Pazartesi, Kasım 24, 2008

ikilem

"yapamıyorum, olmuyor. ne sesini duymadan durabiliyorum, ne de onu dinlediğimde ondan gayrı bir şey düşünebiliyorum. içimde bir dünya kurup onu baş köşesine getiriyorum. bu dünya olup bitenlerle, haberlerle, yeni yeni öğrenilenlerle şekilleniyor. büyüdükçe başkalaştığı gibi, kabına sığmaz hale geliyor. gerçeklerden bu kadar çok kaçtığım için mi oluyor bütün bunlar? yoksa anlamlandıramadığım daha karmaşık bir sihir mi var onda kalbime dokunan? başka başka yollardan gelmiş iki insan, ortak bir his, yüksek dozda duyumsamalar, bir sözden çıkan anlamlar... ama eminim, eğer beni görse, karşı karşıya oturup söylediklerini gözlerinin içine bakarak dinleyebilsem buluştuğumuz evrenin derinliğini fark edecek. insanca bir öyküyü usulca anlatır gibi anlatacağım yüreğimdekileri. birden hayat bulacak kurduğum tüm hayaller. adını bilmediğim silik kokulu güzel, küçük çiçekler açacak. yüzümde şimdiye kadar bizden başka kimsenin hissetmediği bir duyguyu resmeden bir gülümseyiş belirecek. bazı bazı isyanla, acıyla ve içimdeki varlığıyla dolu zamanları hatırlayıp boşa değil diyeceğim, işte o an geçip gidene yakılan ağıt, yerini bulutların arasından sızan güneşin renginde şarkılara bırakacak. hayattaki ne ilk ne de son mutluluk olmayacak gerçi ya, tadı en damakta kalanı bu diyeceğiz sonsuz ezgiler boyunca."

yarım saattir elindeki kitaba boş boş baktığını birkaç saniye önce fark etmişti. bir şeyler okurken, ders çalışırken müzik dinlemek alıştığının aksine çok dalgınlaştırmıştı onu. ya da bu halinin sebebini müziğe atmak kolayına geliyordu. kitabı bir kenara koyup öylesine durup düşünmek istedi. dizlerini toplayıp oturduğu yere büzüldü. son zamanlarda düşünmekten hiç bıkmadığı şeyler döküldü kucağına. gitmek istiyordu, bir şeylerin onu engellediğini düşünüyordu. bu kararsızlığından ve zorundalıklardan nefret ediyordu. hayat evrildikçe ruhu şekilleniyor, gözleri açılıyor, kalbi saydamlaşıyordu.

"iplerimden ne zaman kurtulacağım?"

gitmek istediği yer öyle herkesin hayalindeki sakin sessiz bir sahil kasabasından farklıydı. insanların tatilden tatile hatırlayacağı bir yer değil, lodosuyla meltemiyle hayata hayat dedirtecek bir köşe bu ömür için. gerçekleştirmek istedikleri için içinde karşı konulmaz bir istek vardı. basamakları hatırlayınca yeniden düşüyordu yüzü. ellerini kucağına koydu, parmaklarına baktı, tırnaklarına yeni sürdüğü ojenin açık rengi hoşuna gitmişti. gördüklerine dair ufak tefek ayrıntıları güzel bulurdu hep. bir seste, bir renkte, bir sözcükte keşfedilen incelikler anlam katardı zamana.

"yola çıkacağım günü düşlüyorum hep. serin bir gecede bir tren istasyonundayım. kulağımda yine onun sesi, hayatımda ilk kez bütün kalbimle güzel hisleri paylaştığım sesle, hayatımın en onunla dolu yolculuğuna çıkacağım az sonra. öyle çok fazla eşyam yok, sadece bir sırt çantası. yanımda eskiye dair bir şey sürüklemiyorum bu kez. perona yavaşça giren tren durduğunda tam önüme bir kapısı denk geliyor. o kapıdan binip yerimi buluyorum, çantamı koyup sessizce oturduğumda zaman birden geçiyor ve tren hareket ediyor. tanımadığım insanlara açık pencereden el sallıyorum. havada bir berraklık var, bir müzik aletinin masalsı ve temiz sesi gibi. oturup başımı cama dayıyorum, karanlıkta seçebildiklerimle başka insanların yaşamlarını olduğu gibi düşlüyorum. sonra tren denize çok yakın yerlerden geçiyor. denizin kokusunu içime çekiyorum. uyur uyanık halde hissettiklerim hep hatırlayacağım bir huzuru kuracak yüreğimde. gördüklerimin arasında bir görünüp bir kaybolan muzip bir ayışığı da var. zaman ruhumu okşayarak geçiyor ve kavuşacağımı, yeniden sevileceğimi biliyorum. ve yol, tam vaktinde bitiyor, güneş ilk ışıklarını sularda yıkarken. trenden inip uzun uzun yürüyorum, daha önce hiç görmediğim ama beni hep oradaymışım gibi karşılayan topraklarda. yalnız değilim. yanımda benle yürüyen onlarca öykü var, yeni tanışıyorum her biriyle. bana eşlik ediyorlar kavuşma anımıza kadar."

tepesinde yanan ışık mıydı rüyaların maddesi? dalıp gittiği hayali pat diye kucağına düşmeseydi daha neler kurardı kim bilir. hep "otur aşağı" diyen o kalın rezil sese tam tezat bir sesle nanik diye bağırmalı, sonra da hoplaya zıplaya kaçmalıydı işte. ömrü boyunca gitmekle kalmak ikileminde bulunmanın çelikçe soğukluğu ensesini ürpertti birden. o döngüyü, paslı zinciri kıracaktı, kırmazsa hayalleri canını yakmaktan vazgeçmeyecekti çünkü. sırf bunun için en sıkıcı şeylerin bile üstesinden gelmeye değerdi. sarı ışık ve demli çayla kutladı bu kararını, artık gözleri nedensiz yere dalmayacaktı, yolculuğuna kadar.

Pazar, Kasım 23, 2008

haftasonu şarkısı

merhaba,
her ne kadar bu aralar (fena halde) manolis lidakis bağımlısı olduğumdan dolayı başka bir şarkı dinleyesim gelmese de, son birkaç haftasonunda severek dinleyip bağıra bağıra eşlik ettiğim bir şarkıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. haftasonunun rengine uyumunu harika bulduğum şarkı efsane grup abba'dan geliyor:
keyifli zamanlar ;)

Cuma, Kasım 14, 2008

başıboş bir geceden...

"bence bu schweppes'in vişnelisini de yapmalılar"
son yudumunu aldıktan sonra aklından geçen ilk cümleyi öylesine söyledim. üniversite hayatımın tatlı ekşi bir sürü gününü ve gecesini birlikte geçirdiğim iki candan insanla onca sürüncemeden sonra tekrar buluşmak iyi gelmişti. çözümlenmeyen, çözmesi imkansız bir sürü konu vardı. yıllar kendinden büyük angaryaları da beraberinde getiriyordu. eskilerden, yenilerden, olacakken olmayanlardan, olmayacakken olanlardan bahsedince alışmadığımız sözler çıkıyordu dilimizden. gülüyorduk ya, şaşkın bakışların içe saldığı korkuları ne yapmalı? yollar boyu yürüyüşler, otobüs koltukları arasında dalga geçişler, birlikte susuşlar, aynı şarkıya dalıp gidişler arada hatırlayacağımız şeyler olarak kalmıyordu. hep böyle olur mu? yaşamak? son yudumun tadına benziyordu. son yudum boğazdan akarken ona "bence böyle olmalı" demek gibiydi. yine de güzeldi, hüznü iz bırakıyordu. bağlı olunan onca şey varken, yaptığımız kendimizce birer başıboşluktu.
özlediğim...

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Bayazıt: Bir Osmanlı Tragedyası

Tarih sahnesinden bir şekilde geçen her devletin, gücü elinde bulunduranların çıkarlarının yarattığı çeşitli çatışmalara sahne olduğu bilinir. Büyük imparatorlukları düşündüğümüzde, özellikle iktidar savaşları devletlerin kaderini belirleyecek denli önemli olaylara yol açmıştır, ki bu da devletlerin geçirdiği bunalımlardan anlaşılıyor. Ancak bu olayların sebep ve sonuçlarını, politik boyutlardan bireysel ve psikolojik çatışmalara indirgediğimizde, insana ve insanlığa dair pek çok ortak noktayı yakalayabilmek mümkün oluyor. Dahası, evrensellik kavramının sanata yansımasında en başarılı yöntemin de bu ortak noktaların eserlere taşınması olduğu, çağlar ötesinden bizlere ulaşan eserlerden belli. Antik tragedyalardan, günümüz tiyatrosunun seçkin eserlerine kadar pek çok yerde insanın kendiyle ve diğerleriyle savaşımına; hissettiklerini ve inandıklarını koruma pahasına başka insanları ve onların değerlerini harcama temasına sıkça rastlıyoruz. Böylesine akademik bir girişten (!) sonra, bu konu ekseninde bahsetmek istediğim oyun, Jean Racine'in "Bayazıt" (Bajazet)ı. Bu yıl Konya Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konan oyunu, oyunda aynı zamanda Roksan'ı canlandıran Bengisu Gürbüzer Doğru yönetiyor. Oyun, temelde basit bir dekor üzerine tasarlanmış sahnelenmesi için; ancak öyle ayrıntılar var ve bu ayrıntılar öyle güzel işlenmiş ki, oyuna dair söylenecek bir sürü şey ortaya çıkıyor. Oyun sahnelemenin teknik kısmına vakıf olduğumu söyleyemeyeceğim, bu nedenle oyun hakkındaki izlenimlerimi belirtmek istedim birkaç paragrafla.

Oyunu izleyişim aslında tamamen bir tesadüf eseri. Birçok seyirci gibi "Cadıların Macbeth'i" adlı oyuna niyetlenerek bilet almış, ancak bir iki gün önceden bu oyunda teknik bir arızanın olduğu ve yerine aynı gün Konya DT'den "Bayazıt" adlı oyunun turne temsillerinin gerçekleşeceği haberi gelince bu oyunu görmeye karar verdim. Geçtiğimiz sezon yine Konya DT'nin "Resimli Osmanlı Tarihi" adlı oyununu izleyip beğenmiştim, bu yeni oyun hakkında da büsbütün olumsuz bir yargıda değildim, ama çok büyük bir beklentim de yoktu açıkçası. Ankara’da tiyatroların devamlı izleyicileri, İstanbul dışındaki bölgelerin oyunları turneye geldiğinde niyeyse böyle önyargılı bir tavır takınır, oysa bölge tiyatroları, belki sezon içinde daha az oyun hazırlama durumunda olduklarından, belki de bölgedeki seyirciye büyük emeklerle hazırlanmış güzel oyunlar sunma isteğinde olduklarından gerçekten güzel işler çıkarıyor. Bir turne oyununun Ankara’ya gelmesinde durum böyle olunca, ilk gün salonun tamamen dolu olmasını da beklemedim. Anladığım kadarıyla, bu oyunlara gelen talep, oyunun ilk temsilinde beğenilmesine ya da oyunun gelmeden önce bölge seyircileri tarafından internette ya da gazetelerde tavsiye edilmesine bağlı oluyor, örnek vermem gerekirse Erzurum Devlet Tiyatrosunun “Kafkas Tebeşir Dairesi” gelmeden önce hakkında bol bol övgünün duyulduğu, çoğu izleyicinin de bu yüzden tercih ettiği, Ankara’da kapalı gişe sahnelenmiş bir oyundu –ki kendisi de 2007-2008 temsil sezonunda Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin ‘Yılın Tiyatro Oyunu’ ödülünü aldı.– Bu kadar malumatfuruşluğun nedeni, aynı ilginin Ankaralı tiyatro severlerin Bayazıt için de göstermesini dilediğimden, belirtmeden geçmeyeyim.

Akün'ün çok sevdiğim gepgeniş salonuna girdiğimde dekorun alan olarak biraz dar ve sade bir biçimde hazırlanmış olduğu izlenimindeydim; ancak ışıklar izleyiciden sahneye çevrildiğinde o sade gibi görünen dekorun içinde oyuna bambaşka bir boyut katan bir sürü ayrıntının bulunduğunu fark edince şaşırmamak mümkün değil. Dekor iki basit kattan oluşuyor, alt katta asıl oyun dönerken, kapının üzerindeki tüller arasında, harem havasında ikinci katta, daha simgesel bir anlatımı, harem içinde daha geri planda olup biteni izlemek mümkün. Bunların yanı sıra, iki yandaki ahşap parmaklıklı küçük odacıklardan oyunun dönümünden (Roksan’ın gerçeği öğrenmesi denebilir) itibaren ana karakterlerin iç çatışmalarının yansıtılması amacıyla yararlanılmış. Dekorda yaratılan bu çok boyutluluk, oyunun temasıyla son derece uyumlu. Eklenen birkaç eşyanın da büyük çağrışımları bulunuyordu, köşedeki gongun çalışının zamana atıfları, kapıdan geçişlerin yeni haberler getirişi de önemli fikrimce. Oyunun açılışındaki dans sahnesi de aklımda yer edinen ayrıntılardan. Oyunda kullanılan kostümler anlatılan devrin özelliklerini taşımakta; parıltılarıyla, renk seçimleri ve bu renklerin hissettirdikleriyle karakterlerin uyumundan bahsedebiliriz, özellikle kadın karakterlerde ana rollerden yan rollere kadar seziliyor bu. Dönem ve tarz açısından ‘Genç Osman’ adlı oyunun kostümleriyle benzerlik gösteriyor. Ancak, ‘Bayazıt’ ta kadın karakterlerin ‘Genç Osman’a göre biraz daha ön planda olması kadın oyuncuların kostümlerinde biraz daha ışıklılık ve görkem gerektiriyor, bu da fazlasıyla sağlanmış. Bir tek uzun saç konusuna takıldım, biraz abartılması oyuncunun hareketini engellediği gibi çok hoş bir görüntü de vermiyor. Öte yandan, makyaj konusunda da bir ustalık vardı. Genel makyaj bir yana, özellikle oyunda haremin gong çalmayla görevli, esirleri getirip götüren hizmetkârının gözlerindeki makyaj gerçekten mil çekmiş ifadesi yerleştirmiş oyuncunun yüzüne. Bu birçok izleyicinin de dikkatini çekmiş olacak ki, çıkışta ayrı ayrı kişilerden bu konunun bahsine kulak misafiri oldum. Görünüm konusunda bir diğer ayrıntı, 4. Murat’ın şanına yakışır bir şekilde parıl parıl sahneye çıkışıydı ki, bu noktada dekorla birlikte ışık tasarımının da aynı ölçülülükle hazırlandığı da dikkatten kaçmıyor. Sahnelerin dekorun farklı yerlerinde geçmesi ve ışığın buna göre hareketlendirilmesi ya da donuklaşması oyunun gizemli ve yoğun noktalarını anlamlandırıyor.

Oyunun göze hitap eden ayrıntılarından sonra biraz da kulağa hitap eden kısmına değineyim. Aslı Fransızca olan oyun Jean Racine’in en bilindik tragedyalarından biri. Ancak tarihte, hele Osmanlı tarihinde böylesine bilindik türden bir olayın klasik bir esere hayat verecek bir trajedi gibi işlenmesi bu oyunu Türk seyircisi için özel kılıyor. Oyunu dilimize kazandırmadaki emek, yine onlarca oyunu su gibi Türkçesiyle yeniden söyleyen Başar Sabuncu’ya ait. Konuşmaların akıp gitmesi, sade ve öz olması da bunu gösteriyor. Oyunla ilgili, fikrimce en önemli ayrıntı, oyunun müziklerine ait. Oyunun olağan akışına, hüznüne ve gerilimine ses ve ruh açsından en büyük desteği müzikler veriyor; ki bu müzikler de çoğu oyunda bayıla bayıla dinlediğimiz müziklerin yaratıcısı Can Atilla’ya ait. Tarihi konularla ilgili albüm çalışmalarını, değişik eserlerini dinleyip beğenince; konu hakkında geniş bir bakış açısına sahip olduğunu da hesaba kattığımızda, bu oyunun müziklerinde de oldukça başarılı olduğunu söyleyip hakkını teslim etmeli.

Oyuna dair bahsedilecek çok fazla ayrıntı var elbette. Güzel bir kadro, incelikli ayrıntılar, seslerden bakışlara emek dökülmüş oyunculuklara dek bir sürü noktadan dem vurulabilir paragraflar boyunca. Oyunun 75 dakika gibi bir sürede tutulması, uzunca bir öykünün özünü insanın gözüne sokmadan verebilmek için kâfi gelmiş. Hazır oyun bir hafta daha Ankara’dayken, görüp kendince yorumlamasını isterim her tiyatro severin. Bunun biraz sohbet havasında bir yazı olduğunu, yazının kendi görüşlerimi ve hatta oyunda dair ufak tefek kopyalar içerebileceğini de söylemeliyim, bunu yazma nedenim yalnızca oyun sonrası düşündüklerimi paylaşmak. Sözün özü, hem tarihimizden bir olayı evrensel gözle yansıtması açısından, hem de bu olayı çağların ötesinde bir trajedi şeklinde sanata sunması açısından Bayazıt ihmal edilmemesi gereken bir oyun. Konya DT de, oyunun bu niteliklerine her yönden yaraşır biçimde sahnelemekte bu oyunu, insana dair bir görkemle.

http://www.devtiyatro.gov.tr/eser/eser1623.asp

Pazar, Kasım 02, 2008

hikâye

gecenin erken saatlerinden biri. odamda öylesine oturuyorum. normal olmayan bir şey yok gibi. yanımda defterim, önümde bilgisayarım, internette birkaç gün sonrası için teslim edeceğim ödeve dair bir araştırma yapıyorum. kulağımda yine en sevdiğim ses, ilginç bir şeylerin peşinde gibi görünüyorum kendi kendime. okuduğum, bundan iki yüz yıl önce sıradan bir kadının yazdığı günlükler. araştırdığım tarihin ilginç ayrıntılarından biriyle baş başa olmak güzel. bunu çoğu zaman çeşitli çalışmalar için yapıyoruz. ancak kaçırdığım, görmezden geldiğim bir ilginçlik hissediyorum. nedenini tam olarak kestiremediğim, anlamlandıramadığım garip bir his var. açık, yıldızlı bir göğün gecesi örtüyor sanki oturduğum toprağı. sırt üstü uzanıp izliyorum biraz onları, sonra doğrulup etrafıma bakıyorum. sokak lambaları olduğundan parlak ışıyor bu gece, yardım alıyor olmalılar yukarıdakilerden. etrafımda insanlar, kendi hallerinde, sakin, sessiz yaşamaktalar hikâyelerini. işte oradaki kız, aynı odayı paylaştığım, üzerinde gri bir hırka var. çıkarmak istemiyor bir türlü. derin uykulardan çekip çıkaracak kimsesi yok onu, hoş, çıkmak istediğini de sanmıyorum, hırkasına sıkıca sarılıp atmalı ruhsal yorgunluğunu. ileride yeni tanıdığım bir insan, hayatı yeni bir dönemece girmiş besbelli, yerini yadırgamıyor ama bir an önce her şeye uyum sağlayıp eski temposunda devam edesi var, bunun için çabalıyor. biraz ötemde başka bir kadın var. asık suratlı, burnu havada, kendi aramızda selamsız bandosu diye dalga geçtiğimiz biri. yaşça hayli büyük olduğunu duyduğumda şaşırmıştım, ne varsa bunda; ama harıl harıl çalışması, ihtiyaç gördüğünde kelam etmesi garip geliyordu hep. şimdi de okuyor, derken bir an okuduğu kitapta bir şeylere takılıyor, gözleri uzağa dalıyor. sadece birkaç dakikalığına içi gözlerinden dışarı sızıyor. sonra toparlanıyor, düşündüklerini kimsenin görmediğinden emin olmak için kolaçan ediyor gözleriyle etrafı, yeniden dönüyor kitabına. anlam veremiyorum. aylaklığı sevmek, görmek, gördüklerimi kendimce yorumlamak güzel bana göre. insanlarla konuşmaktan öte şeyleri böylece paylaşabilmek mümkün. uzakça çaprazımda bir grup oturmuş, tanıdık yüzler. bağıra bağıra şarkı söylüyor içlerinden biri, şarkı güzel ya, komik geliyor söyleyişi. gülüyorum. annemle babam duysaydı bunu, o gün mutfakta yemek yerken bir kızın kulak tırmalayan bir sesle türkü söylediğini duyduğumuz gelirdi aklımıza. sahi, bir daha o kadar çok yemek yapar mıyım beni ziyarete gelse bir sevdiğim? ufak tefek bir kız yanındaki delikanlının anlattığı eski bir televizyon programının komik bir bölümüne gülmekten yerlere yatıyor. yanımdan birkaç metre ileride de okuldan en yakın arkadaşım, yanında sevdiği genç adam, kendi hallerinde sohbet ediyorlar. ayak bileğimde iki gün önce kale’de misafirlerimizi gezdirirken bir kadından birlikte aldığımız boncuklu halhal var, kafamı çevirip arkadaşıma bakıyorum, elimi görüyor, ikisi de gülümsüyor çocuklar gibi. dizlerimin üzerine oturuyorum, arkama bakıyorum, suratını asık görüyorum eski bir tanışın. telefonu çalıyor, bağıra bağıra konuşuyor telefondaki sesle. sakin halinden beklemiyorum bu tavrını, besbelli bir haksızlığa kızmış olmalı. uzağımda daha bir dolu insan var, görebildiğim ve göremediğim yerlerde. kimiyle bir akşamüstü rastlaşıp döküyoruz içimizdekileri, bazen de ufak selamlaşmalar yetiyor eski samimiyeti yâd etmeye. gece misler gibi kokuyor etraf, ağaçlardan mı, taşlardan mı bilinmez. gördüklerimin, duyduklarımın, hissettiklerimin bana söylediği bir şey varsa eğer, o da aynı anda bir sürü hikâyenin yaşanıyor olduğudur hayat denen hengâmeler silsilesinde. bütün bunları dinlemek, bu kitaptaki yerlerimizi düşünmek, yeniden yıldızlara bakmak ve kendi hikâyemi onlara dinletmek istiyorum. gözüm birine takılıyor, bir ışıyıp bir kaybolan cinsten bir yıldız bu. iyice açıyorum gözlerimi, bir çerçevenin içinde gibi görüyorum onu. denize bir kamaranın penceresinden bakıyorum adeta. aklım kim bilir neredeyken bütün o olağanlığın içinde oturduğumu fark etmem çok zaman almıyor. içimdeki garip his sönük, sadece biraz iteliyor beni yeni hikâyeler için. belli olmuyor ki, kâh kendi halindeyken, kâh hayallerdeyken, kâh koskocaman bir kalabalığın ortasındayken gelip dokunuyor insana, eski semaver çayları gibi bir tat bırakıyor dilde. bu da sıradan bir kadının oturduk yerden kurduğu hayallerden biri olarak geçer belki bir tarihçinin eline. yine de bu halimde açık bir huzur hissettiğim tastamam gerçek, açık pencereden bir yıldıza söylediğim her şey doğru, içimden geçtiği için. sadece.

Get this widget | Track details | eSnips Social DNA