Çarşamba, Aralık 31, 2008

yeni yıl...

merhaba,
güzel şeyler hissediyorum. dilerim gönlümüzden geçen neyse bir bir gerçekleşir, sevdiğimize kavuşuruz, bütün duygularımızı doyasıya yaşarız bu yeni yılda. öyle geldi içimden.
nice keyifli zamanlara...

Çarşamba, Aralık 24, 2008

kardan keyif (hasta bünyelere adanmıştır)

merhaba,

kafama göre takılmakta olduğum bir gündeyim. yapılacak işler yığınla, ama okul yok bugün. hoş, zaten olsa da çalışmaya niyetim yok bir zamandır (muhtemelen sınıfta kalmadan önceki son sözlerimi sarf etmekteyim). yeni yıla günler kalmış, biraz baş ağrısı dışında genel bir sakinlik hakim odamda. fonda her zamanki güzellikte, her halime uyumlu şarkılarıyla manolis'in büyülü sesi, dışarıda ince ince yağan bir kar altında bembeyaz bir ankara. yılın ilk karı. dün gece şehirden gelirken başladı. diner sanıyordum ya, eve yaklaştıkça her yerin beyazlaştığını görmek bu ihtimali biraz zayıflattı. yeni tutmaya başlayan karın üzerine yazı yazmak küçüklüğümden beri eğlenceli gelir, eh tabi ege'de kar bulabildiğimiz nadir zamanlarda bu eğlenceyi tadabilme imkanımız oluyordu,beş on yılda bir diyelim. soğuktan mıdır nedir bilinmez, korkunç bir başarısıyla gelir gelmez yatağa serildiğimde değil yağan kar, dünya umrumda değildi. uyumuşum. sabaha karşı uyanıp kalktım, saat beşti. pencereden baktım, kar hâlâ yağıyordu. ağrım yok gibiydi, tekrar devrildim koca bebekler gibi. pek de erken değildi yeniden kalktığımda. çarşamba günleri bu dönem dersim olmadığından hafta ortası keyfi yapmak daha bir cazip geliyor. ancak bu keyif içeride olacağa benzer, çünkü hem havadan hem de kazan gibi olmuş kafadan ötürü dışarı çıkmak zor bugün. en iyisi oturayım battaniyeleri çekip. en iyisi biraz pencereden bakayım.

açık pencere önünde, bir parça sersemlikle öylece durup düşünüyorum. çok karmaşık şeyler düşündüğümü sanmayın öyle, ağacı ağaç gibi, yolları dümdüz, evleri sıcak, insanları kendi halinde düşlüyorum. hayatı pürüzsüzce, orta halde bir ritmde... sevdiklerimi varmak istedikleri yerde. başka hiçbir soru işareti olmaksızın. eski bir dostum yardım ediyor buna. baş ağrısının şiddetli olduğu durumlarda ağrı kesiciden sonra bir bardak ılık süt iyi geliyor. şimdi de pencereden bakma keyfine eşlik etsin diye bir fincan kahve... çocukluğumdan beri ılık süt çocukluğu, doğallığı, sevecenliği, yumuşaklığı anımsatır hep. bir yandan kahve de, hayatım boyunca sığındığım başka bir sıcaklık: karanlığı, ciddiyeti, kalenderliğiyle apayrı bir yerde. hazır dışarısı da bembeyazken, ikisi de farklı uçlarda şeyler anımsatıyor ama aynı hissi veriyor: sakinlik. yoo, öyle sütlü kahve filan da sevmem ki ben, ayrı ayrı güzel bu ikisi, evet. yavaştan balataları sıyırıyorum sanırım.

pencereden bakmak demiştim ya, bembeyaz dallar, baharda akşamlarımızı keyifle geçirdiğimiz çimenliğin beyaz bir halıya dönüşü, o çayırda poşetle kayan yurdum öğrencisi (evet en büyük eğlencemizdir, itirazı olan), binalar arasında bir gecede dikilivermiş kocaman kardan adam, dersten dönenler, bir yere gidenler, çalışanlar, arabalar... her kafada onlarca farklı düşünce, kardan hoşnut olmak değişiyor herkese göre. senin tuzun kuru tabi, poetti, diyeceksiniz. bir pencere, kahve ve sersem bir kafayla atıp tutmak kolay. tadını çıkarmak güzel her şeye rağmen, zamanım şimdilik izin veriyor buna. ve kar, toz gibi yağıyor hâlâ. tüten bacaların dumanlarından görüyorum bunu. acele etmiyor bir şeylerin üstünü örtmek için. zamandan daha mı insaflı? bilemedim.

aslında yağan karın tadı en çok geceleyin çıkıyor. karanlıktan gelen beyaz bir bereket gibi yağdığında kar, görkeminden bakakalıyorum gökyüzüne hep. belli belirsiz bir neşe de hissederim o beyazlıkta, hüzünden çok tadında bir gülümseyiş gibi gelir. bir kemanın az hareketli bir tempoda çaldığı bir ezgiyi anımsatır. hava karardıktan sonra da yağsa kar böyle incecik yine. gökyüzüne bakıp yine öylece düşünmek kafamı rahatlatır belki. haydi, bugün vaktim var bütün bunları yapabilmek için.

belki gördüğüm, düşündüğüm insanların da fırsatı olur, beş on dakika bile olsa, kardan keyifler yapmaya.

Pazartesi, Aralık 22, 2008

Hüzzam: Hüzne Dair Sepya Renkli Bir Senfoni

Ömür boyunca, kimbilir kaç kez gözlerin önünden geçen başı ve sonu belli, ama şahsa özgü bir öyküdür geçmiş. Yüzde garip gülümseyişlerle, kalpte buruk izlerle anımsanan eski anılardır bu öyküde ilerlerken sürüklediğimiz. Sandıktan çıkan eşyalar gibi her birini teker teker çıkarıp tekrar yerine koymak başka başka hesaplaşmalara uğratır benliği. Ve ardımıza bakarken nerede durduğumuzu göremediğimizden olmalı, çoğu kez "Nerede o eski günler..." ya da "Keşke..." deyişler. Bu kez sahnede, sürüklenenlerin hüznüne dair, tâ içe dokunan o öykülerden biri var.

"Hepimizin başında" dedikleri türden hayat gailesi esnasında kazanılanlar, kaybedilenler, gidip hiç geri gelmeyenler, avuçlardan kayanlar ve zaman; şiirsel bir güfteye yazılmış da, kırık sevinçlerle derin sızıların el ele dans ettiği bir müzikle ağır ağır harmanlanmış adeta. İzleyeni fark ettirmeden saran, ona kendi gerçeklerini usulca gösteren, ömre dair ne var ne yoksa sakince ortaya döken bir oyun Hüzzam. Eski bir İstanbul hanımefendisinin öyküsü bu, el bebek gül bebek geçen bir ilk gençlik, belli belirsiz bir aşk, mutsuz bir evlilik, yoğun tempoda değeri bilinmemiş emekler, sevilenlerin terk-i diyar edişleri ve onlardan yadigâr kalanların da hayattan çalınanlara eklenişi... Ve bu güçsüzce savaşımında ilk gençliğine, ilk mutluluklarına duyduğu katmerli özlemi içinde, son yadigârın gidişine bir dur demek çabasındayken anlatılıyor Mahpeyker'in öyküsü.

Varlıktan yokluğa, köklü bir aileden yapayalnızlığa doğru bir düşüşün içinde Mahpeyker, son çırpınışlarının para etmediğini gördüğünde hayatına dair hatasının farkındadır: 'Günleri eskittim, kendimi yenilemeden'. dediğinde, geçmişe demirleyip öylece kalışının bu hüznü daim kıldığını daha derin bir hüzünle kabullenmiştir. Ve öylesine bir hüzündür ki bu, sandıktan her anıya dair bir eşya çıkışında, adım adım aşar zamanı, mekanı, hatta Mahpeyker'i bile. Oyunu okuyanın, izleyenin, dinleyenin içinde gizlendiği yerden çıkıp bütün bir evrene verir rengini. Oyun, 31 Ağustos 1972 tarihli ya, aldırmamalı; çünkü dün okunduğunda, bugün izlendiğinde, yarın yeniden görüldüğünde aynı tele dokunması işten bile değil. Hüzzam'ın ilk sahnelenişi 1984-1985 tiyatro sezonunda, yine Olcay Poyraz yönetmenliğinde ve Maral Üner'in başrolüyle gerçekleşmiş, uzun yıllar boyunca da ilgi ve beğeniyle izlenen bir oyun olmuş. Şimdi, değerli sanatçı Maral Üner'in heyecanla, emekle, içtenlikle yeniden ördüğü yepyeni bir başlangıçla nesiller sonrasını selamlıyor.

Oyun içeriğine ve metne dair bahsedilecek çok fazla ayrıntı var oyunu anlamlandıran. Yine de bunlardan, oyunun sahnedeki haliyle ilişik bir biçimde değinmek istiyorum. Salona ilk girişte, eski evleri anımsatan belli belirsiz bir koku ilgimi uyandırdı, hafif bir yağlı boya, kekik yağı, ahşap karışımı bir koku duydum. Belki hayalimin ürünüdür; ancak şurası kesin ki Hakkı Paşa Yalısı'nın varlığını hissetmemek mümkün değil. Bu histe, antreden salona uzanan 'hüzzam' şarkının katkısını da es geçmemeli. İlk başta çoğu izleyicinin aklında tek kişilik oyunlara dair ister istemez bir önyargı oluşur, en iyimserinde bile. Üstelik, toplamda on iki tablodan oluşan ve sahnede iki perde halinde izlediğimiz bu hüzne dair oyun, başlamadan önce insanın aklında birçok soru uyandırıyor. Oldukça sade bir dekora koca bir öyküyü sığdırmak en başta pek de akla yatkın gelen bir olasılık değil izleyici için. Hüzzam'ın Akün'de sahnelenişi de bu yargıları biraz daha kuvvetlendiriyor başta. Bu oyun, Oda Tiyatrosunda çok daha derli toplu sahneleniyor olmalı. (Bir de orada izlesem Hüzzam'ı iyi olacak.) Ancak Mahpeyker'in salıncaktaki 4-5 yaşları, akıldaki bütün soruları aydınlatmaya başladığında oyuna çoktan dalıp gitmiş oluyor insan. Dantelden yakalı ve manşetli elbisesi, dantelli zarif mendiliyle birlikte aşikar ediyor Mahpeyker'in güngörmüşlüğünü. Dekoru ve aksesuarları Hüzzam gibi bir oyun için mutlaka birlikte ele almak gerekiyor, çünkü bu iki unsur birbirine öylesine bağlı ki adeta oyun içinde yardımcı rolü üstlenmekte. Kullanılan nesneler ve onların sembolik anlamlarıyla birlikte, Mahpeyker'in yaşadıklarını daha ayrıntılı düşünmek, izleyicinin aklında daha belirgin bir biçimde yeniden kurmak mümkün. Bunda, oyun metninin getirdiği kolaylıkların da katkısı var: bir monologun birçok sesle desteklenmesi, dekorun ve nesnelerin temelde belirli şeyler oluşu, ancak yeniden yorumlanışının veya süslenişinin yönetmene kalışı gibi.

Oyunda farklı karakterlerin farklı seslerle yansıtılması, ana kahramanın hayal ve gerçek dünyasını ayırt etmede en önemli unsur olarak duruyor. Öykünün başından sonuna dek Mahpeyker'in iyi ya da kötü anıları, onun tanık olduğumuz kısıtlı zamanında (yalının satılacağını öğrenişinden satılmasının kesinleştiği zamana dek olan bölümünde) onu yoklayan kısa olaylar şeklinde sunulmuş. Ve sesler, her ne kadar Mahpeyker'in monologu kendi başına sürükleyici olsa da, oyuna daha da akıcılık kazandırıyor. Öte yandan, oyunda bazı sözcüklerin, usta sanatçı Maral Üner tarafından İstanbul Türkçesine özgü bir biçimde, daha doğrusu Mahpeykerce kullanımı da dikkat çeken başka bir ayrıntı. Bu inceliği Mahpeyker işinin başındayken, patronunun karşısındayken, annesiyle konuşurken, çarşıda pazardaki buruk halinde bile fark etmek mümkün.


Hüznün dozunun giderek arttığı bir oyun Hüzzam, normal başlayıp giderek dokunaklı bir hale gelen bütün bir senfoni gibi. Ve oyun boyunca hareketliliği, canlılığı, hüzünü ve neşesini birebir verişi, buruk bir yaşamın giderek solan öyküsünü hakkıyla anlatışıyla sanatçımız Maral Üner seyirciyi resmen koltuğuna çiviliyor. Mahpeyker'in yaşadığı yalıya misafirliğe gidip, hayallerine, umutlarına, hayalkırıklıklarına dokunuyor; 'sessizliğin gürültüsü'nün ne olduğunu onunla keşfediyorsunuz. Hüzzam, hissettirdikleri karşısında ifadesi güç duyguları hissettiren, koyu hüzünlerin, bildik bir öykünün oyunu; ancak bu öykünün duygu duygu işlenişi, hayalde ve sözlerde incecik ayrıntılarıyla bezenişi onu bir başyapıt haline getiriyor. Hüzne dair, eski ama arada bulup bakmayı çok sevdiğimiz bir fotoğraf, dile sebepsizce dolanan eski şarkılar, çekmece köşelerinde kalmış mektuplar gibi; herkesin kendi köşesinde bulduğu, öyle pek kimseyle paylaşmadığı ufak tefek ayrıntılardan...


http://www.devtiyatro.gov.tr/eser/eser1608.asp

Perşembe, Aralık 11, 2008

barış, umutsuzca...

tam her şey yolunda gitsin, gidecek galiba derken feci olayların patlak vermesi can sıkıcılıktan da ötede. oturup sakin bir köşede düşünmektesin, olayların dışında bir dinleyici iken sadece. taraflar olur, herkes tarafını belli etmek zorundadır. sel başladı mıydı köprü kurulmuyor. isyan, çığlık, yaygara, kayıp gırla giderken bu düşünüş, hem sakinlik için şükrettirir hem de garip bir vicdan azabı yaratır yüreğinin bir köşesinde. çünkü sessizlik olagelmiştir içinde, yanıbaşında öldürülürken zavallı insanlar. ağzını açacak olsan mesele çoktan kapandığından söylediklerin anlaşılmaz oluverir. sessiz bir 'peki' doldurur içindeki boşluğu kapkara dumanıyla. oturup en karanlıktan cılız bir yıldızı seçebilmek için devam etmeli düşünmeye. nedense geriye dönüp hayallerine bakasın gelir, ışıklı günler düşlediğin zamanlara. denizi, o adanın adına ne öyküler yazılacak ıssız köşesini, senden öncekilerin savaşını verdiği şeyleri birer birer getirirsin aklına. nafile, ellerin uzansa bile dokunmanı bilerek istemediler senin. ne çok dem vururdun yalnızlıktan, oysa giderken yalnız değildin bile, geldiğin yollardan getirdiklerini bırakamamanın getirdiği ağır yük sırtındaydı,uyuyorken bile. kendinle,insanla, çevreyle sağlam bir uzlaşı, umutsuzluğu bardaktan boşanırcasına yağdıracak kadar yıldırıcı mıydı?
insanlar, bunca yıl barışın peşinden umutsuzca mı koşuyorlardı?