Cuma, Haziran 20, 2008

Φεύγω

gitmek isteyip de gidememe duygusunu yaşamak, sıkışıp kalmış ruhlara çektirilen onca azaptan biridir yalnızca. bir gün batımında ışığı ardında bırakıp bulutların ilk karardığı yere doğru amaçsızca ama kararlı bir şekilde atılan adımlar, sanki sadece bulunulan yeri değil aynı zamanda bütün bir geçmişi silip atmak içindir. kan ağlayan yüreğin anlatıcısı bu sefer sözlerle yetinmez, içinden öyle bir türkü tutturur ki, insanın gözleri dolu dolu olur; ne var ki bir damla göz yaşı bile dökülmez pınarlardan. kuru dalların hışırtısı ya da dalga sesleri eşlik eder bu hüzünlü sahneye, hiç değilse tozlu bir yolun dağılmış toprağı az önce orada olup bitenin şahidi olur. bu gidiş güneşin olanca balçığından sıyrılıp bütünüyle arınmak için bir gayret olsa da, çoğu kez yalnızca acının ruhça bir dökümünden gayrısı değildir.

ayak izlerinin böylesi bir feryadına muhtaç kaldığı zamanlardan birinde bu şair bozuntusu da. sözlerine bir gidişi yakıştırmayı nice istese de, kalıp olan bitenle yüzleşmek zorunda. ister korkakça olsun, isterse beyhude bir don kişot edasıyla. çünkü adım atmaya cesaret edemedi gidenlerle. çünkü onu bekleyen ziyadesiyle püsküllü belaların farkında olduğu halde öncesinden kılını kıpırdatmadı ve şimdi şikayeti hak biliyor. çünkü bağlanmakla bağımlı olmak arasındaki farkın ne olduğunu yeni yeni öğreniyor ve onu bulmanın aslında kaybetmek olduğuna anca aymakta. çünkü bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen'i kabullenmek bir ömrü alacak. çünkü işte... daha bir dolu nedenle dolu bir yol, pamuk ipliğine bağlı umutlar ve kocaman kara bulutları var güneşin balçığına bulanmış. kaçıp gitmek? istenip de yapılamayan. ancak şarkıları var bu gitmelerin, eskinin bütün anlamlılarını boş kılan. onlarla avunup gerçek yürekliliklerden günden güne uzaklaşmak var bir de, cılız tahtalardan yapılma bir sandalın bir adadan diğerine savruluşu gibi; istemsiz, rüzgarlara tutsak.

kabusların arasına güzel ezgilerle örülmüş kısacık ama vurucu, unutulmaz olduğu kadar da yarattığı özlem ile yüreği yakan bir rüya karışır sabahlara karşı. aşkın ilk hali çıkar tekrar, tıpkı o zamanlardaki haliyle sorar: "bir daha hiç ayrılmayacağız değil mi?" uyanışlar hıçkırıklara karışır, masalsı bir flüt sesi asılı kalır kulaklarda, güneşin bütün balçığına rağmen yakışı kül eden cinsten olmayışı tekrar tekrar isyanlara sebep olur, kesin "alıp başını gidiş"lere davetiye çıkarır her seferinde. geriye dönüp bakmak kaçınılmaz olur ilk adımda kısıtlayan bir halatın varlığı fark edildiğinde. o korkunç kavetin içinde eller başın arasında sorulur: "neden gidemiyorum?"

yanıtı bilinmez, bir türlü gidilemez; oysa şarkı ne güzel anlatır her şeyi, bir kulak verse gidişlerin arzuları:

Φεύγω...

gidiyorum...


Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazar, Haziran 15, 2008

karmaşık

bir fırtınanın sütlimanlığında içten içe yaşanan acı ve tutulan yas renginde bir yürek var artık. ne içinde bulunulan hayati nokta, ne aşılması güç sıkıntılar, ne de sürekli kapıyı çalan garip hastalıklar bu rengin sebebi. fırtına koptu gitti çoktan, içi bir sıkıntıdır aldı denir ama, adını koymaktan ziyade neye uğradığımı şaşırır insan. kocaman bir kalabalık, tanıdık yüzler denizi, avaz avaz 'ölüyorum' diye bağırmak mümkün, ama sesini duyurabilene aşk olsun. bir yanda geçmişten gelen lanetli bir özlemin her gece bayıla bayıla ziyaret ettiği bir bilinçaltı, uykuların anlamını her geçen gün korkulup kaçılacak bir umacıya çeviriyor. bir yanda önü alınamayan bir merak duygusu, yaşama ve olup bitenin bu varlıkla ilgisine dair. hiçbir zaman çözülemeyecek bir çelişki bu. hepsinden ötede yüreğin düştüğü en büyük tuzağın yavaş yavaş anlaşılan can acısı, ve kanayan dizler... meğer her şey kendi kendime yazıp yönettiğin bir kurguymuş, meğer hıçkırıkla uyanılan kötü gecelerin bulutlu sabahlarından hiçbir farkı yokmuş bunun da. neden be? bırakaydın da yaşayaydım saçmasapan hayallerimle diye en derinden bir serzeniş gelir. şimdi onlara bile muhtaç, onları bile yeniden kuramayacak halde bir ruh, bütün sorular dönüp dolaşıp yine çıktığı yeri buluyor. aslında basit bir kısır döngüyken daha da karmaşıklaşarak ne yapmaya çalışıyor? elinde binbir zorlukla biriktirdiği harçlıkla bakkaldan aldığı plastik topla kendi kendine oynarken, tanımadığı yaramazların gelip hem onu hem de biricik oyuncağını mahvetmesi gibi oldu her şey. her geçen gün bir öncekini aratır mı, duyulmayan çığlıklar atmak bütün sesi kısar mı, içeride bir türlü sönmeyen bir ateş var mı, uzaktan hissederek mutlu olduğu şeyler çok görülür mü, uzun yürüyüşler anlamlarını büsbütün yitirir mi, hatta yitirilenin ardından bir ses, bir haber için bekleyişler ölümden beter hallere örnek mi? kimin umrunda ki, varsın hayat bir gemi olsun, o da kürek mahkumu, ne o kimsenin halinden anlar; ne kimse onun...

Pazartesi, Haziran 09, 2008

nazire... kısım 2-kıtır ruhlu hayatlardan çağrışımlı satırlar

-masumiyet-

kimi zaman kaybettiğin bilyeler, bütün oyunlarda şans getirirdi hani... ilk küfrü öğrendiğin zamanı hatırlar mısın? önce şaşkın şaşkın bakmıştın onu duyduğun dile, sonra içten içe çocuksu bir şaşkınlıkla "aa, ne dedi?" derken tutamamıştın kahkahalarını. bu, hiçbir zaman tek başına bir gülüş olmadı; oysa ondan sonrasında attığın her adımda sen, eski sen değildin. ve yalnızdın, bir gün son derece alışık olduğun bir şeyi son kez ve can haliyle yaptığın vakitte olduğu kadar yalnızdın hem de. çünkü insandın, seni insan yapan şey asla çoğul olamadı; sayılamayan bir nesnenin adı olarak kaldı her daim. dostlar, arkadaşlar, sevgililer ve yakınlar, herhangi bir yola çıkarken seni uğurlamakla yetindiler. hoş, ellerinden gayrısı da gelmiyordu zaten. ve insan olmak, ne yenir yutulurdu, ne de bütünüyle vazgeçilebilecek kadar önemsizdi; bu nedenle tekti ve yalnızca senin boyunduruğun altındaydı başından sonuna dek. ve yarattığın masumiyete kendi adına bir zarar getirip getirmemek de senin tercihindi.

yasaklara karşı gelmenin hazzına el vermek de olurdu ya, yine de saflığın erişebileceği en yüksek mertebeye ancak masumiyetini hayatına uyumlandırdığında görebilirdin, bir daha uyanmayacağın bir rüya gibi...

***

-sonrası söz-

onun apansız gidişinde, bütün inadına ve savaşmaktaki ısrarına, hatta zaferine rağmen şaka yapar gibi ipin öteki tarafına geçişinde bulduğun huzurdan bahsetmiştin hani. belki yaptığı fena halde oyunbozanlıktı, ardından bir soru sormaya bile fırsat bırakmadan karşı şeride geçmeyi ona yakıştıramıyordu geride kalanlar. ne olursa olsun yadigârı hüzün ve huzuru kendi mayana eklemek, eğer bir yerlerde durup da izliyorsa seni, en büyük mutluluğu yağdıracaktır onun ellerine. ellerinden çiçekler fışkırır sonra senin de, kokusuyla nice yürekleri ferahlatan. geçen geçtikten sonra hala bir damla umudun olmasa, yaptıklarının takdir edildiğini görmesen, insana dair düşünceler yüreğinin ve aklının hünerinde nasıl evrenselleşebilirdi ki? işte bundandır bütün inadın, küskünlüğünün iki çocuğun arasındaki kadar kısa sürede harlanıp yatışması. "ah!" diyorsun, elini onun omzuna atıp, "bir sözün, apayrı boyutlara dokunuşun neleri mümkün kılmıyor ki?" demek için aralanıyor tebessümle dudakların.

ne yazık ki...




Get this widget | Track details | eSnips Social DNA


Cumartesi, Haziran 07, 2008

nergis ve çelişki


bir insan, bir insanın mutluluğunu neden ister?

sevginin de bencilce bir duygu olduğunu düşünmüştüm, bir gün her şeyden umudumu kestiğimde. bir insanı 'ben'imsediğin için ona sevgi duyardın, bu nedenle ona gösterebileceğin en yüce özeni gösterir, en ufak bir hüznüne tahammül edemezdin. hatta bu his öyle ileriye giderdi ki bir süre sonra yalnızca bir mutluluk belirtisi görmek anlamsızlaşmaya başlardı. ruhunun, kalbinin ve dahi fikrinin bile o 'ben'den haberdar olması da dahil olsa bu sevgiye, çok mu olurdu? bu günün yıllar önceki bir benzerinde nergis bahçesi dünyaya eyvallah deyip giden bir şairin dediği; deli divane sevgilerin, ölüme eş aşkların çetelesini pat diye önüme düşürmüştü işte o tozlu dosyadan:

"ne yani, sen elmayı seviyorsun diye, elma da seni sevmek zorunda mı?"

çizgi film fizik kanunlarındaki gibi, bir gerçeği fark eder etmez hayal dünyasından gerçeğin uçurumunun en dibine düşüvermiştim işte. öyle ya, "ben" istediği kadar çığrınsın "bu ne sevgi ah bu ne ıstırap" diyerek, ne kadar umrunda olabilirdin ki, sana doğru uzanan bir arnavut kaldırımının tek taşı bile döşenmemişken onun yüreğinde? 'sevi' nin çelişkisi de burada başlıyor olmalı, bir duygunun bir yüreğin elinde kement oluşu, ıskalayışlar, yanlış hedefler... bu uğurda tesadüflere inanmak işten bile değildir artık. ancak çoğu kez de, dönüp dolaşan sorular birbirinin ardından "ne istiyorsun benden?"e gelir ki, şafak vaktinin güneşe dönüşü, güneşin öğleye, öğlenin hüzne varışı gibi aynı devridaime çıkar.

nergis gibi, çelişkiler de hayrandır kendilerine. haydi bunu anlat içindekine. buyrun en baştan...

Cuma, Haziran 06, 2008

yanlış anlaşılmalar tarafından lanetlenmiş ruha...

ekleyeceğim bir şeyler var elbette, belki de son olacak bu, bilmiyorum, ama her şeyden önce, doksanlardan, beslenip büyüdüğüm o yıllardan fena halde anlamlı, içimden çıkmışçasına sevdiğim bir şarkının sözlerini yazmak istiyorum on parmağımla, dilim de eşlik ediyor yırtınırcasına ya bir yandan, kim duyuyor ki?
bu şarkı yanlış anlaşılmalar tarafından lanetlenmiş ruha... diyor ki: olmuyor, mutluluk korkup kaçıyor her seferinde... hak etmiyorsun demek ki onu. haklı. ama...



yaşanır
ağır ağır
büyük aşklar
tomar tomar
gelir üstüme birikir


yetişir
ağır ağır
"çocuklar" da kendini tanır
sonra hemen unutur

olmalı

eğer ipler
senin elindeyse...
hemen!!
çek göster
göster bana
ne kadar çelimsiz
ve sevimsiz olduğumu


yaşanır
ağır ağır
büyük aşklar
tomar tomar
gelir üstüme birikir
yetişir
ağır ağır
"salaklar" da
kendini tanır
sonra "elbet" unutur

olmalı
eğer ipler senin elindeyse, hemen!
çek göster
göster bana
ne kadar "çelimsiz" ve "sevimsiz" olduğumu



yaşanır. olmalı!



Get this widget | Track details | eSnips Social DNA