çıkar, bu gidiş nereyedir bilmeden. aklımda eskiye ve yeniye dair pek çok şey, yüreğimde kocaman bir mengene, boşluğumu arıyorum. sadece boşluğumu. her şeyden sıyrılıp kendim olabileceğim yeri. nefes almaya ihtiyaç duymayacağım, herhangi bir tepki vermeyeceğim bundan sonra. yalnızca boş lu ğu hissedeceğim ve orada tek bir renkle, sessizce, hangi dehlizden geldiğimi anlatacağım. bütünleşip çok uzaklara gitmek adına her şey orada. burada hiçbir şey değilsin, orada anlam kazanacaksın. git oraya. git poetti'cik...

Pazar, Ocak 27, 2008

yok başlık filan...

bu blogu açarkenki sıkıntılarımdan biriydi ya yazacak bir şey bulamazsam derdi. gerçek de oldu nitekim. her gün bir şeyler yazmaya şartlamak ne kadar doğru bilmiyorum ama her geçen gün daha da yorgun hisseder oldum kendimi. ankara'ya döndüğümde çok daha iyi yazılarla yine burada olacağım. dinlenesi bir müzik bile seçesim gelmedi. herkes içindeki müziği dinlese, birazcık uyku,birazcık da özlem dolu bir müzik olsa... bu su durulur mu, bu olursa hangi vakte rast gelir diye düşünmeden edemiyorum aklıma geldikçe. yazmaktan bıkmış değilim, halabir şeyler karalıyorum ama saçmalama boyutuna gelmiş halimle ortalıkta görülmek pek de hoş bir şey değil. (aman allahım bütün bunları her daim saçmalamaya meyilli olan bir şair bozuntusu mu söylüyor? ama normaldir de, kendiyle ve kalemiyle olağan kavgalarından birini yapıyordur muhtemelen. biraz sakinleşsinler bakalım.)
fena halde bir bitkinlik... gücümü toparlamalıyım sanırım.
görüşmek üzere...

Cuma, Ocak 25, 2008

ne güzeldi yollarda olmak şimdi...

yolculuk bir durumdan çok bir ruh hali olabiliyor, tuhaf bir olgu. öyle ki bazen ne kadar rahat olduğu ya da şikayet edilecek ne kadar çok şeyin olduğu pek de fark etmiyor. eğer içeride bir yerde bir yolculuğa istemeye istemeye çıkan birileri varsa, durum fena demektir cidden. insanın bir tarafı ayrıldığı yerde kalır, söylenmek istenen şeyler söylenemez, gözlerin dolması engellenemez (bu da slogan gibi oldu), en çok da bu durumu adlandırması güç olur. işin ilginç yanı bu arada kalmışlığın iki şehir arası nakil işlemine yepyeni bi boyut kazandırmasıdır, rüya gibi uçup giden bir zaman dilimi mi, melankolik bir yola vuruş hali mi, yoksa başlıbaşına yalın ve kaskatı bir sürgün mü? buna karar vermenin zor olduğu belli, yol boyu binbir hale girip hiçbir şey olmamış gibi davranan bir bünye de elde kalan olabiliyor. yollarla ilgili çok şey var anlatacak... lakin bizim evde sabah erken oluyormuş :) iyi geceler...
bu yazıyı genişletene kadar şu güzel şarkıyla oyalanmak pek güzel olur sanırım :


Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Salı, Ocak 22, 2008

salıncak

ne güzeldi kolan vurmak... düşe kalka büyüdüğümüz zamanlar, hayatın basamakları arasında yol yordam öğrenmenin en safça yıllardı. yazlık bir evin karşısında otlarla ve sümüklüböceklerle dolu bir alana yapılan yepyeni demirden oyuncaklar, en güzeli de bir çocuğun rahatça oturup sallanabileceği iki çift salıncak. önceleri sabahın köründe kahvaltıdan sonra koşa koşa gidip kendince oynayan, ileride de vazgeçemeyeceği hayallerin temelini kaydırak tepesinde atan bir ufaklık var bir de. güneş ferini iyice gösterip demirleri kızdırdığında parkın cazibesi gölgelenirdi, koşar adım eve gidip serin bir köşede kasetlerle oynamak daha keyifli gelirdi o an için. annenin zorla yatırdığı bir öğle uykusu, uyur uyanık birkaç saat ve kocaman, kalabalık bir ikindi sofrası. akşamüstü güzel bir vakitti yazlık bir yer için, parkın en kalabalık olduğu zamandı, erkek çocukların tek kale maç yaptığı, kızların salıncaklarda şarkılar söylediği ve birbirini çekiştirdiği eğlenceliklere rastlamak mümkündü fazlasıyla. salıncağa bindiğinde önce biri sallasın istenirdi, ama kendi kendine hızlanıp durabilmek de apayrı bir karizma kaynağıydı çocuklar arasında. işte kolan vurmak denen şeyi orada öğrenmek gerekirdi, rengarenk bisikletlere, kardeşlerin ve kuzenlerin elinden düşürmediği atari kumandalarına hala iç çekiyor olsam da, kolan vurmak konusunda da eksik kalmadım neyse ki :)
buradan başlamamın da elbet bir sebebi var, yaşamın ne olduğuna dair sanki lost'muşçasına teoriler üretiyoruz ya, alın bir tane de benden: yaşam gerçekten her karesinde rollerin değişebileceği bir oyun. her şeye rağmen tadı olan bir oyun. insan yeri geliyor seviniyor yaptıklarına, kendini çılgınca koruyor mahallede taşlanan bir çocuğa kol kanat gerercesine, bazen teselli ediyor olan biten karşısında; ama ezmekten, aşağılamaktan, yerden yere vurmaktan da alıkoyamıyor kendini. bu en kendini beğenmişlerde bile böyle işin tuhaf tarafı. hayat bir oyun demişken, nasıl bir oyun olduğundan da dem vuralım. düşünün ki bir müzik var arka planda, çok keyifliymiş gibi geçip giden günlerin içinde düşük ritmli vuruşlar, ani iniş çıkışlar da bulunmakta. ama insan salına salına, bir şekilde tadını çıkarmadan da devam ettirmek istemiyor bu bandı. ne yaşamışsın ki ne bileceksin şair bozuntusu? yürü dur bu zaman boyunca, arada müzikle kırıtmak ya da adımları yavaşlatmak gelmez mi içinden? hem de nasıl... işte bu yüzden birçok şarkıdan, birçok ezgiden bambaşka anlamlar çıkıyor defalarca dinlediğimizde. gerçekten de, yürürken nasıl da anlamlanıyor ezgiler, adımlar, bakışlar- en çok da sokaklar... sanki her taşa ayrı bir dil yüklüymüş gibi, neyse bu da sonraki bir yazımızın konusu olsun sokaklara dair...
şimdi... çocukluktan girdik sokaklardan çıktık, ne başı ne sonu belli bir şey oldu bu zırvalarım. bazen böyle oluyor, bir şarkı çok şey ifade ediyor, üzerine bir şeyler söylemek istesem gereği kalmıyor, şarkı anlatıveriyor bir çırpıda. lafın sözün önemi gölgeleniyor. iyi bir şey mi, belki benim açımdan değil evet, lakin böyle bir tutukluk bazen şarkıya daha çok boş alan bırakıyor ki, dans etsin bildiğince, salınsın, kolan vursun yeri geldiğinde daha yukarıya uçup yaşadıklarının tadına daha çok varabilmek için. her şey çocukluğun saflığıyla güzel, bir şeyleri sevmeye niyetlendiysek de böylece koşulsuz, böylece gözü kapalı gidebilmeli... bütün telaşeye, sıkıntıya rağmen, yürümek güzel dansa yakın adımlarla. haydi!


----
bu yazıya konu olan şarkıyı şöyle sunayım efendim: http://www.esnips.com/nsdoc/85bb1787-2645-47f9-9b8c-07e816cc0828/?action=forceDL

karton kutudaki pudingler tadında günler, bol keyifler :)

Pazartesi, Ocak 21, 2008

yaratmanın sancısı ve hüznü

benlikler var. her yerde. kainat hangi noktasından bakarsan bak farklı görünen bir oluşum. üzerindeki nokta kadar farklı manzara var kısacası. birkaç manzaranın birleşmesi ortaya daha güzel görüntüler çıkarabiliyor, gayet doğal. peki ya manzaradan yepyeni bir pencere oluşturmak? elde var olanı kurarak,özümseyerek, evirip çevirerek, benliklerden bir şeyler ekleyerek apayrı bir şey yapmak? kuşkusuz her babayiğidin harcı değil, yapabilen var yapamayan var ki orası apayrı bir tartışmanın konusu. merak ettiğim ise bir şeyi yaratmak neden acı verir insana, neden hüzünlendirir gönlü? yürek kanar adeta, iplik iplik olur bir diğer deyişle. dağılırken her şey, göz günbatımından, ayrılışlardan, sarı yapraklardan çeviremez yüzünü.


tohum gibidir önce, bir fikrin ışığıyla ilerideki halini yansıtır akla. biraz çılgınca, biraz garip, çokça da heyecanlıdır bu tasarım. bir delilik eseri kabullenir akıl bütün olacakları, lakin başına gelecekleri de bilmez değildir hani. hoş kabullenmese ne olacak, tohum düşmüştür çoktan toprağına. bir düşüncedir alır aklı, ne yapmalı, nasıl baş etmeli filizlenene dek? kolan vurur gibi vurur kendini, yavaş başlar ilk önce, sonra hızlanır, hızlandıkça hızlanır. kah en yüksekte, kah en diptedir salıncak misali. önceleri sorunsuz gibidir ki yavaş yavaş salsın gailesini, benliği hakimiyetine alsın. bir noktadan sonra baş döndürür her şey, düşeceğini sanıp yere bakamaz, uçacağından korkup göğü izleyemez olur. her şeyin farkındadır elbet, ama istemese de kendi gibi davranamaz o noktada, bakar ama göremez neyin ne olduğunu. kocaman bir hüzün ise çoktan indirmeye başlamıştır perdelerini yüreciğine. çığlık atmak isterken sesi çıkmaz, bağrına saplanan hançerleri çıkarmaya gücü yetmez bir yandan tomurcuğu ertesi zamanlara hazırlamaya çalışırken. aldığı yaralardan çok onun ne zaman yeryüzüne apayrı bir karakter olarak katılacağı, ne vakit kendi başına bir manzara olacağı önemlidir evvelâ. her karanlık gecenin bir sabahı mı var? hatırlamak imkansız olur böyle bir şeyi. bir kaçıştır bu, her adımda bir diğerinden daha çabuk önde olmayı ister. gözü dönmüş gibidir, ama içinde yeşertmeye çalıştığı öylesine güçlü bir şefkat çeker ki, kırılgan, ürkek, gerektiğinde yüreklidir. bütün ayrıntılarını inceden inceye hesaplar, ola ki başına buyruk davranabilsin gerektiğinde. başka bir şeyin ya da kimsenin taklidi olmaktan çok daha öteye gidebilsin. adım adım bütün çabasıyla sona doğru yaklaşırken, her adımda korkusu heyecanına, umudu hüznüne iyice karışmışken olacakları bekler.öylece bekler, ta ki ilk filizini görene dek...


gözyaşlarını saklamaktan vazgeçmiştir çoktan. filizi tatlı bir gülümseyişle selamlarken gün ışığını, içinden rahat bir nefes almak geçer. ancak hiç fark etmediği, hatta hep filizini ilk gördüğü an geçip gitmese hiç fark etmeyeceği bir değişimi gözlemler kendinde. artık eski benliği değildir onu o yapan. filizini yeşertmeyeçalışırken bir şeyler bitmiş, bazı şeyler yitip gitmiştir. yarattığı şey alıp götürmüştür çünkü nice şeyi, kendinden kopanların hüznü ağırdır akla gelen en ağır şey kadar. öyle ki son aşamaya kadar, gidenlerin boşluğunda ne yapacağını bilemeden kalakalır öyle, onlar yokken hayat da devam etmeyecek sanır. ağıtlar yakar, ciğerinden gelen ince bir nağme gölgeler muazzam sevincini. diğer yandan yepyeni filiz nice tazelikleri de beraberinde getirmiştir aslında. bu kocaman hüznü küçücük gövdesiyle örter, ağıdı dindirir, elleriyle siler isi, bir nefesiyle sisi dağıtır. yaratılan hiç umulmadık bir şekilde destekler sahibini, en büyük övgüleri, en güzel baharları getirir ona. ve ne kadr başına buyruk, ne kadar hırçın olursa olsun, sadece benliği artık bambaşka bir benlik yaptığı için, değişimi ve güzelliği hüzün ve sancıyla harmanladığı için apayrı bir yerdedir. her daim...


her şeye rağmen ayrı boyutlar kazandırmak hem sancılı, hem hüzünlü hem de mutluluk kaynağıdır, deneyimi zor, meyvesi geç gelişen türden olsa da... peki bu şair bozuntusu bütün bunları nereden biliyor? laf işte, ne uydursa kendine ya, geçip ahkâm kesiyor kendince. belki bir gün nasip olur ya herhangi birimize, o vakit şunu dinlemeli. ağrı sızı geçer gider, en kötüsü öldürür en fazla, ama ya devam edecekler? onlar için değer sanırım, özellikle de o ilk ışık için, hani derler ya, hayâli cihana değer...

Get this widget Track details eSnips Social DNA


not: efendim, sürç-i lisan ettikse affola, elden geldiğince, dilden döndüğünce anlatmaya çalıştım meramımı... darısı başımıza böyle bir yaratmak nasip olur belki de bizlere, yazıya da naçizane cengiz onural'ın muhteşem bir müziği eşlik etsin istedim, belki bir güzelliğe vesile olur diye...

Pazar, Ocak 20, 2008

dünya, yaşam ve insan üzerine başıbozuk sorular

dünya... shakespeare dedem haklıymış, kocaman bir sahne, üzerinde türlü çeşit oyunların oynandığı. öyle görkemli ve öyle korkutucu dekorları var ki şaşkınlıktan dili tutulurdu insanoğlu fark etseydi kendi gailesinden bir anlığına sıyrılıp. gepgeniş bir sığınak belki de, aynı anda binbir farklı hali sergileyen insancıklarını koruyor sadece, karşılık beklemiyor. gitgide kendinden bir şeyler yitiriyor olması bile ilk anaçlığından taviz verdirtmiyor asla. canına tak derse bazı bazı çıkarıyor pençelerini, ama öyle bir el yordamıyla toparlıyor ki kendini şaşırıyor üstündekiler bile. aslında çok önemsiz bir yerde duruyor koskoca evrende, üstelik kendini evrenin tam merkezinde sanan bir sürü varlıkla birlikte. içinde yaşayanlara sunulmuş bir sürü güzellik ve bir sürü çirkinlikle sonsuz bir boşlukta yol almayı seviyor dünya. elbette bu eylem ve olguların kime ve neye göre değiştiği apayrı bir tartışma konusu. zaman nedir, mekan nedir? güzellik ya da çirkinlik kime göre belirlenmiştir? yol almanın durmaktan farkı var mıdır gibi bir sürü soru. hem düşünülen hem de kaçmak istenen konular bunlar. kafayı takmadan edemesek de, çoğu zaman aynı tepkiyi verip biliğimiz gibi devam ediyoruz yaşamaya: bırak dağınık kalsın!
yaşam sahi, ya ona ne demeli? ayrı hikayeler silsilesi... apayrı zamanlarda, aynı sahnenin farklı köşelerinde oynanan roller, oyunların büyünü belki, belki de herbiri her birimiz için. çok sesli bir koronun bambaşka partileri. biri çığlık atar, biri kahkaha; biri kanını akıtırken, biri salyalarını saçar ortalık yere. ortak bir tını bulmak varken sesler farklı diye kıymak canlara, bu eylem ne kadar anlamlıysa yaşamın adaletli olduğunu savunmak da o kadar işte. hiçbiri değil de en çok çocuklar... martıları gibi denizlerin.. en çok onlara üzülüyor insan. en çok onlara yapılanlar yaşama bulutlu baktırıyor. koruyarak, doğru ya da yanlışı direterek değil göstererek belli bir seviyeye getirmek varken her birini, tıpkı vahşi bir hayvanın yavrusu gibi ortalığa bırakıp tek başına bir mücadele bekliyoruz, ya da aşırı kontrolle güdük kalmalarına meydan hazırlıyoruz. artık eğitim sisteminden mi dersiniz, anne babaların ehliyetsizliğinden mi, yoksa başka nedenlere mi bağlamak lazım gelir? öte yandan yaşamla ilgili en önemli ayrıntı da bu ayrı unsurların sınırsız vazgeçilmezliği sanılan bencilliği. öyle ki kendini evrenin merkezi sanan varlıklar ilçelerine tenezzül edip bakmıyor bile, yaşamı kocaman bir savaşa çevirenin bu olduğunu bile bile. yaşam denen olgu kime ait? hak mı özgürlük mü, dilediği gibi kullanmanın ölçütü ne dünya üzerinde?yaşamların kesiştiği noktalarda neden şaşırır insanoğlu ve neden bir şekilde yontar kendine? acı çekmek istemeyişimiz bile bize dokunduğu için değil mi? ah insan...
ah insan... insana bu sonsuz benmerkezcilik nereden yadigar? her şeyi yazıp bozmak, çizmek, sunmak, mahvetmek, geri almak, her şeye karışmak, her şey için savaşıp sağa sola müdahale etmek nasıl da dört başı mamur bir özgürlük... bunun ucu dünyayı yönetmeye gider gitmesine de, bakalım dünya bu halden memnun mudur diye soran yok elbette. o her şeyi büyük bir sessizlikle kabullenmeye devam ettikçe şiddet artıyor. bir şehrin yaşadığı diğerinin umrunda olmuyor. umursamayan da insan, ağıdı yakan da... ne farkları var? bunca çabanın boşuna olduğunu bilmekle ısrarla çabaları yanlış yöne doğru sürdürmek bu kadar benzememeli birbirine. olur ya kan ter içinde uykudan "artık bir şeyler için yok yere çabalamaktan bıktım" diye feryat ederek uyanıp düşünürse herkes, çarkı yerine oturur mu düzenin? hazır çıkmışken rayından çıkacağı kadar, bir damla faydası olur insanı, yaşamı ve dünyayı birazcık düşünme yolunda.
tiyatronun üç birliği gibi birbirine sımsıkı bağlı üç şey: varlık, olgu ve kişi; dünya yaşam ve insan. birbirine bağlı, kaynağı da etkileneni de birbirinden gayrı değil. böyle gelmiş böyle gider denir de, sahi nereye? kocaman bir ağıt var şimdi dinlenesi, bir yalelli üstüne tutturulmuş gerçek bir yaşamın, bir insanın ve bir dünyanın yansıması. öyle içten ki ne benim burada parçaladığım üç noktalı devrik saçmalıklar ne de insanoğlunun yersiz çabaları ifade edebilir olanı biteni onun gibi. birazcık düşünce, birazcık anlayış dilemek beyhude olmasa keşke...

Get this widget Track details eSnips Social DNA

Cuma, Ocak 18, 2008

kokuların götürdüğü yer

görünmez bir bağla tutsak olduğumuz yerler var geçmişimiz içinde. ya da gelecekte, olmak istediğimiz ya da istemeyeceğimiz yerler var. kokular gerçekten dünyayı bütün diğer boyutlardan çok farklı bir yerde algılamamızı sağlayan yollar. öyle ki, neyi sevip sevmeyeceğimize, kime aşık olup kimden nefret edeceğimize bile bunlar karar veriyor bal gibi. bilimsel dayanağı vardır ya da yoktur ona hiç girmeden, birkaç anıyla açıklamak istedim bunu. eskiye dair sevmediğimiz, hatta mide bulandırıcı saydığımız kokular doğrudan bizi onunla tanıştığımız ana götürüyor: gerilimli ya da üzüntülü bir an olsa gerek, o koku sonradan yoluna çıktığında bucak bucak kaçası geliyor insanın. pis bir koku ya da, için kaldırmadığı bir şey, sonradan rastlaşıldığında da aynı hisleri uyandırabiliyor aradan ne kadar zaman geçerse geçsin. kokular bu duyguları tekrar harekete geçirme konusunda görüntülerin ve hatta müziğin bile ötesine geçebiliyor. ilginç sahiden.

şimdi sayın şair bozuntusu bütün bunları niye yazıyor? kokular sayesinde bazen kötü, ama çokça da güzel yolculuklar yapıyor geçmişe ve geleceğe, gayet de memnun görünüyor bundan. sabunlar örneğin, gerçi şimdi yerlerini sabundan öte yine güzel kokulu sıvı temizleyicilere bıraksa da, o kalıp kalıp el sabunlarının, banyo sabunlarının kokusu anneanne-babaanne evlerini hatırlatır hep. evyap'ın rengarenk ve çeşit çeşit el sabunlarının özünde hep aynı temizliğin kokusu olurdu, havlulara sinen, yeni tıraş olmuş dedenin tonton yanaklarını öperken aynı güzelliği çekerdik içimize. beyaz sabun, ne zaman banyoya girsek kapıyı açar açmaz yüze vuran tertemizlik, yıllar sonra fellik fellik beyaz sabun aratıyor marketlerde. lavanta ona keza, gardıropların içindeki keselerden anneannenin komodininde duran kolonyaya kadar tazecik uykulara çağırıyor ne zaman duyulsa. günlük taze şişe sütün kokusu, çizgifilm izlerkenki gailesizliğe gitme arzusu uyandırmıyor mu? yeni pişmiş kekin ve taptaze demlik çayın kokusu bir öğleden sonra anneyle bir yeşilçam filmi eşliğinde upuzun keyifleri nasıl aratmaz? illa ki eski tıraş losyonları, küçük bir kızın babaya hayranlığında önemli rol oynar, eğri oturup doğru konuşalım :) sonra ilk alınan deodorant, yeni öğrenilen ingilizce şarkılar eşliğinde dans edilen günlere, ilk kaçamak bakışlara nasıl bir kaçış özleminde gizli, yıllar sonra aynı çeşit bulunup alındığında gözleri nemlendirecek kadar hem de. ya küçük bir ege ilçesinde sepserin bir sabahı hem rengiyle hem kokusuyla bezeyen canımın içi portakal çiçekleri? serin bir bebe kolonyası, ortaokulun ilk günlerini, lacivert kurdeleyi, açık mavi gömleği, gri eteğiyle sabahleyin hızlı adımlarla yürüyen bir öğrenci getirir aklıma. yine bir bahar sabahı genç olmanın dayanılmaz hafifliğinde çimenlerin kokusu nasıl da haytalık ettirir insana, sabahın köründe ders varmış kimin umrunda, haydi yayılalım... ızgarada balık kokusu, maaile toplanışların kokusu ruhta kalan tek anısı oluverir bazen. sonra, ne vakit olursa olsun sığındığım güzelim tiyatrolarım... sahnenin hafif tozlu, hafif pudralı ama vazgeçilemeyen büyüsü. geleceğe dair onsuz hayaller kurmak canımı acıtıyor, ister inanın ister inanmayın. son olarak illa ki deniz kokusu, uğruna nice engelleri aşıp kavuşulası, uzaktayken bile bütün bir ömrün gerisinde çalan bir fon müziği gibi, tuzun, yosunun ve suyun dansı ruhta, kolay unutulamayanlardan.

böyle işte... kokuların hayatı bu kadar çok yönde şekillendirdiğini anlamak çok da zor değil aslında, bakmayın böyle karman çorman çağrışanları yazdıklarıma, biliyorum pek de bir şey ifade etmiyor belki benden başka kimseye. belki derinden yaralıyor, o günlere dönmenin imkansızlığını gözümüzün içine baka baka, dalga geçercesine gösteriyor, belki de uçuk hayallere giden yolda anlamsızca kanatlandırıyor insanı. zaten inceliklere bağlı değil mi yaşamımız? olsun, yine de kıymetini bilmek gerek, yaşanıp yaşanacak bütün anılara sahip çıkarak, hem geriye kalan hem de geleceği aydınlatacak kokulara zarifçe el uzatarak. lütfen al beni...


Perşembe, Ocak 17, 2008

günün akşama dönüşü

bir gün daha akşama dönüyor ve bütün aylaklığımla zamanın ne kadar hızlı gelip geçitğinden bahsediyorum. başımda sersem bir ağrı, masada sevdiğim kitaplar, boş bir kafa, bir yanı deli gibi korkak ve hıçkırıklı, bir yanı da bir o kadar şen ve kahkahalı kişilikler. kimsenin beğenmediği, kıyıda köşede kalmış şarkıları dinlemek istiyorum. kendi kendime birinin yanında mırıldanırsam bu şarkılardan birini, insanların gözündeki bilmez ifade bana özel yapıyor her şeyi. yok bir şey demenin karizması ayrı oluyor o noktada işte. neyse, bahsetmek istediğim bu değildi.

en sakin liman bile çalkantılardan almıştır ya nasibini, işte o sakinliğe erişmiş herhangi birinin hayatı boyunca yaptıklarını asla hafife almamak gerek. aslında ne kendimize ne de insanlara dair hiçbir şey bilniyoruz, sonra da bikbik insan sarrafıyım ben. aferin çok iyi düşünmüşsün demezler mi adama? işin tuhafı da kimse böyle bir şey söylemiyor. alan memnun satan memnun ya, bana ne oluyor?

o değil de şu günün akşama dönüşünü güzel bir şarkıyla bir sal üstünde görüp yaşamak vardı. arka fonda da hale tercüman bir müzik.
http://www.esnips.com/nsdoc/f03ed18c-998e-4b69-97bd-0047ea1a3a91/?action=forceDL

hiçbir anafikri yok bütün bu yazdıklarımın. sadece aklımdan geçen onlarca şeyden tutabildiklerimi aktarmak rahatlatıyor beni. çağrışımlar, ifadeler, sözler, anlamak ve sevmek... her şeye rağmen... böyle işte. yeni çağın insanları böyle yaşıyorlar. bir sahil kenarında efkarlı bir türkü tutturmak, bir tepenin başında esen rüzgara karşı bağıra çağıra hırçınlaşmak yerine, sadece sessizlik içinde, içinde hüzünden bir dere, özlemden bir gölle kelimeleri eğip bükerek... yine de güzel be, bir şekilde yolunu bulacak ya, bilirim.
yeni an(ı)larda buluşmak dileğiyle.

masumiyet

olup bitene karşı hep olduğu gibi kalabilmek... gece gece neler zırvalıyor bakışları var, hafif uykulu bir kafa, okunan bir kitap, bir daha izlemeyeceğim dedirten saçmasapan bir dizinin bölümü, bir de birkaç güzel sınır şehri manzarasından sonra şuna karar verdim: insan neyi yapamıyorsa gördüğüyle aklındaki resmi örtüştüremediğinden yapamıyor besbelli. hani nazan öncel diyordu ya, geçmiyorsam içinden, sevemedim bu fikri diye... hah işte aynen öyle. hayallerle gerçekler arasındaki köprü ne kadar zayıfsa düşünce canın yanması o denli acı verici. her şeyin dilediğimiz gibi olması doğaya aykırı elbette, her şey olması gerektiği gibi olmalı. olmalı mı olmamalı mı? yoksa hiç değişmemeli mi? diyerek şarkımıza da bir sadri baba selamı çakıyoruz buradan. neyse...

bütün roman karakterleri de aynı çürüklükten muzdarip. gerçeğe en yakınken hayallerden uzanan köprü üstünde, birden pat yere... defalarca, yarayla, umutla ve anlaşılması zor bir kuvvetle. tamamen bıraktığımız yer ise hayatın bittiği yer, olabilir mi? ya da hayat bize oyun oynuyor olabilir mi? her şeyi şarkılara bağlayasım var. biz söylüyoruz belki de son repliği ve farkında değiliz olan bitenin. çevreyi hissedememek kötü olabiliyor zaman zaman.

masumiyet bunun neresinde denebilir, gayet doğal. masumiyet her düşüşte yeni baştan hayalleri kurabilmekte, gerçekleşmeyeceğini bilse bile yeniden düşmeyi göze alabilmekte, ve bütün bunlar olurken kendi gibi kalabilmekte. bunu ne kadar becerebiliyoruz, kişiliğimizden ve çocuk oluşumuzdan ne kadar uzaklaşıyoruz diye sormak en doğrusu sanırım bu noktada. mavi her tonda mavi, asla başka bir renge dönmüyor, döndüğü zaman da mavi olmuyor zaten. bütün duyguları, ruhun hallerini mavi kadar içten, kendi gibi anlatabilir mi insan, bunu yapmaya gücü yeter mi? karışık bir soru, lakin olumlu bir yanıt çocuk kalmaya eş. (tevellüt oldu yirmi küsur zeka yaşım beş, beni böyle kabullenin olmaz mı kardeş/gökhan semiz'e de rahmet...)

velhasılı kelam saniye başına akıldan geçen binlerce fikirden birkaçını tutup koydum masanın üstüne. masa da masaymış ha, değil mi, gık bile demiyor edip cansever'inki gibi. çağrışımlar engellenemiyor,zaman da düşünceleri kapıp götürüyor işte böyle... yine de bütün bunları paylaşmak güzel :)

günün en güzel, en şefkatli diliminden seslendi bu şair bozuntusu. iyi geceler, mutlu sabahlar :)

Çarşamba, Ocak 16, 2008

bu şarkılar...


..da olmasa diye devam eden tarkan şarkısını pek sevmesem de hak vermeden edemiyorum, insan hayatında müzik olmasa ne olurdu acaba? tınılar, sesler, ezgiler, ince ince ruhtan akıp giden güzel bir his... sevdiğim şarkıları buraya ekliyorum ki dinleyelim, dinletelim. zaten ayrıntısını davereceğim şimdi. elefteria arvanitaki ile başlayalım önce: bu ablaya hastayım, kadife gibi bir ses, güzellik desen yaradanın boş vaktine gelmiş deli yosma, keyfi de kederi de apayrı bir büyüde aynı telde yansıtıyor. her yerde dinlenesi bir sanatçı. bu yazıda onu tanıtmamın nedeni bu çalma listesinde en çok onun şarkısının olması. sonra lidakis, xilouris var (hepsi bizim tavernanın çocukları töbee). güzel şarkılar vesselam. bir de bu merakımın iyice artmaı biraz da şu aralar ankara devlet tiyatrosunda oynayan rembetiko isimli oyun, costas ferris yönetiyor. yönetmenimiz aynı eseri 1983 yılında bir sinema filmi olarak uyarlamış, oyundan sonra onu da izledim, lakin ne yalan söyleyeyim oyunu daha başarılı buldum, elbette bunda adt oyuncularının da büyük katkısı var. şimdi ise kitabını okuyorum, öyle güzel işlenmiş ki... ah iki gözüm marika'm... arada kalanların sesi oluyor her seferinde.
neyse efendim şarkıları dinleyelim ben başka bi konuya atlayıncaya dek. (radyo anonsu oldu bu da)

merhaba... eksik kalmayayım değil mi?

merhaba. düşündüm de gün boyu zibilyon kere değişen halleri (dengesizlik kanımda var), gördüğüm güzel sahneleri, aşık olduğum ezgileri, yeni bir adımı, sıkıcı bir iş gününü, bir keyif kahvesini, eğlenceli bir öyküyü, mükemmel bir oyunu ve buna benzer anları bir yere iliştireyim ki zamanı geldikçe açıp bakıp heyt be neler dönmüş diyebileyim. olur mu dersin?
hoşgeldin...