Cuma, Şubat 29, 2008

hüzünde bir bilinçaltı senfonisi

upuzun bir uyku gözlerimde... açılıp kapandıkça başka yerlerde buluyor aklım kendini, sonra yastığa sarılmış,dizlerini karnına çekmiş savunmasız biri uzanıyor aynı yerde. güneş doğdu doğacak. ama yollar karanlık, kolay kolay çıkası yok yeni meydanlara. uyandığım cümleyi tek başıma mı kurdum,yoksa okurken uyuyakaldığım romanın son cümlesi miydi? biraz savunmacı bir halim vardı uyandığımda, aklımda hiç olmayan bir şehri gösterdiği için bilinçaltıma kızıyordum. akşam olmuş, ne sabahı... hala aynı uykunun esiri beden. gözler kupkuru,belli ağlamış uyumadan önce. yarı boş su şişesinin midemi soğuk soğuk dolduruşunu hatırladım hayal meyal. sanki ortaokuldaki gibi koca okulun etrafını üç tur koşup çeşmelere dayandığımız gibi. sahi mavilim türküsünü o koşuların birinden sonra sevmiştim, üstümde en sevdiğim mavi tişört olmasa...
kalıcılık var mı rüyaların dünyasında? ya araba kullanmayı ne zaman öğrendim? kuğulu kavşağının nazilli'de işi ne? her şeyin bölük pörçüklüğü hayal ve rüyanın sıkıfıkılığını arttırıyor. dizime kadar kara batmışken yine aynı sahnenin önündeyim, kapıdan içeri yalnızca arı bir ruhun girişine izin verebiliyorlar. geriye kalanları götürmek isteyen kim zaten? kulağımdaki kadife ses yalnızca görmek istediklerime fon müziği. kendisi olabiliyorsa insan, bunu sağlayabilecek nadir yerlerden birinde açtım aklımın perdelerini. bir ışıkla bütünleşti derken her şey, tek bir renk oldu ve salınmaya başladı rüzgarda tül. arada kaldığım şehirlerin her birini tepeden görüyorum, birinde deniz kenarında mutlu bir resim... peki yükselirken büyü bu üşüme nereden çıktı?
bemol'den diyez'e basamaklı geçişler ürpertiyor kalınlaşan tınıda. vapurda deniz dalgalarını hissetmeye çalışmak gibi, fazlaca çaba istemesine karşılık zevkini ağırdan satan bir şarkı bu. günlerdir hiç bıkmadan dinliyorum, birbirinden kadife iki güzel ses ki birine zaten aşinayım evvelden, içimden geçenleri bazen inceden çığlıklarla, bazen derin susuşlarla döküyor kulağıma. sözlerini anlasam bu kadar etkilenmezdim belki, ya da birazcık uzaklardan çağıran samimi bir eldi bu ne zamandan beri, kısmet bu günlereymiş. hayatın bir bölümünde, hiç alakasız sayılabilecek bir dili öğrenmek geçiyor içimden. o kadar alakasız olmalı ki doğrudan beni çağrıştırmalı insanlara. ya da bana... tıpkı ahşap döşeli tren kompartımanında bir dizi karakterini belli belirsiz canlandırırken bir daha asla hatırlayamayacağım dünyanın en güzel şarkısını usulca söylemek gibi. sahi o şiir defteri kimindi, bütün o öyküleri karanlık bir gecede bir aile apartmanının bahçesinde şiir diye yutturmak kimin fikriydi? öykü olduğunu bilseler bu kadar beğenirler miydi? içtenlik yalanla özdeş olabilir mi diye düşündüm hep, ama öyle bir tünel var ki aralarında, her daim berrak bir sese çıkan, bu özdeşliğin altında mutlak bir saflık vardır. çünkü "bize biraz yalan söylediler. çok saftık."
yatağım da aynı tünel üzerinde sanırım. öyle ki hayal ile rüyanın bir çizgisi bile yok, öylece kalakalmışlar. hangisi uykuyu, hangisi bilinci mesken tutar anlaşamadılar bir türlü. iki kıyıda nedensizce birbirinden nefret ettiklerini sanan iki yaramaz çocuk bunlar. araya sayıklamalar giriyor, her türlü sese uyanıp her çağrıda içime dalıyorum. bir kaçış belki, bir yere sığınma ihtiyacı; lakin öyle olsa çoktan birini seçer kurtulurdum. mevsim dönerken neden kapanıp kalır insan kendi yerine? mekansızlıkta da aynı şey geçerli, bu sefer içine kapan olsun bitsin. değil işte. asıl mesele mekansızlıkta ya, bir yere kök salabilse düşünür mü hüzün kaplı yollarda amaçsız gezinmeyi? özler belki ama ihtiyaç da duymaz bütünüyle, malum işi başından aşkın. bambaşka dertleri oluvermiştir çoktan, onlar alır bütün hüznünü. peki başıboşsa, ipini koparmışsa zavallı ruh? ölçü durak bilmeden deli deli çalmaz mı içinden gelen şarkıyı? hayaliyle rüyası arasındaki ipte tek adım atabilir mi desteksiz? bir gökten bir göğe uçuşlar neden böyle sancılı? bunu bir tek ikimiz biliyoruz. sevdiklerimize anlatmaya çalışıyoruz zaman zaman, beceremiyoruz. bazen mürekep bitiyor, bazen hal kalmaz, bazense dediğin gibi, sıcacık gülümsemelerden çirkince faydalanmak isterler. olsun varsın, bu da demektir ki kendimiz çalıp dinleyeceğiz, herkesin ayrı ayrı yaptığı gibi...

Pazartesi, Şubat 11, 2008

ankara...

üzerime garip ve ağır bir hava çökmüş gibi hissediyorum zaman zaman. aklımda kendime göre sıraya koyduğum, yapmak istediğim veya yapmak zorunda olduğum bir dolu iş, çevredeki insanlar, aklımda kalan görüntüler, etkinlikler, tadı çıkarılası anlar, ufka doğru tüten kederler, bir şeylere duyulan deli özlemler, paylaşılası umutlar ve daha nicesi... yavaş yavaş renklenen eskizi çizilmiş bir resim gibi her şey. adım adım tamamlanacağı ve en sonunda en güzel halini yakalayıp kendini yok edeceği belli. bu yolda da ağır ağır yürümek, taşları yerine koymak varken tuvalin birden yok olması ve resmi zihinden tamamlamak ister istemez boynu bükük koyuveriyor insanı.tuvalim ankara idi doğduğumdan beri, bilirim. sıcak bir ege şehrini, köyünü, kentini mesken edindiysem de on sekizime dek, içimde atan hep o şehirdi. güneş doğmak üzereyken hemen girişinde parıldayan bozkırları, kimsenin sevmediği griliğine hasretliğim, alçacık damlı evlerden fışkıran bir aile rengi, ya da bazen tek bir daireden duyulan içi dolu tek vuruşluk la yalnızlığıyla bir yaşam düşlemek soluk almak kadar alışık olduğumdu. ufak tefek cüsseme aldırmadan aklımdan geçirdiklerimi ancak bu şehre yakıştırabilirdim. "hayır artık oynamıyorum, oyun bitti." demem gerekse adını koyamadığım herhangi bir varlığa, bunu bu şehirden cesaret alarak yapmalıydım. dünyaya gözlerimi gerçek anlamda açtığımda, neyin ne olduğunu fark etmeye başladığımda bu şehrin kareleri bana bunun sözünü vermişti çünkü. ne olursa olsun hep beraber olacaktık, öyle ki hem dopdolu yaşamımı hem de sessizce ölümümü birlikte gerçekleştirecek, bütün duyguların özünü birbirimizde görecektik. o resmi birlikte yapmaya karar vermek de ilk adımıydı bu işin. emri başım üstüneydi, karşı koymak büyüsü karşısında büsbütün mantıksızlaşıyordu.ömrümün belki bir çeyreğini, belki yarısını,belki de çok daha fazlasını ondan uzakta geçirmek sabırlı bir bekleyiş sayılırdi, yalnız doğumgünlerinde yıldızlarla selam göndermek, sonbaharda turuncu yaprakların içinde tatlı ankara sonbaharlarında kendini bulmak, saati saatine planlanmış günlerin yoğunluğunda rahatlığını aradığı bir koltukta yorgunluğunu memnuniyetle karşılamak, bütün bunlar hayal dünyasında mevcuttu o zamanlar. bir gün olur da gerçeğine kavuşur diye az aranmadı etrafında. hüzünlü akşamüstlerini o taş kaldırımlı ağaçlı sokaklarda nihayetine erdirmek, kara gecelerin içine gözyaşlarını damla damla ayırıp saklamak, aydınlık bir öğle vaktinde serin bir ayranı bir sıcağı umruna takmayan bir gölgede yudumlamak, bütün bunlar bazen acıyla bazen de umutla kozasından çıkacağı günü bekleyen kadar sabırla işlenen dileklerdi. ömrün geri kalanı için daha uygun bir sığınak, sessiz ve kendine özgü bir köşe olarak başka bir şehrin kolları yakışmadı. yakışmayacaktı da. bunu ilk kavuşmalarında anlamıştım.öyle güzeldi ki o anda her şey. bekleyişin altın sarısı bozkırlara vuran güneş ışığıyla son buluşu kadar anlamlı nadir anlar olmalıydı hayatta. kaldırımlara dokundu iptida elleri, kenardaki çimen yaprakları, taşları okşayıp kafasını yukarı kaldırdı. gökyüzüne bu evden bakmak gibisi yoktu işte. ilk kavuşma, birlikte verilecek ilk söz demekti; dilden dökülen ise aşikar: "bir ömrün yolunu sende süreceğim, iyi ki başkentisin hayallerin."o günden bu güne tam 6 yıl geçmiş, çocukça sevda yerini ebedi aşka bırakmış. sesler dolusu arayışına devam ediyor şimdi, her yitirişine bir hüzün eklenirken kazanımlarına kucağını açıyor ankara'sı gibi, kimden öğrenebilirdi ki bunu zaten? her adımda, her yüzde, her ışıkta keşfedilesi güzellikler, ortak olunası acılar, çıkarılası payeler ve bütün bir hayata sığdırılası hüzün ve huzur var. uğurlayan yıllarla, karşılayan anların ortak bir lafı var her daim: "bu şarkı senin, ister tek başına, ister sevdiklerinle söyle; ama en iyi nasıl biliyorsan öylesi, müzik devam ederken bu müthiş atmosfer olanca keyfini sunmakta cömert olacaktır." hatasız olmuyor, bazı şeylrin yadigar kalabilmesi için bedeller var ödenesi; bazen de haksız yere gider giden. yine de sığınağımda, sahnemde, ankara'mda şarkımı söylemek ömrün aynasıdır benim için. nice dostlar, korkular, bıçak yaraları, kayıplar, ömrün rengarenk parçalarında hüzünler hem bana hem de bu şehre eşlik edecek daha akılda kalıcı ve lezzetli bir ezginin varlığı için. hep dostu ol şarkımızı dinlemeye gelenlerin, her daim başkenti kal bir şair bozuntusunun hayallerinin...

Çarşamba, Şubat 06, 2008

kimseye etmem şikayet

en sevilen şarkılar en çaresiz anları mı anlatır, dokunmaya bir türlü cesaret edemediğimiz yanımıza mı değdirir elini? elden gelen bir tek bakakalmak mıdır giden geminin ardından? kendini denize atma cesareti varması zor bir memleket midir? bitmek bilmeyen soruların içinden bir gitme bile diyemediklerim var. uyuşuk bir zihnin sarhoş oyunlarıyla kendini oyalamaya çalışmak ne kadar işe yarayabilir bilemedim. her geçen gün damla damla eksilen bir ruhun esareti var bu bedende, öyle ki yüreği kanatırcasına geçip giden sözler satırlara dökülmekten bucak bucak kaçmakta. yok,gelmiyor gerisi. yakacağı nice ağıdı var bu ölmüş de ağlayanı olmayan benliğin aslında, derin ve ince sızılar boyunca. ama çıkmıyor sesi soluğu, yalnızca bekliyor şehrine bir daha bırakmamacasına sarılacağı günü. ve karar veriyor bir daha hiçbir şeyden ötürü hiç kimseye şikayet etmemeye, çünkü boşuna çabaların anlamsızlığı daha da yaralıyor hayallerine ve sevdiklerine sımsıkı sarılmış bir küçük kırmızıyı...

Get this widget Track details eSnips Social DNA