Çarşamba, Ekim 15, 2008

bir adım daha... kimbilir kaçıncı?

yılın aynı günü gelip çatmıştı, her seferinde olduğu gibi hesabı için muhatap alacağı kişiyi buldu, oturdu aynanın karşısına. gözlerinin içine dikti gözlerini. önce gülümsemeye çalıştı, ama bu yaptığını hayli anlamsızca buldu, insan durduk yere niye gülümsemeliydi? kaşlarına, gözlerinin şekline baktı, yüzünün zaman içinde yavaş yavaş değiştiğini fark etti. dünden sonra yarından önceki bu zamanda, yolun neresinde olduğunu tam olarak kestiremediğinden kaygı gri bir bulut gibi kapladı yüzünü. öncesi neydi ki sonrası ne olsun diye düşününce, otuz iki kısım tekmili birden dökülüverdi gözlerinin önüne. gözbebekleri ise öylesine bir noktaya demir atmıştı.

ömrü kaygısızca geçsin isterdi hep. ilk adımlarından beri. her daim sığınacağı bir hayal dünyası yaratmıştı kendine, hayatın ötesinde, kendiyle ilgili konularda dara düştüğünde oraya kaçardı, orada mutlu olduğunu hissederdi. bu kaçışlar sayıca çoğaldığında açmazlar da artıyordu, çözümleri fena halde ertelenmiş sorunlar adımlarını ağırlaştırıyordu, bunu inkar edemezdi. sığınakları daha da kötü günlere saklayıp biraz daha çabalamalıydı, bu halde öyle çok çok kötü şeyler olmadıkça da rahat yürümesi zor değildi. hayattan da öyle çok bir istediği yoktu aslında. rahat bir yerde, sevdiği şehirde, gönlünün dilediği gibi gezip tozmak, yiyip içmek, zaman zaman dağıtmak, okumak, görmek, dinlemek, arada bir seyahat etmek, güzel yerlerde bulunmak, yeni renkler keşfetmek, farklı insanlarla tanışmak, birkaçını gerçekten tanımak; bunların yanında gönlünü koyduğu insanların gönüllerine dokunabileceği işleri başarmak isterdi. yapmaya çalıştığı da bundan çok farklı şeyler değildi hani, ne var ki her şey için bir bedel ödemesi gerekirdi insanın, öyle derlerdi. ne var ki toprağında çok katı bir kural vardı, her şey kendince eksiksiz olacaktı, yaptığı her şeyde, dokunduğu her yerde bir şeylerin göz kamaştırması gerekti. sıkılmışçasına güldü, böyle bir şeyin mümkün olmadığını kendi de biliyordu. peki öyleyse neden hep bunu için koşullandırılmıştı? neden bu açmaza itmişlerdi onu? bu da mı onun suçuydu? hayır. ne demek hayır, bal gibi de onun suçuydu, itiraz etmesini bilemez miydi insan? elbette bilirdi, o da biliyordu, hatta bir keresinde denemeye bile kalkmıştı. olmuş muydu peki? ah, kalabalığın içinde tam ortada tek başına kalmasaydı, sonrasında sesi hiç bu kadar cılız çıkar mıydı? bu noktaya gelebilinceye kadar kaç sığınak eskitti, kaç sığınakla birlikte kendi ruhundan parçaları da koparıp attı bilmiyordu. olup bitenin, geçip gidenin hepsinde kaynağı dışarıda armak da düpedüz safdillik olurdu, oysa kendi de bazen bilerek, bazen de hiç istemeden neleri yıkıp devirmişti? ah insan, sözlerinin ve davranışlarının hem kalpleri yüceltebildiğini, hem de başkalarında derin yaralar açabileceğini bilseydi, durup kendisine şöyle bir bakmak istemez miydi?

çalışmak güzel şeydi, onun yaptığı gibi olanı ise biçilmez kaftan. okumak, görmek, keşfetmek mükemmel şeylerdi; hele yazmak... kendini en iyi yazarak anlattığını düşünüyordu, ne var ki bazı zamanlarda öyle boşalıyordu ki zihni, ipin ucunu kaybetmiş gibi kalakalıyordu tek kelime edemeden. bu halini hiç sevmezdi, yine de içine sinmediği bir cümleyi sarf etmektense çöpe atmayı tercih ederdi. sonra bir de müzik vardı. kulağında bir ezgi olmadan yaşayamayacağı geldi aklına, doğruydu bu kendini bildi bileli. çocukluk sesini duyar gibi oldu, "aynı çatı altında aşkımız bir yalanmış" şarkısını söylerdi anlamını bilmeden. sonra reklam müzikleri dolanırdı günlerce diline, şimdi olduğu gibi. kendini defalarca bir şarkıcı olarak hayal etmişti annesinin topuklu ayakkabılarını giyip pembe rujunu sürdüğünde. bir müzik aleti çalmayı çok istemişti hep, fırsat bulamadı. o da sesini kullanmayı severdi bu yüzden. kendi başınayken, arkadaşlarının yanındayken, orada buradayken içten içe söyledi şarkılarını. değişik müzik eserlerinin, farklı insanların varlığını kutladığına inanageldi. sonra bir de tiyatro vardı, mabedim dediği binalar, izlerken kendini unuttuğu anlar, her bir köşesine ayrı ayrı hayran olduğu oyun metinleri, ufacık bir göz kırpışıyla dünyayı oynattığını gördüğü oyuncular, insanlığın hürmetine efsunlu bir rüzgara kendini kaptırmış ruhlar, bütün bir ömrü kokusuna sindirmiş sahneler vardı. nefes almak böyle bir şey olmalıydı. öyleydi.

her yönüyle hayat zor bir süreçti insana göre. yine de insanlar ayakta kalmayı başarıyordu. o ise olur olmadık şeylere gereksiz yere canını sıkar, abuk sabuk zamanlarda birdenbire sanki çok derinlerde bir acısı varmışçasına ağlamaya başlar, günlerce aynı şarkıları dinler, aylarca aynı konularla kafasını meşgul eder, yıllarca aynı noktalara takılı kalırdı. sahiden saçma mıydı bütün bunlar? asla! içinden döktüğü her gözyaşının sebebini, boşuna olmadığını, o anlarda hissettikleriyle eni konu bilirdi. içten gülüşlerini, dalıp gidişlerini de... sıkkın zamanlarda dilinden fırlayan küfürleri, büyülendiğinde hislerini anlatmak için özenle seçtiği ifadeleri onu yansıtırdı. bazı anlarda kendiyle kavgaları bitmek bilmez, kendine karşı hissettiği nefretin önünü alamazdı. bunun nedenini hiçbir zaman bilemedi, ya da aslında en ince ayrıntısına kadar biliyordu da, kavga etmek için en doğru kişiyi kaybetmek istemiyordu hiç. belliydi.

yalnızlığı çok sevse de öyle ya da böyle insanlar yanındaydı hep. olmalıydı da. hayatında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğü insanları teker teker aklından geçirdi, onların yokluğunda hayatında neyin eksik olabileceğini düşündü. sonra o meşhur dizeyi mırıldandı: "ne halt edeceğimi bilemem."
en büyük kötülüğünü gördüğü insana bile kızamıyordu o an. hiçkimsenin bütünüyle iyi ya da tamamen kötü olmadığını da biliyordu. biliyordu da, kırıkları eski haline getirmek de imkansızdı. buruk ama kendinden emin bir sesle seslendi. "bırak dağınık kalsın". nefret de sevgi de o an güzeldi.

geçmiş karmaşıktı. yapılan hatalar, kırılan kalpler, kaçan fırsatlar, delicesine aranan zamanlarla örülü bir ağ. bir hayalet gibi peşisıra gelirdi. ondan kurtulamadığı zamanlar oluyordu. ancak her zaman bildiği bir şey varsa, o da bir şeylerin peşinden koştuğunda ellerindekinin akıp gittiğini hiç kimsenin göremediğiydi. bilmek acı verirdi insana. özellikle hiçbir şey bilmediğini bilmek. hem nimet hem kahırdı bilgi. dünya üzerinde gerçek olup da çelişkisiz olan bir şey var mıydı?

derken kendine geldi, neresinde olduğunu bilmediği bu yolda bir adım daha atıyordu o gün. güzel şeyler bulmak adına güzel şeyler ummak gerekirdi, ya da bildiği gibi devam edecekti yaşamaya, daha çok fırsat yaratarak, yaptıklarının tadını daha da çok çıkarmaya bakarak, daha az geride takılı kalarak... daha çok ağlayarak, daha çok gülerek... daha çok keşfederek, daha çok dinleyerek... daha çok özleyerek...

yerinden yavaş yavaş kalktı, ömrünün kaçıncı yılı olduğunu anımsamaya çalıştı. sonra aldırmadı, boşver dedi içinden. içinde bir şeyler olgunlaştıkça insanın, her gün yeni şeyler görüp işledikçe, hangi yıl olmuş ne önemi vardı ki? hele insan anlatmaya çalışıp da beceremedikçe... yine de yaşanan hiçbir şey boşuna değil. boşuna değil!

yıllar yılları kovalar, arda kalan yalnızca unutulmaz anılar ve güzel insanlar. ruhtan ve gönülden yana yorulmadan, dilediğince bir yaşam herkes için.

bugün diledim.

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA

Pazartesi, Ekim 06, 2008

girit'in kadife dalgaları

son zamanlarda ruhuma sonsuz bir "ulaşılmaza özlem" hakim. ulaşılmaz olanı içimde yaşatmanın mutluluğu ve buna bağlı orta karar bir iyimserlik de söz konusu. uzaklara, denizlere, yakamozlara, onların anlattığı masallara dalıyor gözlerim. ıhlamurun, kekiğin, defnenin kokusu hafızamın bir köşesinde, bir rüzgarla içime serpiliyor. her yerde, her şeyde onları arar oluyorum. önce umutlar yeşeriyor; çölün serabı misali resmi kalıyor sonra gönlümde. yüzüm dökülüyor. yine de onların bir şekilde var olduğunu bilmek tutuyor ayakta beni. bu durumun bende son zamanlarda hüküm sürdüğünü söyledim ya, aslında böyle olmasının nedeni kulağımı bir türlü o sesten alamayışım.

haftalardır aynı şarkıları dinliyorum. her bir ezgide, her bir sözde canlanıyor girit'in kadife dalgaları. hiç gidemediğim ufacık bir köşenin suları hayal bile edemeyeceğim sayıda ve güzellikte masallar anlatıyor bana. eskisinden yenisine insanın söyle(n)diği, şafağın ilk damlasından gecenin en koyusuna her renkte hallerinin anlatıldığı ayrı ayrı masallar... üstelik öyle güçlüler ki, öyle sihirli elleri var ki her birinin, ruhu tatlı salınışlarla bir huzur denizinde yüzdürüp dönüveriyorlar hiçbir şey olmamış gibi. şimdi bütün bunları niçin anlattığımı düşünüyor olabilirsiniz, normalde senli benli bir üslubu da pek tercih edemiyorum kendimle ilgili çok şey anlatmayı (bireysel anlamda) sevemediğim için, ancak gerçek anlamda bir gönül borcum var bu kadife dalgaların sahibi manolis lidakis adındaki giritli beyefendiye, özellikle sesiyle güzelleştirdiği bütün ezgileri, anlattığı tüm masallarıyla dört yıldır müzik ufkumu hayat utkuma bağladığı için. bu yüzden bu satırları yazıp kendimce teşekkür etmek istedim ona, denize, müziğe, anadolu'ya ve girit'e. anladım ki insan ve ürettikleri de toprağın meyveleri gibi. onun sesi de yumuşaklığını kadifeden, rengini ege'den, tadını yakut renkli ab-ı hayattan, ışığını yıldızlardan, ruhunu ise imbat ile girit'in dalgalarından aldığı rivayet edilir ki bence çok doğru, bakalım sizler ne diyeceksiniz?



tarihlerin ötesinde gizli saklı kalmış bir aşk hikayesini anlatmış bu şarkısında. aydan yıldızdan medet ummuş iki aşık, sokak sokak izine düşmüş vuslatın. ve sözleri var, belki tükenmek üzereler ama, birbirlerini bulduklarında yeniden doğacaklar.

eski girit türkülerinden yepyeni bestelere kadar birçok şarkı seslendiren manolis lidakis, aynı zamanda türk ve yunan sanatçılarla ortak bir sürü albümde de çalıştı. bunlardan en yeni ikisi christos tsiamoulis'in "lonely land" ve makis ablianitis'in "bahar" adlı albümü. bu albümlerde ercan ırmak ve erkan oğur gibi müziğimizin ünlü isimlerinin imzaları da var. bahsettiğim iki albüme de sesiyle renk kattı, bu albümlerde onun şarkılarını dinlemek apayrı bir keyif; çünkü düetlerde olsun sololarda olsun çok iyi işler çıkardığını, müzikal altyapısının çok güçlü olduğunu ilk dinleyişte fark etmek mümkün.

iki farklı milletin evlatlarıyız, ama aynı toprağın türküsünü söylemekte o yıllardır. sesinin kıvrımlarından hüznünü yansıtıyor göğe. geceyi ve kırık kalbini anlatıyor, kavuşamayacağını, ulaşılmazını döküyor diline istemeden; yorgun ruhunun içinde gizli bir damla gözyaşını sızdırıyor sözcüklerin arasından. kıyıda çaresizce ağıdını yaktığında onu bir tek dalgalar teselli ediyor, usulca.



geldiği toprağı, kaynağını da unutmadı hiçbir zaman. çünkü anadolu'nun, girit'in, denizin, insanların da anlatacak çok şeyi vardı; ayakta kalmak, hayatı yaşamak ve burada mutlu olmak için onun sesinden daha iyi bir tercüman olamazdı. ortak türkülerde yeniden tutunabilmeyi, delişmenliğini ve sakinliğini harmanlayarak sundu, olanca doğal ve içten hisleriyle... ruhun sesi olsa neler derdi?

hayal kurmanın ruh için ne anlama geldiğini de söyledi şarkılarında. hayallerde ne kadar büyük bir mutlulukla sarmaş dolaş olduğumuzu, ama arada kalmışlığın o kaçınılmaz özlemi çaresizce asıl sevgili eylediğini dolaştırdı ezgilerin arasında. bazen de vefasız kalbe sitem etti, sitemini kendi kalbine dinletti.



ve böylece kovaladı yıllar yılları; nice şarkıyı süsledi o ılık rüzgarı sesinin.

her dinleyişimde gözümde bir damla yaşı, içimde çocuksu bir mutluluğu, geçmişe ve hayallerin gerçek olacağına dair yüreğimde büyük bir özlemi, hayatın yaraları ve kalp kırıklarına dair ardımda sürüklediğim acının izlerini, kulağımda ve yüreğimde yüzyılların masallarının tadıyla kokusunu bırakan bu muhteşem sanatçıya bir şair bozuntusunun hayatına büyük anlamlar kattığı için yürekten teşekkürler. her "kardia mou" deyişinde ılık ılık estirmek imbatı, her bahsedişte ilk öpücükten ürpertmek geceyi kolay mı? dilerim ki hiç eksilmesin sihirli güzellikteki kadife dalgaları sesinin. bana da son nefesimi vermeden onu canlı canlı dinlemek kısmet olur diye düşünür oldum son günlerde. her şarkısı ayrı güzel, sanırım eski bir tanrı hakkında "her sözcüğe ayrı yumuşacık dokunuşlarla hayat verdikçe, dünya döndükçe anılsın güzel adı manolis'in." diye dilemiş. bir gün olur da kavuşursam o kaynağa, buluşursam girit'in kadife dalgalarıyla, birer birer dokunacağım o masallara, belki bir masal da ben olurum köpüklere karışıp...

toprağın, suyun türküsünü yüceleştiren insanlara selam olsun.