Pazartesi, Mart 10, 2008

çocuk

gecenin bir vakti karanlık bir otobüste nereye gidip nereden geldiğini bilemeyecek kadar uyur uyanık bir ruh. kulakta yalnız bir yolda arada hızlanıp sonra yavaşlayarak yürüyen bir kızın temposunda çalan bir şarkı. ilk kez dinliyor gibiyim hayret, oysa çevirip çevirip dinlediğim bir kasetti eskilerden. yatağımda görüyorum kendimi, az sonra saat çalacak ve gözlerimi açacağım. öyle sıkı tutunmuşum ki yastığıma, sanki bıraktırsa bir kuvvet yaşamayı da bırakacağım o an. gözlerimi açıyorum, telefonun oynak alarm müziğine bir küfür sallamak geliyor içimden. niçin uyanmak zorundayım ki, yine aynı yüzler, aynı sesler, aynı sözler ve o sancı. hayatta gördüğüm başka türlü hiçbir şeye benzemiyor. kalkıp küçük aynadan yüzüme bakıyorum, gözler çökmüş, kenarında tozlu bir iz, belli ki ağlamışım uyumadan önce. uzaktan yatağıma bakıyorum, gece boyu kaçıncı kere döndüğümü küsuratlı rakamlarla verebilecek kadarf buruşuk beyaz yurt çarşafı, şekli şemali kaymış bir yastık, gece kendime bağırış çağırışlarımın tek tanığı üzgün bakışlı bir peluş oyuncak ve kocaman bir derbederlik, veba gibi bulaşıyor dokunduğum her yere. o harabeye geri dönmek istiyorum, tam yönelmişken bir kere daha aynı salak şarkıyla çalıyor telefon, belli ki bulunmam gereken daha soğuk bir ortam bekliyor. üzerime alakasız bir şeyler geçirmek mi, saçımı başımı düzeltmek mi? öyle pespaye durulmaz kızım, git bir tarak görsün o saçların... ah annem, inatla bir tekme daha savuracak mecalim bile kalmamışken... aklım hala bırakamadığım sıcacık elde. yüreğimin dışına kaydı gözlerim o sabah. irkildim, elini yitirdiğimde ise aklımda o şarkının sözleri:
yüreğim kendi sesinden korkar oldu, büküldü dudaklarım
içimde bir çocuk vardı, en çok, en çok ona ağladım
nereye kayboldun? niye en çok sana ağladım? bunca yıl hep onun sesini dinledim, şimdiyse nasıl yabancılaştım sesime? yine yazayım sözcüklerimi, başka türlü anlaşamayacağız sanırım.
selamsız sabahsız yüzler şakalaşıyor kendi aralarında. günaydın dediğimde çıkan ses benim değil besbelli, yoksa yanıt gelirdi bir şekilde. bir yabancılık, gökten zembille mi indi? aynı mekanı paylaşmanın gerektirdiği bir durum belki de, öyle değil miydi, herkesin kendine özel bir yaşam alanı var. çıksam, sokaklarda bulacağım şeyler var.
aynı saat, birkaç dakika kalmış her şeyin başlamasına. hızlı adımlar, sağa sola bakıp yüzlerini göremediğim insanlar, orta karar karamsar bir güneş, pek yüz göz olmak istemiyor. yeri yurdu belirsiz bir de rüzgar peyda olmuş, bir şeyleri alıp götürecek evet, ama hırçınlıktan ziyade bir sinsiliği atmış omuzlarına. midem kaldırmıyor. hani dili olsa "git başımdan, seninle mi uğraşacağım?" diyecek, elimde kalan son kırıntıları da süpürüp gidiyor. bakar mısınız, burada tükenen bir şey var! aynı, garip, gözü yüzü yoksun bakışlar... birkaç adım daha, geldim işte. anlayamadığım bir konuşma, gülüşler var ki mutluluktan dem vursam, daha çok yapmacık ifadelere dönüyor her şey, hani yüzümü döndüğüm çiçek soluyor diyeceğim. aynı karaltı... boş bir köşe bulup siniyorum. bir şeyler izlenecek, bir belgesel, bakalım yine neler çarpacak aklıma sertçe. kulağım robotik seste, bir tükenmezle bileklerimi karalıyorum sanarken aklım kaçmaya başlıyor, ben de peşinden. gözler ekranda nöbetçi güya, nöbet başında uyuyakalmış salaklar. böylelerine verilesi en ağır cezayı düşünürken yine başka diyarlar. eskiden bu kadar takmazdım kafama, ya da takardım da çabucak mı atlatırdım? bağlandığım şeyler vardı, düşlediğim bir gelecek, o yolda düşüp kanattığım dizlerim, bir de sevdiğim gözyaşlarım... sahi ağlamayı severdim bir zamanlar, şimdiyse gelmesini asla istemediğim bir sızıyı burnumun direğinde yaşatıyorum, o da fırsatını bulur bulmaz salıyor bulutlarını askerlerimin üzerine. birden yükseklerden bir ses: takip ediyor musunuz? ürkmüş bir sessizlik yayılıyor zihnime, soruyu başımı öne eğerek yanıtlıyorum, hıhı. sonra? sonrası umrumda değil ki, önceleri farklı sanarken kendimi herkesten, herkesle aynı olduğumu bilirdim içten içe. şimdi, sahip olduğum ikinci zaman kavramımda ise aynı olmak isterken istemeden yabancılaşıyor içim bir şeylere. kayıplar, elimde kalan ne? hiçlik, endişe? tastamam bir karanlık işte.

hayallerim vardı benim, düşlerim, acılarım, herkes kadar
kayboldu sevinçlerim, bana kaldı korkular

zaman geçiyor, başka salonlar, başka söz dinletileri var bu defa. öncekinden farkı, az daha sıkıcı oluşu ve beni biraz daha arayışa itmesi. neyi arıyorum, kimi? alaycı tavırlar içinde işim ne? kaçıp saklanabileceğim bir yer bulsam, her şeyi uzaktan izlesem ağlayarak, gülerek... yanımda bir tek sen olsan, bu defa gerçekten sen. sahne arkasındaymışız gibi hatta, repliklerimizi el ele, aynı sesle söylesek. sesler yankılanırken yine saklandığımız köşeye çekilip seyreylerdik gümbürtüyü. onlar duymazken, onlar anlamazken bütün ipler elimizde, nasıl istersek öyle olacak hey! yine aynı pis sırıtışlar, ben burada karnımın deli sancısına katlanmaya çalışıyorum, aklım yettiğince acımı dindirmeye çabalıyorum, demek ki yetmiyor küçük kırmızılar bir yerden sonra. dışarıda galip bir güneş, peki neden bir sevimsizlik var havada? aklım nerde?

tut aklımı, ben baştan yenik kavganın kızı
niye bitmek bilmiyor bir türlü sancısı?


"bil ki o gün kaybeden sen olacaksın" dedi marika, roza'nın sesini bastırırcasına. bir şeyler anlatışı sadece sesinden belli olmuyordu, eli, minicik bir göz kırpışı, masumca boynunu eğişi, "sen nasıl istersen yanniiis!" diye isteksiz kabullenişleri, güneşe deli deli yakarışları ve en sonunda anacığının diyarına apansız gidişi, hatta thomas'ı bir türlü affedemeyişi... aslında onun masalı ne kadar güzeldi, çektiği acıların tadı bile değme mutluluklara taş çıkaran cinstendi. kollarını ardına dek açan deli fondas bile marika'nın masalını cümle aleme anlatır gibi dans ediyordu. herkes marika'nın daha ne güzellikleri hak ettiğini bilirdi adı gibi. kimisi kıskanırdı ya, kiminin de elinden gelmezdi kaderin önüne geçmek. yoksa kader de hatalarımızı örtsün diye sereserpe kullandığımız bir bahaneler battaniyesi miydi, bütün kederlerin derin uykulara yatması için? olmadı, kurbağa prense dönmedi, bataklık da cennet değildi hiçbir zaman. ama ne olurdu sonlar da bir amane'nin çığlığını dindirebilseydi?

masal böyle bitmek zorunda mıydı?

masalın sonu istediğimiz gibi bitmeyince de nasıl mızıkçılık yaparım, yaparız? hayat, masal, öykü? gerçek dediğim taş kaldırımlar üzerindeyken düşünebiliyorum ya bunları, iyice sıyırmış olmalıyım. güne baksam, tadını çıkarsam zamanın... peki ya yokluğun? nasıl baş edeceğim onunla? bir sabah uyudun uyanmayıverdin olacaktı şairin anlattığına göre. sen de bir gün pencereni kapayıp bir daha açmadığında ne kadar aptal olduğumu bir kez daha anlayacağım. sonunun olmadığı yüreğimi kanatıyor hep, olsun, hem kırlangıçlar ve serçeler söyler birazcık yalanı, biz de inanırız seve seve, bilirsin, çok saftık.ötesine geçemediğim için geriye dönmeye çalıştım ya hep, kaç kere... bu da olmadı. hayallerime tutundum derken. hep güneşli, aylak, kalabalık ve kaygısız sabahlarımı özlüyor olabilir miyim? hoş, bir daha nereden, nasıl bulacağımı bilmediğim şeylerin ardından niçin yas tutmaya devam ediyorum ki? onlar da bir bir yaktılar gemileri.

yürekte bir çocuk vardı, ben en çok ona ağlarım
halâ ağlarım dururum ya ben, giden dönmüyor


o kadar cesaretli olabilsem her şey bambaşka seyrederdi. ya da hala ıskalıyorum birçok şeyi. bir gün içinde binlerce masal geçiyor bir çocğun aklından, her birini ince ince süslüyor ve sonra hayran kaldığı uçan balonlar gibi salıyor gökyüzüne. birini tutmak, birini mutlulukla sonlandırmak mümkün mü? ya da her birinin kendi mutlu sonlarını mı bulması gerek? çocukken bütün ağlayışlar tatlı, en acısı bile. yıllar ilerledikçe, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını yavaş yavaş anladıkça, gönülden geçenlerin yalnızca hayaller olduğunu ve dahi bir süre sonra insanı onların bile terk edebileceğini gördükçe zorla yatılan öğle uykuları bile kurtarmıyor ruhu. aynı elem gece boyu, yokluk ve devasa bir sancı, adını koyamıyorum. başımı dizlerine koyup sorsam sana:
yürekte bir çocuk vardı, ben en çok ona ağlarım
halâ ne diye bütün masallar mutlu bitmiyor?

sen gibi, ben gibi, marika ya da roza... artık fark etmiyor. çocukluktan sonra hiçbir masal mutlu bitmiyor. yine o güzel ikiz koku burnumda, bir kenarda beklemiş hissedip hatırlanasın diye. oysa kocaman bir çocuk var burada, halen geceyarıları yastığa sarılmadan uykuya dalamıyor. korkular, kırgınlıklar içinde koruyabildiği minicik,özlü bir sevgi, anlamsızlıklar içinde sorular, gecenin gündüze haksızca karışması ve ifadesiz yüzler giderek bastırıyor. bir gün deyip üç nokta koymak, uyur uyanık otobüs yolculuğuna geri dönüş, tekrara alınmış bir şarkı ve ufak tefek konuşmalar, hayatın bir şekilde aktığına işaret edercesine. bazı hızlanıp bazı yavaşlayan kızcağız bitirmemiş şarkısını, belli ki hayaller onu da terk etmiş. olur da dönerse çıkar denizli ufuklara yollarımız, o vakit yürekteki çocuğa da ağlamayı keser üstelik. seslerin tanıdıklaştığı yerde bekle!


Get this widget Track details eSnips Social DNA

not 1: güzel şarkısı için sibel alaş'a çok teşekkürler :)

Pazartesi, Mart 03, 2008

sessizlik

birdenbire yok oldu. kulaklarımın yerinde buz gibi iki kurşun. dokunuşlarını hissedebiliyorum sadece: acı filan değil tam olarak, ummadık zamanda surata yenmiş iki sert tokat, biraz afallatıyor belki ama kendine getiriyor içeride savrulup duranı. şimdi bir renk hakim olup bitene: sapsarı bir mevsimi varmış yitenin,ne var ki alıp götürmüyor rengini kendisiyle. beter ama ihtiyaç duyulası bir ışık kalmış geriye. neden gidiyordu, nereye varabilirdi? bütün çıkışları bildiğimi sandım bir an bütün bunları sorgularken. bir bitiş miydi saatlerce anlatılmak istenen? oysa ben daha ne masallar dinleyecektim...

kafamın içindeki boşlukta tınlıyor kendi sesim, sadece duvarlara çarptığı aşikar. ne bir his ne de bir ses... bir kez daha denemeli. duydum bu sefer! ee, neden tuhaf gözler dudaklarımdan çıkan sözcükleri okumaya çalışıyor? biraz daha yüksek, şan hocalarının dediği gibi, a derken ı dermiş gibi açma ağzını! olur. hâlâ mı dudak okuyuşlar? off, besbelli anlamak istemiyorlardı. kendi sesim bana yeter ya! şarkımı da söylerim ne varmış? varsın duymasınlar. masalları da bir zahmet kendiniz yazın hanımefendi, burada kimse her zaman sizin emrinizde olmak zorunda değil. pekâlâ. adımlarım yavaş yavaş varır istediği yere.

ilk harf, ilk hece... aklımın içinde akıp giden bir su, ne kaynağı ne de dökülüşü belli. sadece nasıl aktığını görüyorum, bazen ağırlaşıyor, bazı başına buyruk, bazen de bir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi. yalnızca gidiyor, belli ki kendi sesini yaratmış içinde. gözlerimi kapatıyorum, bu sefer okuyabildiğim kelimeler... soldan sağa, ayrı ritmde ve usulca. her şey yerli yerinde gibi. dışarıya bakıyorum: insanların elleri, yüzleri, solukları birbirine karışmış. birbirlerine bağlılar türlü renkli iplerle, kurdeleler, pamuk iplikleri savruluyor havada. az önce anlattığım masala bakıyorum, öyle dallanıp budaklanmış ki tek değil artık. herkes kendi düzeninde, her şey kendi sessizliğinde... sahiden dokunabilir mi insan insanın sessizliğine?


yoksa bu da, kendi sessizliğimizde kurduğum bir hayal mi?




Get this widget Track details eSnips Social DNA