Perşembe, Mayıs 15, 2008

nazire... kısım 1-kıtır ruhlu hayatlardan çağrışımlı satırlar

sözcüklere eziyet etmek çokça başvurduğu bir yöntemdir eli kalem tutanın. sanki sözcüklere hükmeder gibi akla ne gelirse şekillere koyup eğer büker, yeni yapılar diker, şu tamamen apayrı bir elden çıktığı ilk görüşte anlaşılan cinsten. ister "çarmıha germek" densin, ister "günah keçisi olmak", sözcüklerin kaçınılmaz kaderidir bu, insancıkların elinde oyuncak olmak, fikirlerin bütün kahrını çekmek, hamallık etmek insanın düşüncesine. Şimdiye dek kim düşündü ki sözcüklere ne kadar zahmet verdiğini, gerçi bu da insanın ruhundaki sonsuz çelişkinin idamı olurdu ya...
***
denemedik. bir gün her şeyin sorumlusu olarak birini göstermek durumunda kaldığımda, işte o, bundan başkası olmayacak. göç dediğin topu başkasına attıktan sonra her şeyi koparıp gitmek değil miydi? bazen de akılla kalp oynar yerinden, birbirlerinin yerine karar vermeye başlarlar. olmadık yerde olmadık davranışlar sezersen bil ki çoktan son hamle yola çıkmış içimde. Kararsızlıklar, ani kararlar, görülüp duyulan her şeyin ardında hissedilenler, olup bitenin hemen arkasındaki kocaman ürperti ve boş bakışlar, hepsi varlığını bu küçük sürprize borçlu.
***
bir çizgi adam geldi aklıma. "benim doğu incim" derdi o, küçücük kalbinin aktığı esmer kız çocuğuna. nice büyükten daha büyük gönüllüydü o sarışın velet yüreğine bir kum tanesinin saplandığını hissettiğinde, farkında olmasa da. doğu incim dediği, içinde sarıp sarmaladığı minicik hazinesiymiş meğer. zaman zaman canını acıtsa da, o hep bunu sekiz yaşın getirdiği zorluktan bilmiş. ey aşk, sızmadığın köşe var mı?
***
I
bir dekora yaslanıp her akşam saatlerce aynı repliği okuyup alkışlandığından bahsetti bir gün yorgun ruh. oysa aklında da aynı terane: neden? buz soğuklarda, ateş sıcaklarda aynı acının aynı çığlıkları hep aynı antrelere mi denk gelirdi? en sevilenin elleri nasıl olur da bıçağın keskin yerine dönerdi, hangi ara? ara... uzun, kendini bilmez uykuların mı devaydı bu tükenmez uçurumda düşüşlere? sırt verdiğin kuru duvar zorla gösteriyor seni onlara, senin çöküşünü izlemeye gelenlere, seyir bitince kendi hallerine gömülecekler ve yine aynı kabus! sen değil de kim küfretmeli şimdi? kırılmasın mı aynalar?

II
niçin denk gelmedim o soğuk gecelerden birinde sana? az önce yüreğini ağzından dışarı fırlatırcasına ağlayan ben miydim? sen ne yapıyorsun burada öyleyse? gözyaşların durmuş, gözlerin kuru nehirler gibi. gözlerimi alamıyorum gözlerinden, öyle ki bir olup kaçıyorlar bu nankör şehirden. kaldırımlarda kaybolup gitme, almasın soğuk taşlar yüreğinin sıcağını. gel, dök taşları eteğinden, gecenin iplerinden atlayalım. uzun ve sıcak öğleden sonrası için denize nazır öğle uykuları biçelim, hiç uyanmayacakmış gibi. sonrası uçurtma olsun yaşamların, var mı kuyruğuna takılıp gitmek gibisi?

III
sahi, duvarlar katleder mi kendilerini ardımızdan?

***
içeriden savurduğun her bir of , denize fırlattığın çakıltaşlarından biri mi? görkemiyle insanı sessizliğe sürükleyen dolunay, elini uzatsan nereye götürür seni? dalga sesleri fon müziği olsa yaşananlara, of'lar da o mıymıntı, durağan ninniyi dürtüklemek için. ama attığın her çakıl taşı sana ait bir iz, başka kimse aynı noktaya aynı duyguyu hissederek atmayacak aynı taşı bir daha. bunu da yalnızca ay görecek, dolunay, gelin ay...
***
bir köşede durup izledim seni o gece, durup yürüyerek. bazen kederin silinmedik izleri belirginleşirdi solgun yanaklarında, bazen de ergenliğinde bir delikanlı gibi akla hayale sığmadık işgüzarlıklar geçerdi fikrinden. öyle zamanlarda parlardı gözlerin, yerde duran bir taşa tekme sallayışından anlardım sonra düşüncelerinin bulutlandığını. her halinde bir şeyler anlatasın vardı, ne olursa olsun seni sen yapan şeyden ve dahi gururundan kati surette ödün veremeyeceğin 'ışıklı harflerle' perçinliydi bakışlarına. caddede karşıdan karşıya geçerken yerini haddini bilmeyen bir efendiye "yeşil çalıyor görmüyor musun?" diye dersini verecek kadar da başındaydı aklın. onlar seni sarhoş sandılar, ki zaten hiçbir zaman bilememişlerdi "kırmızı ışıkta yeşil ışığın nasıl karşıya geçtiğini". köşeden çıkıp sobelemek geldi içimden seni, derken baktım ki büyümüş çoktan bir çocuk.
***
tuzlu bir iblisti deniz. o gün bir kadının anlamsız ve bunaltıcı baskısından ellerimi silkeleyerek kaçtığımda basmamıştı beni bağrına. üstelik hayata olan uzak yakın, ufak tefek bağlarıma ve umutlarıma da sağlam bir tekme savurmuştu. şairin giden geminin ardından bakakaldığı gibiydim, ne bir gözyaşı ne de tepki vardı o halimde. kopup tam göbeğine bir şaplak atmalıydım oysa o dalgacı hınzırın, sormalıydım bir ben mi fazlaydım engin merhametine diye. yapamadım. hala da ezikliğini taşırım her zor halimde, o vakit soramadığım o hesabın. bir gün bir çığ olmadan denizin ortasına vurmayı özlemek nasıl da acıtır canları, engellerin ve şaşkınlıkların sonunun olmadığını öğreninceye dek...