Salı, Nisan 22, 2008

kaçış

nereye gideceğimi bilsem, nereye sığınacağımı... şimdiye dek lafı döndürüp dolandırmaz, çoktan kaybolurdum ortalıktan. sonrası derinlik, sonrası sessizlik olurdu. yitip gitme arzusu bu denli güçlüyken neden varlığım dolanıyor ayak altında? her şeyi geride bırakmak zor olsa gerek, belki de son sözü söyleyen ben olmalıyım. söylesem ne olacak peki? tasarladıklarımı yapamadıktan, biriktirdiğimi cömertçe dağıtamadıktan, yüreğimi en gizli saklı köşesine dek açamadıktan ya da açmaya yeltenip anlamımı bulamadıktan sonra önemi kalmaz ki hiçbir şeyin. insan, yaşamının her ince ayrıntısından sorumlu muhtemelen; bir kalecisin ve topları kurtarmak zorundasın, kimin ne kadar hızlı veya sert attığına bakmaksızın korumalısın kendini. canın acısın, olsun, pes etmek, kaleden çıkmak, çamur atmak iyi değil; hem burada itiraz edenleri de sevmezler. nereye bakarsan, neyi seversen, kimi anlamaya çalışırsan ve senden bir parçayı etrafındaki hani varlığa geçirmek istersen, o aslında yoktur. ruhu tamamen kaplayan yalnızlık bütün yoları da kapamıştır aynı zamanda. öyle ki yaşanan her ne varsa sonu hüsrana eren, sebebini buna bağlamaktan gayrısı kalmaz elde. sorgulamak mı? izin verirler mi sanıyorsun? ya her şeye son bir gayretle yeniden başlamak olası mı? yapma allahaşkına, şimdiye kadar kaçıncı yeni başlangıç bu... yani tam olarak hali tasvir etmek gerekirse, birinin, yara bere içindeki bezmiş varlığını sürükleye sürükleye karanlık bir sokak boyunca yürüttüğü bir resim var. bir an önce o ellerden kurtulup hemencecik şu sokağa kaçmak arzusu, ayağa batmış bir diken gibi can acıtır. ama ne o ellerden kurtuluş için kalmış takat vardır, ne de o sokağın ucunun gerçek bir sığınağa kavuşacağına dair bir ipucu. gücün yettiği içten içe bu kaçış özlemine yar olmuş bir türkünün sözlerini mırıldanmak sessizce. kaçmak özlemi... kaçamamak... kaçışlar bu denli zor mu? yoksa yaralamak veya yaralanmak pahasına bile vazgeçilmez mi? bilmiyorum. hem bilsem bu saattte burada işim ne? kaçar giderdim çoktan.

nereye?

o geri dönülmeze uzayan iskeleye...


Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazartesi, Nisan 21, 2008

farklılık ve aynılık

anlamaz kimse birbirini. her kafadan ayrı bir ses, ayrı hisler, bambaşka söyleyişler, özge duyuşlar... herkes bir şeyleri dile getirme peşinde. istekler farklı, değişik bir yere kondurulma çabasında insan. alır gider "ben onlar gibi olmayacağım" sözü, "yolum başka yol" der, kaptırır gider bir yöne. deyişler de değişir kişiden kişiye, anlaşılmaz olur. anlam kondurmak mümkün değildir hatta, pencereler farklı, pervazlardaki çiçekler tıpkısı olamaz birbirinin. "kendine göre", altın söz, hepsinin kendine göre görür gözleri, dokunur elleri, fikirleri gider ona keza. bu kadar zıtlığa nasıl bir arada bunca insan? nasıl sevebiliyorlar birbirlerini, niçin birlikte yaşama arzusundalar, ya nasıl üstelemeden durabiliyorlar bir uzlaşı sonucunda? çıkan bütün anlaşmazlıkların nedeni bunlar değil mi yoksa? herkes bir yalanın içinde ya da, sana evet derken kendi içinde bas bas hayır diye bağırıyor. bölünmeden yaşayabilmek mi mümkün, yoksa dürüst olabilmek mi?

anlar kimisi kimini. dünyanın bambaşka yerlerini ayrı dünyalar göregeldik ya şimdiye dek, o hissedilenin özgünce dile gelişi birdenbire içeriden gelir gibi olur. şiirle, sözle, resimle, heykelle, dansla; ama en çok da müzikle... bazı zamanlarda notalar yüreğin daha önce keşfedilmemiş bir yerinden damlayıverir seslere. bilinmedik diller birdenbire anlamlı olur, sözü sözüne kestirebilir insan ne söylendiğini, ortaya çıkan ise ya başka yürekleri taşırır yataklarından ya da gözyaşlarını. gidişlerin sahneleri dünyanın çeşitli yerlerinde olsa bile kalakalanın hissettikleri aynı toprakta filizlenir her daim. yaraları deşen birdir, özlemin kurumuş kabuğunu kaldıran da. omza konan tesellinin eli aynı eldir, tıpkı çığlığın acısının aynı şiddette olduğu gibi. arayıp bulmak, o ortak duygunun bir doğrultuda nasıl hissedildiğini, eş acıyla kaynaşmanın olasılığını öğrenmek ister biri. yahut benzer mutlulukların kaynaşıp coşacağı noktayı, mutlu oluşun ve gülümsemelerin de ortaklaşmaya hakkı olmalı. ama bütün bunların akıllarda kavuştuğu nokta o bazılarının arasındadır, bir nevi özel bir dildir araa,yalnızca ikisinin anlayabileceği. heyhat ki, ulaşmak bazen olasıysa, bazı değildir; yine de yerinde koca bir şaşkınlık bırakarak yenilerine demirlemek üzere tesadüflerden limanlar arar hayat, e durup bekleyecek hali de yoktu hani.


anlar herkes birbirini. sayılıp dökülen bunca farklılığa rağmen yaşamın her normal seyrinde bir parça hüzün, her acısının içinde bir kinaye taşıdığından mı? en güzel hissini dile getirirken içindeki belli belirsiz umutsuzluğunu saklayamadığından mı? "her gecenin sabahı var" diye iç geçirircesine temkinli ya da "çok güldük ağlamasak bari" dercesine muzip gülümseyişlerin ardına saklı his, doğuştan mı gelir? insanın eseri öyle bir ayna ki içinde ne var ne yoksa yansıtır da, her biri farklı farklıyken özünde aynı balla aynı sirke mi vardır? anladığını sanıp anlamamaya değil bu sözler, farkında olmadan aynı noktalara parmak basmalara. hoş, sorular bitmeyecek gibi; ne var ki şekiller aynıyken mayası aynı insanın, baktığı yöne göredir rengi içindeki sevginin, kinin, kalleşliğin, merametin, iyimserliğin, kabusun ya da diğerlerinin dokunduğu yerlerin. farklı ya da aynı, içerideki arayışın deli özlemi değişmez.

pozitif, negatif; fotoğraf...


orfeas peridis & alkinoos ioannidis-fotovolida

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


alkinoos ioannidis-o kosmos pou allazei

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA



not: bu konuyu düşünüp anlatmak istediklerimi fena halde dağınık ve anlamsızca dile getirdiğimin farkındayım, ama son haftalarda tekrar tekrar dinlediğim bu şarkılara dair birkaç kelamla minnetimi belirtesim vardı. ayrıca yunan müziğinin en değerli iki ismine, orfeas peridis ve alkinos ioannidis'e hem şarkıları hem de duygularıyla beni bunları düşünmeye sevk ettikleri için çok teşekkür ederim. (bilseler de bilmeseler de tabi :))

Cuma, Nisan 11, 2008

yokluk ve özlem

tüyler ürpertici bir boşluğun bahsinde oturup bekliyor bu gece. en yakın bildiği biri var yanında, o da kendi derdine ne yaptığını bilemeyenlerden. anlamsız bakışlar ve saçmasapan kahkahalar aynı kapıya çıkıyor hep: bir parça mutluluk, gönle göre geçmesi istenen bir parça alacakaranlık ve aynı korkuların adım adım izleyen gölgeleri. yokluk kaçınılmaz durağında bekler, bir otobüsü kaçırsan diğeriyle götürmek için. tam dokunacakken uyandığı hayallerin yaşadığı ülkeden gelir özlem. kaçağın önde gidenidir, az ışıklı bir türküyü çalar ıslığında, belli belirsiz el sallar geride kalan denize, ta içerisinden ah'ıyla. karşılaştığı her kim olursa olsun ve her ne sorarsa sorsun, aynı renktedir yanıtı, gecesinden kurtulamayan sabah maviliğinde. ama kavuşamayacağını bilir sabahına, orada zaman onun için durmuştur ve bunun çığlığı, kimseye fark ettirmeden deler geçer yeri ve göğü.

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Salı, Nisan 08, 2008

anlamların ardı

yetmiyor. söylemek istediğin, anlatmaya çalıştığın öyle bir kurşunlaşıyor ki sözcüklerin gücü yetmiyor kaldırmaya. ağır geliyor. bir yıldırım yerle bir ediyor bütün kurulanları. ifadeler bir yana, karşılıkları bir yana savruluyor. çaresiz bir boşlukta gözler izliyor olanı biteni. film kopuyor. ses, yok!

önce duruyor sade. toparlamak gerektiğini düşünüyor, bir hamleyle kapı açılıyor, ama ne gelen ne de giden... sessiz bir şeyler akıyor, sanki uçlarında birer bıçak ucu, iz bırakıyor her biri. bitti derken bir gayret daha, var mı yiğitliğe yoğurt sürmek? bu sefer içleri boşalmalı o sözlerin ki daha çok hizmet etsin zalimin buyruğuna. olagelmişten farklı olgular bindiriliyor bu sefer sırtlara. bu sefer sıradan olmamalı ama, şöyle cicili bicili, göz alıcı, kulağı okşayan, çok şey anlatıyormuş hissi veren oynamalar yapılmalı. oldu bu sefer. göz kamaştırdı adeta, çetin bir ceviz edasıyla nam saldı etrafa. ağırlığını koydu bu sefer akla, öyle ki kaybettiği itibarını bir çırpıda misli misli kazandı. görülmeyen, fark edilmeyen bir şey kaldı geride: bu, kuğunun son ötüşüydü. söz, altına biriktirdiği ne varsa, itibarını canı pahasına korumak için kullanmıştı. bu yola onu kimbilir kim itiyordu? bilemedi, bilse de dile getirmek istemedi. nasıl olsa başka bir hayatta da başka bir karakterde aynı rolü oynayacaktı.

sözcükler... ilk nefesten sonuncusuna kadar akıl ve kalpteki imgelere koltuk değneği oldu. emek emek çelişkilerin gözbebeği sözcükler... yeri geldi izin verdi serbestçe yerde kıvrılmalarına ya da havalanıp süzülmelerine, yeri geldi halleri yokken bütünüyle kendilerine yaslanmalarına izin verdi. pencereleri açtı, tertemiz havayı bir bedenden bir bedene estirdi. incelip de bir türlü kopamayan bağları alaşağı etti. yüzleri gülümsetti, ruhları darmadağın halde köşelerde bıraktı. iyilikleri de oldu, habislikleri de. ama kötü niyetli olmadı hiç. böyle olmak içinden gelmezdi. hem zaten o, insanlara hizmet eden bir araçtan başka neydi ki? bu kadar büyütmeye bile değmezdi.

gelin görün ki, sahiplerine çekmişti huyları. korku verici boyuttaki gururları, hayranlık uyandıran asaletleri, iğrendiren çirkeflikleri, akla hayale sığmayan düşüncesizlikleri, sıcacık şefkatleri, hayallere daldıran büyüleyicilikleri vardı. her birini yerli yerinde, ama zamanlarına pek de dikkat etmeksizin kullanırlardı. zaten bu yüzden erkenden koflaşıp silikleşmekti kaderleri, yeniden doğuncaya kadar. sonlarını hissettiklerinde sıkı sıkı sarılırlar sahiplerine, adeta yalvarırlar: "beni olduğum gibi değil, olmam gerektiği gibi göm toprağa." sonrası malum, özlerinden kolayca vazgeçip gösterişli bir tablonun ana sujesi oluverirler bir anda. son noktayı koyabilmek sanıldığı kadar kolay olmadı çünkü, hiçbir zaman. zaten bu nedenle en güzel seslerini en sona saklarlar, cam gibi, pürüzsüz, en geniş çembere yayılabilecek denli kuvvetle tınılayan, berrak bir sestir bu. anı geldiğindeyse söyler şarkısını, diğer sözcükleri imrendirip varacağı yere son derece gösterişli bir dokunuş bırakarak.

en tepede vazgeçebilmek bir şeylerden, hiçbir zaman kabul edilir olamadı. ne var ki, ilk tıkanmalardan sonra kaçınılmaz son göz kırptığında, anlamların ardında yer bulabilmenin bedeli buydu. muazzam bir görkem ve saygıdeğer bir yok oluş, nihayetinde yok oluş, her şeyler bir olmak. hayattan anladığı da bu zaten. insanoğlu neleri tükettiğinin bir farkına varabilse... yalnızca en tepedeyken onlardan vazgeçmenin imkansız oluşuna yanıyor toprağından dönerken, usul adımlar ve içeride zorla geçiştirilen gözyaşlarının ağıtlarıyla.

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA





not: uzun zamandır kıvranıyordum ben de yazma sancıları içinde, tüketenlerden biri de benim aslında. bu yazıya ilham veren şarkıyı da ekledim, belki anlamların ardında yatan derin bir boşluktan başka bir şey çıkar bir gün; daha çok aklıma gelir, daha çok yazıp konuşurum sonraki zamanlarda... teşekkürler.