Perşembe, Aralık 31, 2009

iyi seneler :)

geride kalan ne olursa olsun, yeni zamanlar tazelik getirsin hepimize... keyif dolu yıllar dileklerimle :)

Pazar, Aralık 27, 2009

bir yıl daha biterken...

merhaba,

karsız kışsız bir ankara öğleden sonrasında, dersten sıkılıp bari üç beş satır bir şeyler yazayım dediğim bir zamandayım. inişli çıkışlı, bazen aylaklık dolu bazen ağır tempolu günler, bazen derin keder içinde olduğum (abartmıyorum), bazen hayatımın en mutlu zamanlarını geçirdiğim tuhaf bir yıl oldu 2009. hayata heyecan lazım derler ya, başında ne dilediğimi hatırlayamadığım bu yıl fazlasıyla dolu geçti benim için. ama en çok da beklentiler ve sonuçları konusunda meşgul etti aklımı. nihayetinde her şeye aşırı derecede sevinip aşırı derecede üzülmemem gerektiğini fark ettim. çok mu büyük bir tespit oldu bu, elbette hayır. bir insan olup bitene normal bir derecede bile olsa sevinip üzülmeyi bıraktığında ruhsuz, hissiz, hiçbir şeye şaşırmayan, heyecansız bir bünye olup çıkıyormuş. sonra da saldım ipleri, olduğu kadar işte. evet emekler var, zaman zaman boşa gidiyor, zaman zaman işe yarıyor ama olmazsa da olmuyor ne yapalım. güzel anların tadını çıkarmak lazım, gözler dolduğunda ise saklamamak en iyisi. her neyse, aslında bu yazımın konusu bu yıl nasıl geçti olmayacak. daha çok son zamanlarda neler olup bitiyor ondan bahsedesim var kısa kısa.

- yazının başında da belirttiğim üzere aralık bitmekteyken tek bir kar tanesi bile göremiyoruz ankara'da. gökteki karlar kraliçesi, sözüm sana, özledik kardeşim, gönder tanelerini! üstelik havanın mütemadiyen kapalı olması insanda sürekli bir sıkıntı hissi uyandırıyor. şahsen ben böyle havalarda çayımı demleyip kocaman bir kurabiye tabağıyla en şahane yeşilçam filmlerinin karşısında keyif çatmaktan başka bir şey yapmak istemiyorum. lakin onca iş gücün içinde bu bir keyif düşüncesinden ibaret olarak kalıyor. hava insanın ruh halini gerçekten çok etkiliyor. kar yağsın olmaz mı?

- zamanın tadını en güzel çocuklar çıkarıyor, ya da hayat bu konuda çocuklara haklı olarak daha iltimaslı davranıyor. bunu çocuklarla oynadığımız oyunlarda, yaptığımız şakalarda, çocuklar için hazırlanmış film ve tiyatro oyunlarında çok daha iyi bir şekilde görebiliyorum. bunu yazma nedenim ise feci halde hasta olmama rağmen gitmekten geri kalamadığım güzelim oyun "Narnia Günlükleri"ni bu ayın başında görmüş olmam. oyun hakkında ayrıntılı bir şeyler yazacağım bir kere daha izledikten sonra lakin bundan sonra çocuk oyunlarını da ihmal etmemem gerektiğini gördüm :) yaşasın en güzel masallar!

-hayallerden açalım biraz da konuyu. yeni yıl kapıdayken hayaller de coştu. belki 2010 yeni bir uğraşa başlamak için bir fırsat sunar. ne mi istiyorum? bir müzik aleti çalabilmek. hele o yan flütün sesi beni benden alıyor. bazen de çalarken şarkı söyleyebileceğim bir müzik aleti edinip onun inceliklerini öğrenmeyi düşünüyorum. tabi bunun için sesimi de daha iyi kullanabilmeyi, biraz da nota okumayı öğrenmem lazım. kısfmet :)

- müzik demişken, bu ay değil ama birkaç ay evvel keşfettiğim şahane mi şahane bir radyo var internet üzerinde. her an her halimde dinleyebileceğim, sayesinde winamp'ı media player'ı unuttuğum yerel bir radyo. eğer yunan müziği severseniz hem hareketli hem yavaş tempolu birbirinden güzel eski ve yeni şarkılarıyla arion laikos'u tavsiye ederim efendim. bu radyonun bir güzelliği de çalan şarkının adını ve sanatçısını veriyor olması ki gerçekten vurulduğum şarkılar olduğunda bulup tekrar tekrar dinleme şansım oluyor. güzel bir eşlikçi fikrimce.

- bir yarıyıl döneminin de sonuna doğru yaklaştığımız şu günlerde uykuların bölük pörçük olması kötü bir şey. insanın düzeni tamamen alt üst oluyor. yatıp uyumaya karar vermişken bile yatak resmen dürtüklüyor insanı, kalk yahu bu saatte yatılır mı diye. saat de gecenin 2'si. zaten normal bir saatte de dersin başına oturunca akla saçmasapan şeyler geliyor ve onca iş dururken vakit kaybı yaşamak insanın umrunda bile olmuyor. en güzeli geceleyin ders çalışmak. valla en sakin kafayla hem de. öğrencilik halleri işte...

- içten arkadaşlıkların varlığı insanın hayatında kazanabileceği en önemli birkaç şeyden biri. her geçen gün bunu daha iyi anlayabilmem bunu kanıtlayan güzel mi güzel şeylerin olması sayesinde. en çok da bu ay içinde. tüm arkadaşlarıma en içten sevgilerimle...

Pazar, Aralık 13, 2009

Kanıksamak ve "Geç Kalanlar"'a dair...

Seyirci ve oyuncuların katkısıyla giderek büyüyen ama doğallığından bir şeycikler yitirmeyen güzide grubumuz Ankara Devlet Tiyatrosu Müdavimlerinin düzenlediği bir tiyatro etkinliğinin ardından, Geç Kalanlar adlı oyuna dair tekrar izleyip tekrar fark ettiğim ayrıntılar üzerinde durmak istiyorum bu yazımda. İlk izleyişimden sonra kısa notlar alıp bir köşeye atmışım, oyunu sakin kafayla bugün bir kez daha izledikten sonra taşlar yerine oturdu. Spoiler içermekle birlikte bakalım neler görmüşüz:
Hayatı kanıksamak yaşarken yapılabilecek en büyük hatalardan. Bu basit kuralı bile kanıksayarak yaşarken ani olaylara karşı pek de umursamaz tavırlar içinde olmayı normal görüyoruz. Zaman bu kadar hızlı geçip giderken neye ne kadar sahip olduğumuzu sanıyoruz ki? Sürekli bir 'nasıl olsa' demek neleri uzaklaştırıyor oysa hayatlardan. Geç Kalanlar, hayatların bu basit ama hep kanıksanmış, hep ihmal edilmiş ve hep pişmanlık uyandıran yönünü ele alıyor. Oyun başta klasik bir oyun gibi görünüyor, her şey yerli yerinde başlıyor. Ancak olay örgüsü klasik bir oyundan çok farklı gelişiyor. İki kişilik diyalogların hakim olduğu uzun sahneler oyun metninin akıcı dili sayesinde yerinde bir hareketlilik kazanıyor. Bu noktada Pervin Ünalp'in yazarlığını bunca zaman fark edemeyişimize şaşırdığımı söyleyebilirim. Kendisinin gerçekten harika bir ifade gücü, kurgulayışı ve oldukça sürükleyici bir dili var. Onun kaleminden oyunları repertuvarına alıp sahneye taşımakta DT 'geç kalanlar'dan olmuş. Neyse ki onun yazın dünyasının kapıları bu oyun sayesinde açıldı bizlere. Oyunun metni, en az karakterlerin isimsizliği kadar milletlerden, kültürlerden, ülkelerden ve hatta dil kimliğinden bağımsız biçimde yazılmış, böylece konunun insaniyetine, yalnızca insan için var olan koşullara atıfta bulunuyor, ki bu da tiyatro yazımının evrenselleşmeye doğru bir yolda kendinden emin ilerlediğinin en büyük kanıtı fikrimce.

Oyunun içinden birkaç detaya yer vermek gerekirse, dekor meraklısı bir izleyici olarak dekor tasarımını çok şık bulduğumu belirtmek isterim. Genel anlamda oyuna işlevsel anlamda çok şey katan bir dekor değil, tasarım ve üslup olarak da Erzurum DT'nin "Tehlikeli Saplantı" oyunundaki dekoru anımsatıyor: bir kadın ve bir erkeğin paylaştığı bir evde, sade bir görkem barındıran ve zaman zaman bireyselliği anımsatan bir ev atmosferi yaratıyor. Ancak bir çiftin ev ortamını, ayrılıklarını, ilişkilerini, yalnızlıklarını, rahat yaşama isteklerini ve isteklerinin çatışmalarını hem renkler hem de biçimlerle gayet iyi yansıtan özgün bir dekoru var bu oyunun, bu anlamda oyuna katkısı büyük. Işık tasarımı ve kullanımı da yine oyundaki hayal gerçek ayrımını (aslında sonlara doğru fark ettirerek) vurguluyor. Kostümler günlük hayattan seçilmiş olduğundan, yine oyunun genelliğini ve konunun önemini daha da vurgulayacak biçimde sade seçilmiş.
Oyunun olay örgüsünde sona dair doğrudan tahminler yapmak pek mümkün değil. Ancak oyunun akışı içerisinde öyle ipuçları var ki hem oyunu güzelleştiriyor hem de izleyicinin oyuna daha da yoğunlaşmasını sağlıyor. Oyun içerisinde anlatıcının kendi hakkındaki "oğlum trafik kazasında, kızım lösemiden öldü" türünden yalanları tam olarak birer önseme/foreshadowing örneği ve merakın dozunu düzgün bir şekilde arttırarak gidiyor. Dolaptaki bozuk yiyecekler, neden kimsenin o kadın kadar güzel kahve yapamadığı, hele hele cevaplanmayan telefonlar hem seyirciyi doğrudan tahminlerden uzak kılıp hedef şaşırtmakta, hem de izleyicinin kafasındaki soru işaretlerini arttırmakta. Dahası bu ayrıntılar oyunun neşeli akışı içerisinde sona dair büyük bir huzursuzluk da yaratıyor. Oyunun başka bir çarpıcı yönü de bir sahneden başka birine geçişin fark ettirmeden gerçekleşiyor olması ki bu da aslında oyunun ana fikre yardımcı olan bir özelliği.
Son olarak iki temsil arasındaki farklara gelecek olursak, oyunun zaman içinde daha çok durmuş oturmuş olduğunu, repliklerin doğallaştığını görmek böyle güzel kotarılmış bir oyunu olduğundan daha değerli bir hale getiriyor. Duygular her zamanki gibi dokunaklı, hele söz konusu kanıksananın kaybıysa daha da dokunuyor insana. Ana fikrin yanı sıra geçmişinden ötürü acı çeken bir insanı, evlilik ile toplumun dayattığı rollerin üzerinde eğreti durduğu bir kadını da görmek oyuna zenginlik katmış. Öyle ya, benzer bir hikayede benzer durumlar, ancak insanların kendilerine çektirdiği acılar aynı. Kısacası Geç Kalanlar, izleyicilerin sakin gidip sarsılmış olarak dönecekleri bir oyun. Evet konu çok basit, bilindik bir konu; lakin biliniyor olmasına rağmen insanların mütemadiyen es geçtikleri bir konu. yoksa neden keşke kelimesinin anlamı hep geçmişe dönük olsun?

Pazar, Kasım 08, 2009

anlamlı...

bu günlerde ya da her zaman anlamlı olduğunu düşündüğüm güzel bir şiire yer vermek istedim bu akşam. belki kıymetini daha doğru bilmeye çalışırız insanların diye...

Now that he is safely dead
Let us praise him
build monuments to his glory
sing hosannas to his name.
Dead men make
such convenient heroes: They
cannot rise
to challenge the images
we would fashion from their lives.
And besides,
it is easier to build monuments
than to make a better world.
/
"madem ki öldü salimen
bırakın yüceltelim onu
anıtlar inşa edelim görkemine
adına rahmet okuyalım
ölmüş adamlardan çıkar
böyle münasip kahramanlar: Onlar
dirilemezler
karşı çıkmak için
yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere
hem, üstelik
daha kolaydır anıtlar yapmak
daha iyi bir dünya yaratmaktan


-carl wendell hines

Pazar, Ekim 11, 2009

Sahneden namus sorununa yeniden bakış: Anam Bacım Avradım


2009-2010 sezonunda 60. yılını kutlayan Devlet Tiyatroları bildiğimiz üzere 60 yerli oyunu ilk kez sahneliyor bu yıl. Repertuarın çeşitli yerli oyunlarla genişletilip zenginleştirildiği olumlu bir haber olsa da, klasiklerin ya da popüler yabancı oyunların da olması gerektiğine ve bu kadar yerli yapımın aynı anda başarı sağlayamayacağına dair çeşitli yorumlar ya da beklentiler duyuluyordu. Ancak bu oyunların hakkıyla işlendiğinde kaliteli yapımların ortaya çıktığı da bir gerçek. oldukça düzgün bir reji ve sağlam oyunculuklarla bezeli "Anam Bacım Avradım" da buna bir örnek teşkil ediyor. Konu ve işleniş bakımından "Fosforlu Cevriye" ile benzerlik gösterse de, bu oyun 'namus' gerekçesiyle kadına karşı yapılan ayrımcılığın daha da üstünde duruyor. Oyuna eleştiri getirmek için sayılabilecek birçok nokta var elbette, oyunun adının kulağa itici gelmesi, anafikrin çoğu kişiye göre abartılı sunulması gibi, oyun süresinin nispeten uzunluğu gibi. Ancak genel itibariyle, içerdiği birçok ayrıntı ve oyunculukların canlılığıyla ortaya gayet izlenesi bir müzikal kabare çıkmış. Oyunu güzelleştiren bu ayrıntılara şöyle bir bakalım.

Oyunun başlamasını beklerken sahneyi incelemek zevklidir, olacaklara dair tahminlerle oyunu izlemeye hazırlanır insan böylelikle. Sağ taraftaki orkestra oyunun canlılığına işaret ediyor. bir oyunda canlı müziğin varlığı oyuna çok şey kazandırıyor gerçekten. Cem İdiz imzalı müzikler oyuna ayak uyduracak renklilikte, ayrıca oyunda yansıtılması gereken duygunun tam olarak aktarılmasında da büyük payı var bu müziklerin, hatta dekor değişiminin basit işlemleri sırasında şarkıların ufak mırıldanışları da akışı hızlandırmış. Sonra dekorların basit ve kolay taşınabilir oluşu da hareketliliği önceden haber veriyor, çift taraflı kullanılan ev maketleri bana "Bir Mahalle Ki" deki dekoru anımsatıyor, hatta bu yönüyle "Anam Bacım Avradım"ın orta oyunundan izler taşıdığı söylenebilir. Sahne ve şarkıların adlarının, yukarıdaki ufak ekrandan okunması da izleyicinin oyuna ilgisini sabit tutmaya yardımcı oluyor. Işıklandırmada da canlandırma sahnelerini ayıran yeşil noktalı ışık olay örgüsüne biraz daha yaşanmışlık ekliyor, seyirci tam da dönen absürd işlerin ortasında buluveriyor kendini. Kostümler ve aksesuarlar da olması gerektiği gibi tasarlanmış, dans sahnelerindeki gri-siyah durumun karamsarlığını yansıtırken, diğer kostümlerin üst üste kullanılmaya elverişli oluşu oyunun hızlı akışına oyuncunun ve izleyicinin uyum sağlayabilmesinde büyük rol oynuyor.

Öykü ve anlatıma gelince, ülkemizde rastlana rastlana artık olağan görünen dramatik bir olayın mizahi bir biçimde ele alınması birçok yönden olumlu. İşleniş açısından basit oluşu, hatta bazı noktaların abartılarak sunuluşu eğlenme gülme arasında ciddi bir rahatsızlık yaratıyor izleyicide. Oyunun ulaşmak istediği nokta da bu aslında, durumu görmezden gelmeyi ya da göre göre artık bu durumdan etkilenmeyişi belli bir rahatsızlık hissinin yaratılmasıyla ortadan kaldırmak. İlk başta Zehra'nın öyküsü Atilla Atalay'ın Sıdıka'sını hatırlatıyor ancak oyunun ilerleyişi itibariyle daha da gerçeğe yakın olduğu anlaşılıyor. Tecavüzcüsüyle evlendirilen mağdure, yine tecavüze uğrayan kadın üzerinden rant sağlamaya çalışan medya, kadının evlilik öncesi ve sonrası durumu, devletin ilgisizliği ve insanların önyargıları ile günümüze daha yakın bir gerçeklikte bu temsil. Birkaç sezondur Ankara Devlet Tiyatrosunda oldukça başarılı rejilerini izlediğimiz Cem Emüler'in bir komediyi ele aldığında da aynı başarıyı sahneye taşıyabildiğini görmek mümkün.

Çok kalabalık bir kadroyla sahnelenmemiş olsa bile, 6 kadın ve 6 erkek oyuncunun bir müzikali doldurduğu görülüyor. Birçok oyuncunun birçok yan karakteri oyuna eklemesi sayesinde oyun içinde sürekli bir devinim sözkonusu, oyunu ayakta tutan en önemli unsur bu olsa gerek. Bütün oyuncuların oyundaki yeri ayrı, hani biri çıkarılsa doldurulamayacak türden. Oyunun ana karakteri, hkayesini izlediğimiz Zehra, etrafında olup bitenin farkında olan, namus baskısıyla hep kısıtlanıp eziyet gören, yeter deyip gittiği vakit sudan çıkmış balığa dönüp aynı sona itilen bir kadın. Zehra'nın saf hali ve arada kalmışlığını gayet iyi yansıtıyor Berna Konur, oyunculuğundaki hareketliliğiyle de Şahane Düğün'de Hülya Gülşen Irmak'ın yaptığı gibi sürüklüyor oyunu. Ayrıca Berna Konur'u bir komedide ilk kez izleyen yeni kuşak izleyiciler için de karakterini tam anlamıyla yaşattığını görmek güzel. Öte yandan, Ariel Dorfman'ın Kayıplar'ından sonra bir sezon kadar sahnelerde görünmeyen Erdinç Doğan, bu oyunda bıçkın delikanlı, namussuz namus bekçisi Mehmet ve sonlarda genç adam rolleriyle sahnede iz bırakmakta. Daha önce Keşanlı Ali'de de Mehmet'e benzeyen bir karakteri canlandırmıştı, ancak Kayıplar'daki rolünden sonra oldukça şaşırtıcı geliyor bu rolü. Bu oyundaki rolünde kullandığı mimiklerle eski Türk filmlerinde İzzet Günay'ın canlandırdığı karakterleri anımsattı bana da. Son olarak Anam Bacım Avradım'ın Adnan Erbaş'ın komedi ve ona yakın türlerdeki üstün başarısına katkıda bulunan bir oyun olduğunu belirtmek gerek, ancak bu oyundaki beş ayrı rolü hakkıyla ve birbirine karıştırmadan sunuyor olması kendisinin gerçekten müstesna bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor.

Yeni sezonda izlenesi bir kara mizah örneği "Anam Bacım Avradım". namus kavramının cinsiyetlere yüklediği ağır kimlikler nedeniyle bilinen ancak umursanmayan, yaşanan ancak sineye çekilen olaylara yeniden bakmak, güle hüzünlene bir hesaplaşma yapmak gerektiğini vurguluyor.

Not: Geçtiğimiz sezonun sonlarında kısa bir süreliğine sahnede kalan "Işık Öğretmen" adlı oyunda Erdinç Doğan'ın rol aldığını gözden kaçırmışım, Serpil Hanıma hatırlatmasından ötürü teşekkürler :)

Salı, Ağustos 25, 2009

ışık

karmaşık yollardan geçerek, düşe kalka ilerliyoruz işte. onca çabanın ardından ulaşılabilecek güzel sonuçlar da olabiliyormuş hayatta. dilerim ki emeğini hakkıyla sarf eden herkese güzel sonuçlar ve mutluluklar ödül olarak verilir. (bu söz de cope'a girecek sevgili öğrenci arkadaşlarıma gelsin bu arada :)) bu yazıyı yazma nedenim şu: sevgili arkadaşım teletabi bana bir ödül göndermiş, 'kreativ blog' adında.(almanca'dan bu, söyleyeyim:)) 'çalışan kazanır elması kızarır' sözüne uyduğumdan mütevellit, ben de bu ödülü şu yaz aylarımda hasbihal ettiğim, birlikte geceyi gündüze ekleyip çalıştığım arkadaşlarımla ve bu günlere emeği geçen herkesle paylaşmak istiyorum. maksat eğlence filan elbette, lakin dilerim 7 eylül'de hep birlikte seviniriz. ve ben de çok ama çok sevdiğim harikulade ses sanatçısı manolis lidakis'i dinleme şansına erişirim önümüzdeki günler içerisinde.sonra hayat yine koşuşturmacayla dolar, tiyatro sezonu açılır ve sahnelere kavuşuruz. sonra da ne bileyim, üzüle sevine yuvarlanıp gideriz işte. ışık mı? yolun ucunda gördüğüm, ve bir sonraki tünele dek doya doya tadını çıkaracağım ruh besleyici. ilk ışınlar gözümü almaya başladı çoktan.

ödül demişken, 7 maddelik bir bunları biliyor musunuz listesi yapmak lazımmış kendimle ilgili, bakalım neler varmış bu listede?

1) bir kahve bağımlısı olan benim geçen yıla dek kahvenin tadına tahammülü olmayan biri olduğumu,
2) gazete/dergi yayıncılığına fena halde meraklı olduğumu ve ilköğretim boyunca düzenli olarak kişisel duvar gazeteleri çıkarıp okulun duvarlarına astığımı,
3) uzun ve yalnızca araçların geçtiği bir yolda yürümeyi, yürürken dinlediğim müziğe bağıra çağıra eşlik ederek stres attığımı,
4) bir türlü adam gibi film izleyemediğimi, daha çok sesleri ve konuşmaları dinlerken başka şeylerle meşgul olduğumu,
5) kapı gıcırtısına oynayabilecek biri olduğumu ve lisedeki lakabımın bu yüzden 'oynakbeyi' olduğunu,
6) bir yerde sakin sessiz otururken aklıma gelebilecek alakasız bir espriye kıkır kıkır gülmeye başlayabileceğimi ve bunu gülmeden anlatmayı beceremeyeceğimi,
7) dinlediğim bir şarkı/ezgi beni çok etkilediyse onu bütün bir hikayenin özeti olarak gördüğümü ve aklımda onlara bir dekoruyla-rolleriyle birer sahne biçtiğimi
biliyor muydunuz?
:)

ışık dileğimle...

Pazar, Ağustos 02, 2009

koştur koştur

merhaba,
evet bu aralar yine vefasızlık yapıyorum. ama keşfettiğim bir şey var ki paylaşmadan edemeyeceğim. büyük üzüntüler kolay atlatılamıyor, her seferinde insan içinden bir şeylerin eksildiğini hissediyor. gönlümün çektiği topraklara ne vakit gideceğim bilmiyorum. belirsizlik can sıkıcı. hissettiklerimi, aklımdan geçeni doğrudan söyleyemesem de, canımı acıtan şeyleri bağıra çağıra anlatamasam da daha rahat olmak için, kafaya takmamak için koşturmalardayım yine. böyle olduğu zaman unutuyorum yükümü. yeni bir adım için birçok neden bulunabiliyormuş hayatta. en büyük sarsıntıdan sonra biraz uyuşmuş bile olsa doğru düzgün yürüyebilmek mümkünmüş. insan kendini yeterli ya da yetersiz görse bile, bir şekilde koşturmacasına devam edecek gücü, ardına tekrar tekrar bakmamak için bulabiliyormuş. yardım etmeli hedeflerin gerçeğe evrilişine. bir şeyler yapmalı. istihzaya sarılı gülüşler içten gelir, yollar boyu şarkılar söylenir kucakta ninni bekleyen bebekler gibi. ya da masallara ihtiyaç vardır yeniden hayal kurmaya cesaret edebilmek için. kandırıldığını fark etmeden inanmalı onlara insan. tekrar ışığı görebilmek, yeniden yollara düşebilmek için yürümeli. hesabı kapatacak şarkılar, sözler var iyi ki. sağolasın kadife dalgam, adalı rüzgarım!

keyifli zamanlar dileğiyle...

poetti


Salı, Temmuz 28, 2009

yalnızlık


bir seçimdir bazen insanı yalnız başına yürüten yollarda. ya da aslında ezeli bir bilinçlilik bu yalnızlık. sonuna ve başına aldırmaksızın bir bireyselliğin her türlü bedelini ödemeye hazırlıklı olmak. yalnızlık bir atgözlüğüyse nereden bakıp neyi gördüğünü hiçbir zaman unutmamalı insan. ve en kalabalık anların bile yalnızlığı gizleyecek, insanı deliliklere itecek kadar örtücü, teskin edici olamayacağını... ve hayaller de terk ettiğinde insanın ruhunu asla öncekilere benzemeyen bir ürpertinin kaplayacağını... ve en büyük aşkın yürek dışında hiçbir geçerliliğe sahip olmayacağını... ve uzun yollar üzerinde atılan her adımda delicesine gülmenin, bir ıslık çalmanın, ya da ne bileyim bir türkü tutturmanın onunla yüzleşmeyi hiçbir zaman istemediğimizden oluşunu... ve de, gözler dalıp burun sızladığında, ürkütücü rüyaların ardından gelecek hıçkırıklar bastırıldığında içeride bir şeylerin daha can verişini... yalnızlık, öylece.

Pazar, Haziran 21, 2009

hoş geldiniz...

hisseli harikalar kumpanyası'nın "hisseli harikalar kumpanyası açıyor perdesini açıyor" diye bildiğimiz şarkısının yanısıra kulaklara çalınan ve ortalıkta pek bulunmayan bir açılış şarkısı vardır, "hoş geldiniz" namında. ilk kez rıza karaağaçlı'nın 90'larda radyo mydonose'da yaptığı gece programında duyup dilime dolamıştım. o gün bu gündür yeniden bütünüyle dinleme fırsatım olmamıştı. hatta kendi bloguma, "sanal alemde sakin bir liman"'a yazdığım giriş notu da bu şarkıdan esinlenerek yazılmıştır. her neyse efendim, bir meraklı araştırmacının google analytics'te bıraktığı arama sözcüklerinden yola çıkarak bu güzide şarkıyı youtube'da bulmuş bulunmaktayım. umarım kendisi de -kim olduğunu bilmiyorum- görür bu şarkıyı. neyse, izleyelim efendim:



en bilindik sözleri de şu şekilde:

hoş geldiniz, hoş geldiniz, hoş geldiniz...

tiyatrolar, kantolar,
sopranolar, altolar,
hepsi bizim çadırda
efendim buyursunlar

bu çadırda doğduk biz
çadır bizim evimiz
sizleri eğlendirmek,
güldürmek görevimiz

hoş geldiniz, hoş geldiniz, hoş geldiniz...
---

bir müzikali açmaya ne uygun bir şarkıdır...

Pazartesi, Haziran 15, 2009

yaz başında oradan buradan...

Mayısın olanca sıkıntısı, yoğunluğu, koşuşturması yerini haziranın yavaş yavaş rahatlamalarına bıraktı. Elbette iş güç devam etmekte, lakin o başımızı kaşıyacak vakti bulamadığımız, günde ikişer saat uykuyla haftayı geçirdiğimiz zamanlar şimdilik geride kaldı. Hal böyleyken hemencecik güzide memleketim Nazilli'ye uzandım bir iki günlüğüne. Biraz ev içi, biraz ova dere derken geçiverdi tatil ve yine buradayım. Ofis içi günlük tempoda yapılan şeyler belli ya, benim için asıl eğlence akşamları izlediğim birbirinden güzel eski Türk filmleri oluyor bu aralar. Bir de gündüzleri okuduğum keyifli birkaç kitap. Kitapları bir kenara bırakayım, onlar için daha geniş ve uzun bir yazı yazmaya niyetim var. Bugün eski Türk filmlerine dair oradan buradan söz etmek istiyorum, tabi izlediklerimin hepsine bu yazıda yer ayıramayacağım. Birinci kısım olsun bu :)

Osmanlı'nın son zamanlarından cumhuriyetin ilk yıllarına geçen süreçte ufak tefek kıpırtıları olmuş sinemanın bu topraklarda. Tüm dünyadaki gelişimiyle birlikte Türkiye'de de yerlisinden yabancısına birçok emektarın eli değmiş sinema bu günlere gelene dek. Düşük bütçeyle ve imkansızlıklarla örülü bir yol imiş onlarınki, anılara ve kitaplara bakıldığında birbirinden ilginç hikayelere rastlamak mümkün. Sinemada kameranın önüne sahne tozu yutmuş, son derece yetenekli isimler geçmiş yavaş yavaş. Sinema bu noktada tiyatrodan çalmış olsa da, ortaya hala hatırlanan, bulunduğunda kaçırılmayan yapımlar ortaya çıkarmış.

Bu hafta izlediğim filmlerde genellikle 1960'ların yapımlarını tercih ettim, sanatçı seçimim ise İzzet Günay, Türkan Şoray ve Öztürk Serengil oldu. Elbette filmden filme oyuncuların değiştiği görülüyor, lakin bu kadro dramda da komedide de çok iyi işler çıkarmış. Filmlere şöyle kısaca bir göz atalım:

Beni Osman Öldürdü (1963): Tüm dünya sinemalarında izlediğim en güzel komedi filmlerinden biri. İzzet Günay'ın oyunculuğu muhteşem. Öztürk Serengil, "abidik gubidik twist" şarkısıyla başladığı bu filmde, zengin iş adamının oğullarından tahtası eksik olanı canlandırıyor, bir süre sonra gerçekten tahtasının eksik olduğuna inanıyorsunuz. Türkan Şoray işini yapmaya çalışırken gönlünü kaptıran sekreterimiz. Ve lakin filmin sonunda güzel bir sürpriz bekliyor bizi. Bu filmde görebileceğimiz öyle değerli isimler var ki, baba rolünde Hüseyin Baradan, büyük evlat rolünde Ahmet Tarık Tekçe, damatlardan biri rolünde Vahi Öz, komiser rolünde Hulusi Kentmen, ve daha niceleri... Çağından beklenmeyecek bir doğallığı var bir de bu filmin, öyle çok fazla klişe görünmüyor bütün olup bitenler. 60'ların en iyi komedisi olabilir bu kanımca.

Ekmekçi Kadın (1965): Çok sağlam işlenmiş bir dram, konusu bilindik olmasına rağmen sonuna kadar nefesimi tutarak izlediğim bir film oldu. Filmin ilk sahneleri hiperaktif hallerime kurban gitti biraz, belki Türkan Şoray'ın canlandırdığı karakterin filmin hemen başında kötü bir iftira nedeniyle hapse mahkum oluşu canımı sıktı. Ancak film giderek hareketlendi ve sonuna kadar heyecanla izlenebilecek bir film olduğunu böylece anlamış oldum. Öte yandan, bu filmde Çolpan İlhan'ı da az biraz kötü kadın rolünde görüyoruz, sevenleri ayıran zengin lakin hasta kızımızdır kendisi. Türk sinemasının en bilindik kötü adamlarından Kenan Pars, bu filmde ne bütünüyle siyah, ne de büsbütün beyaz. Yine kötü adamlığını yapıyor sonuna dek, ancak bir kızının olması onu daha da ileriye götürüyor kötülük etmede. İzzet Günay dürüst ve sevdalı bir genci canlandırıyor, Efgan Efekan ise yeni mezun genç bir avukatı. Kadir Savun her zamanki babacanlığının en güzel haliyle bu filmde. İlk bakışta basit bir kötü adam, masum -anne- kadın hikayesi gibi görünse de akıcılığıyla kesinlikle izlenesi bir klasik oluyor bu film. Ha unutmadan, Mürüvvet Sim'in rolü oldukça şaşırtıyor insanı.

Öpüşmek Yasak(1964) : Kerametler ile Selametler diye bilinen, Şile'nin önde gelen ancak birbirlerine rakip iki aile, kendi yarışlarına çocuklarını da dahil ederse ortaya tam bir Yeşilçam şamatası çıkıyormuş. Bu filmde göz önüne çıkan oyuncumuz Öztürk Serengil daha çok, bir de Ajda Pekkan ne kadar güzelmiş öyle :) danslar şarkılar cabasıyken, sona doğru filmin beklenmedik bir konuya değinmesini de garip buldum şahsen. ve lakin mutlu sonu hiçbir şey gölgeleyemedi. :)

Şimdilik bunları yazayım istedim, ama son zamanlarda o kadar çok film izledim ki karıştırmadan vermek için biraz araştırma yapsam fena olmayacak. Keyifli günler dilerim.

Pazar, Mayıs 17, 2009

eğlencelik: eurovision falan filan

güzel bir bahar günü, hatta yaza iyice yaklaşmış bir bahar günü. sevgili okur, müsaade ederseniz bu sefer yalnızca havadan sudan konuşmak istiyorum. bu aralar harıl harıl diye tabir edilen cinste çalıştığım ve bir akademik dönemin sonuna gelmiş bulunduğum için iş güç arasında az buçuk keyif yapayım diye dün akşamı tercih ettim. yorgunluğun had safhada olduğu bir mesaiden sonra markete gidip saf saf gezindim, yemeğimi, çerezimi, içeceğimi, tatlımı hazır edip akşamki eurovision şenliğini beklemeye koyuldum. bir yandan da şarkılar televizyonda dönüp durdu ben mutfakta koşuştururken. sanki bir yılbaşı akşamıymış gibi kendimi eğlenceye hazırladım ne hikmetse, anlaşılan o ki biraz kafa dağıtmaya ihtiyacım varmış. her neyse arkadaşların da gelmesiyle bizim eurovision şenliği başlamış oldu.

şarkıları dinlerken bir yandan da gırgır muhabbet iyi geldi. sevdiğim ve beğenmediğim şeyler oldu bu yarışmada, bu nedenle kendimce biraz yorumlayayım istedim şarkı ve gösterileri. önce hadise'den başlayalım, şarkıyı ta yılbaşından beri dinlediğimiz için güzel ya da değil bir şey söyleyemez oldum,sanki çok eskiden beri biliyormuş gibiyim. sesi titredi filan söylerken heyecanlandı evet, ancak bunun çok büyük bir sorun olduğunu sanan arkadaşlar, 2003'te sertab erener'in performansını bir daha dinleyiversinler, kadın kalpten gidecekti neredeyse. danslar filan da iyiydi, son zamanlarda eurovision için formata göre seçilen en mantıklı şarkılardan biriydi fikrimce. hadise iyi iş çıkardı, kendini dünyaya daha iyi tanıtmış oldu hiç değilse.

ne yalan söyleyeyim, şubat ayından beri severek dinlediğim fairytale'in birinci olmasına çok ama çok mutlu oldum. alexander rybak da ne güzel yazmış etmiş, bestelemiş söylemiş filan. ilk dinlediğimde aklımda geçen cümle şu olmuştu: insan masallara aşık olmayagörsün... onca çekici gösterinin içinde en masum olanı da onunkiydi, iyi de oldu. kazandıktan sonraki söyleyişinde de bir dinginlik ve derinlik vardı, bakışları sanki şarkıyı yazdığı kişiye bu ödül senin diyordu. sırf bu yüzden, bu içtenliğiyle helal olsun o ödüller kuzum.

yunanistan'ın en başından beri pek sevemediğim "this is our night"ı 7.'liği sakis rouvas'ın sahnesi sayesinde alabildi bence. keşke ilk elemeyi yaparlarken seçtikleri üç şarkıdan başka birini seçselerdi, ikisi de bundan iyiydi kanımca. ya da bir sonraki eurovision'a yunanistan'dan manolis lidakis katılsın, bu yıl patricia kaas'ın yaptığı karizmanın birkaç katını o büyüleyici sesiyle şarkısının ilk sözcüğüyle yaratıversin, bütün gsm operatörlerini seferber edeyim(heheh). hoş böyle bir şeye de gerek yok zaten, o benim gönlümdeki müziğin en mütevazi birincisi, hayatımın fon müziklerinin biricik solisti... (öhöm, bundan sonrası başka bir yazının konusu zaten :))

moldova'nın goran bregoviç çağrışımlı şarkısı da şahaneydi ancak hak ettiği yeri alamadı maalesef. aynı şey 2005'te boonika bate doba için de olmuştu, şarkı şahaneydi, solist pek güzel eğlendirdi ama yarışmayı kazandırmadılar o güzelim şarkıya. efendime söyleyeyim geçtiğimiz yılki eurovision'da yarı finali geçememiş ancak benim hala bayıla bayıla dinlediğim bir o julissi na jalini adlı şarkısı vardır belçika'nın, o da eurovision'un kadir kıymet bilmezliğine kurban gitmiştir. yine bu yarışmayı yıllardır takip eden biri olarak (evet çok eğlenceli) dinlediğim en güzel şarkı 2006 yılında bosna hersek adına katılan lejla'dır. o da aynı sebepten en iyi ihtimal neticesinde üçüncü olabilmiştir, hala güzeldir, hep güzel kalacaktır, kalplerin şampiyonudur o ayrı.

neyse dün geceki yarışmaya dönecek olursak, azerbaycan'ın gösterisi gayet hoştu, aysel kızımız güzel güzel dans edip şarkısını söyledi, arash bey oğlumuz da gayet iyiydi. aslında gösterisi akılda kalan ve derecesinin yüksek olacağını umduğum bir ülke vardı, portekiz. gökkuşağı gibi bir fonda efendi efendi söylediler şarkılarını, öyle orayı burayı açmaya gerek kalmadan da çok güzel bir gösteri sunulabileceğini gösterdiler. ingiliz ablanın zarifliği ve şarkısı bana eski kushelrock albümlerini anımsattı, değil mi efendim nerede o eski slow şarkıları 90'ların? danimarka'nın şarkı söyleyen grubu da gayet iyi müzik yapıyordu, gitaristler filan da gayet karizmatik görünüyorlardı. playlistimize bir şarkı daha attık sayelerinde.

bu noktadan sonra yarışmanın en kötü oscarlarını sunalım. birinciliği açık arayla rusya'ya verirdim böyl bir imkanım olsa. o kadar eğlencenin renkliliğin ve dahi zerafetin içerisinde sen kalk anne anne anneciğim diye şarkı söyle, yetmezmiş gibi bir de o görüntülerle insanlara bir ne oluyoruz dedirt, üstüne hüngür şakırt ağla. yarışmanın ev sahipliğine hazırlanmaktan doğru düzgün bir şarkı seçememişler anlaşılan. üzüldüm ablayı öyle ağlak suratla görünce. geçti gitti üç dört dakikada neyse ki. bir diğer kötü oscar da almanya'nın disko topu pantolonlu şarkıcısı ile 502lerin ince bel koca kalça modasından fırlamış dita von teese'ine. dans filan eyvallah da bir estetik göremedim şahsen. ermenistan'ın şarkısı bulunduğu coğrafyadan kopmuş gelmiş gibiydi, lakin hazzetmedikleri ülkelerden arak esintiler de yok değildi. tarafsız bakılacak olursa hoş bir şarkıydı genelde. izlanda'nın şarkısı da ikinciliği alacak kadar muhteşem değildi işin doğrusunu söylemek gerekirse. ha bir de arnavutluğun solisti ne kadar şirinse arkadaki mavi adam o kadar ürkütücüydü, hiç gerek yoktu ona mesela. ukrayna'nın açık gösterisi şarkıyı adam etmemiş, onu da görmüş olduk.

aklımda kalanlar bunlar oldu şimdilik. geçmiş yıllara nazaran daha iyi şarkılar yarıştı bu yıl bence de. yarışma sonrası albümü dinlemek de gayet güzel oluyor. bir sonraki eurovision'da görüşmek dileğiyle. (delta zımba)

not: bir de yarışmadan sonra disco kralı'nda denk geldiğim ferhat güzel'in begüm huu adlı şarkısı ekrana birkaç saniye boş boş bakmama neden oldu, sonradan gülmekten bir hal oldum elbette. dinleyiniz, dinletiniz efendim :)

Salı, Nisan 28, 2009

korku...burukluk...

bulutlar karardıkça kararıyor. sürekli aynı sekmesine tıkladığım internet sitesinde kimbilir kaçıncı dakikamı öldürüyorum. aklıma o anda yapacak daha iyi bir şey gelmiyor. sanki aklım parmağımın ucuna sıkışmış ve aynı cümleleri, aynı meseleleri döndürüp duruyor dakika başına. bir uyuyabilsem iki gün kalkmayacağım yerimden, öylesi bir ağırlık çökmüş üzerime. erteleyip biriktirdiğim bütün işler sırtıma binmiş çamur rengi bayrağını havaya sallamakta. gökyüzü hala kapalı. oysa nisan bile tükenmiş, nerede gerisi?

bir sözümüz vardı, rüzgarlar ılıklaşıp yıldızları açığa çıkardığında bir akşamüstü buz gibi içeceklerimizi alıp yeşil ağaçların altında oradan buradan muhabbet ederek dinlenecektik, hocaları çekiştirip kendi halimize gülecektik. oysa giderek daha da bulanıklaşıyor her şey. yağmuru severdim, ne oluyor? bu yağan başka türlü bir sıkıntı. yoksa şimdiye elime çayımı alıp pencerenin kenarında almıştım yerimi. içtiğim çay bile tat vermiyor güne.

zamana direnebilmenin, ona katlanabilmemin tek yolu müzik yine. ilk kez dinliyormuş gibi dinliyorum aynı şarkıyı. sesi de ne güzelmiş diyorum sanki daha önce hiç duymamışım, şarkılarına ağlamamışım gibi. kurtulmak istediğimde tutunacağım dal oluyor o ses. alıp götürüyor beni. ancak silikleşiyor zaman zaman. izini yok ediyor bu karanlıkta ve annesini kaybetmiş çocuğa dönüyorum birden. ışıldadığı zamanlara kurban edebilirim oysa elde avuçta olanı... sonra kafamı çeviriyorum, haberlerini alıyorum diğer insanların. adalet adına, barış diyerek doğruyorlar insanlar birbirlerini. dünyadan haberi olmayan melekler uçup gidiyor her baharda, herhalde ılık, şefkatli ruhların olduğu bir diyara. hayatını kavgasına katanları doğru ya da yanlış diye tanımlıyor herkes kendine göre. çözüm diye seçilen yollar tastamam çukura gömülen cinsten oluyor ve seçen bu duruma aymamış henüz. safi bu nedenle ihmal ediliyor canların sağlığı ve korku yayılıyor bir salgın gibi. son zamanın taze mikrobunun ezip geçmesine fırsat vermeden içten içe yiyip bitiriyor. stok yapılacak bir ilacı bile yok. çaresizliği karantinaya almayı beceremeyip insanlara çamur atması en kolayı. ve kolayı seçmek en kestirme iç rahatlatma ve boş verme yolu. salgın daha çabuk yayılsın diye belli ki...

her gün akşama bağlanırken güneşin turunculu morlu ışıklarını duvar gibi bulutlar kesiyor. unutuyorum. kendi sıkıntıma dalmışken yüreğim bir ses göndermek için çırpınıyor. koşup pencereyi açıyorum, başımı kaldırıp gökyüzüne, koyu bir dumandan başkasını göremiyorum. işler sürekli erteleniyor sadece bu ketum halimdeki istifi bozmamak adına. içimde ağır ağır büyüyen bir diken gibi, hissedebiliyorum bunu. haberlere bakıyorum yine, göçlere ve sığınma taleplerine dair kerli ferli bir adam soğuk laflar ediyor. başka biri devletin güzel günler göreceğini cenaze gibi bir sırıtışla mırıldanıyor. insanların beş parasız, aç, hasta dolaştığını bilirken uyuşmuş gibi tepki vermeye ne zaman alıştık ki? ben mi çok cahilim, yoksa her şey çok mu karışık? şu dünya üstünde neyi paylaşamıyorsak bulamadığımızdan değil, gözümüzü o duvar gibi bulutlar bürüdüğünden, başka değil.

demek güneş batıyor. yağmur dinmemiş, dize kadar çamur her yer. geceleyin nerden geldiği bilinmeyen seslerden ziyade, nereden geldiğini gayet iyi bildiğimiz, son derece rahatsız olmamıza rağmen kılımızı kıpırdatmadığımız gürültüler var etrafta. bir de göz bulandıran, güneşe yeltenişi bile anlamsız çirkin ışıklar. her şey birer birer çamura gömülürken, kimileri gömülenlerin sırtında yükselmeye devam ediyor, kutsal, anlamlı sözleri mide bulandıran söylemlerine bulayarak. bir merhemim yok yaralara. korkum ve kahrım kemiriyor içten içe, ölüm dedikleri temizler mi çamura batmış benlikleri?

bu yağan yağmur değil...

Pazar, Nisan 26, 2009

güneş dolu bir haftasonu

Efendim, okuyanın ve varsa merak edenin affına sığınarak geç olmuş ama güç olmamış bir yazıyla bana Ankara'yı pek çok sevdiren o şahane konudan bahsetmek istiyorum: Ankara'da sanatsal etkinlikler. Malumunuz bahar aylarının gelmesiyle bilumum yaylarımız gevşemekte, buna hava muhalefeti bile engel olamamakta. Bu aralar güzelim şehrim yağmurlara kanıyor, arada da güneş bulutların önüne geçip ışıl ışıl günler yaşatıyor. Dün de aynen böyleydi, nadiren bulutlanmalarla birlikte güneş, güçlü ışıklarını esirgemedi insanların üzerinden. Bunun meteorolojik açıdan bir sürü sebebi olabilir elbette, ancak bana soracak olursanız, burnumu hafiften kızartmış olan güneş dün çocukları izlemek için en önlerdeydi. Ankara Devlet Tiyatrosunun bu yıl 5.sini düzenlediği "Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali" nin açılış panayırı dün Kuğulu Park'ta yapıldı. Kalabalık bir cumartesi günü öğle vakti sakince Tunalı'da yürüyüp caddenin sonunda bir bayram yeri görmek beni oldukça şaşırttı, bu festivalin ilgi göreceğini bekliyordum ama bu derece renkli olacağını pek düşünmemiştim. Tastamam beşinci yıla yakışır güzellikteydi. Etrafta her yaştan çocuk, çocukların haklarına ve sorunlarına dair çeşitli standlar(TEGV, LÖSEV gibi) , küresel ısınmaya ilgi çekmek isteyen kocaman bir ayıcık, kuklalar, rengarenk kıyafetler içinde çeşitli ülkelerden festival konukları, çocukken Yonca Evcimik'in 8.15 vapuru klibinde gördüğümüz uzun adam, illüzyon gösterileri, rengarenk balonlar, Uçurtmanın Kuyruğu'ndaki adamın hayalindeki gibi çeşitli müzik aletleri çalan küçücük çocuklar (hatta anne karnında piyano çalan bebek), daha sayamadığım türlü türlü güzellik vardı. Ankara Devlet Tiyatrosu Müdavimleri grubunun kurucusu değerli arkadaşım Sibel ile etkinliğin büyük bir kısmını izledik. Güneşli bir günde bir sürü çocukla büyük bir eğlenceyi paylaşmanın tadı başkaydı, hele bir de mekan Kuğulu Park olunca değmeyin keyfimize. Çocukluğuma döndüm demiyorum, çünkü bu etkinliğe katılan her yaştan insan vardı ve herkes bir ucundan katılıyordu eğlenceye. Ama onların yerinde olmak isterdim elbette, azizim bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler diyerek hatta. Şarkılar söylendi, çeşitli gösteriler yapıldı, çocuklar hünerlerini sergilediler sahnede. Dilerim çocuklar bu günü güzel bir biçimde hatırlarlar ileride ve bol bol oyun izlemeyi ihmal etmezler gelecek günlerinde. Belki de çocuklar için düşünülmüş yeni güzellikler tasarlarken görürüz onları.

Ve etkinlikler Akün sahnesinde izlenecek bir oyunla devam etti. Bu arada biz de o renkli ortam sanki sonsuza dek orada kalacakmış gibi arkamıza baka baka bir sonraki etkinliğimize yetişmek için yola çıkmıştık. Akün Sahnesini rengarenk tüller fiyonklar içinde cicili bicili görünce hep böyle olsa ne güzel olur diye düşünmeden edemedik. Şansımıza, Kızılay Metrosuna bu günlerde açık kalacak şahane bir karagöz ve kukla sergisi açılmış. Arada ufak tefek temsiller de olacakmış elbette, ancak sadece kuklaların kendisi için bile görülmeye değer, çok kapsamlı bir sergi bekliyor meraklıları. Eski ve geleneksel kuklalardan günümüzde çeşitli tiyatrolarda kullanılan kuklalara kadar geniş bir çeşitlilikte görülecek eserler var. yalnızca 4 gün açık olacakmış bu sergi de.

Efendim, bilen bilir, çok eskiden beri ODTÜ'de her yıl bu zamanlarda çeşitli üniversitelerin ve öğrenci gruplarının katıldığı bir tiyatro şenliği oluyor. Benim de her yıl niyetlenip bir türlü gidemediğim bir etkinlikti bu. Şansıma bu yıl bir oyununu görebildim. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncularının 'İş Ararım İş' adlı oyunu dün ODTÜ mimarlık amfisinde sahnelendi.
Biraz yorumlayayım, gayet samimi bir oyun olmuş. Tam anlamıyla bir gençlik tiyatrosu örneği aslında. Oyuncular oyuna fazlasıyla emek vermiş, düzgün bir oyunculuk sergiliyor her biri. Ana karakterlerden çok yan karakterlerin işlerliği daha ön planda duruyor, oyunu eğlenceli ve hareketli yapan ne varsa yan karakterlerin çabalarıyla yürüyor ki bu sayede oyunun etkileyiciliği artıyor. İlginç ama çok da basmakalıp olmayan esprilerle bir iş bulamama vakasının trajikomik ve derinden analizi verilmiş bu oyunda. Sonunun çok iyi oturmuş olduğunu söylemek biraz zor, karakterin içine düştüğü durum daha belirgin biçimde vurgulanabilir, böylelikle de oyunun sonu daha da akılda kalıcı bir biçimde bağlanabilir fikrimce. Yine de oyunun temposu oyunu fazlasıyla güzelleştiriyor. Popüler söylemlerin de bulunduğu oyun metni oldukça akıcı. Tiyatro Dünyası'ndan okuduğuma göre oyun 92'den bu yana gelişerek ve zenginleşerek şimdiki haline ulaşmış. Zamanla daha da iyi düzenlenerek ülkenin tiyatro dağarcığına eklenesi bir oyun olacağa benziyor. Kısacası hoş bir komedi olmuş, daha da güzelleşeceğinin işaretlerini veriyor. Ankara'da bir daha sahnelenir mi bilmiyorum ama Eskişehir'de bir kez sahneleneceği ve sonra İstanbul'da devam edeceği gelen duyumlar arasında. Öte yandan, şenlik kapsamında bir sürü oyun var, gidip görülesi sevgili sanatseverler.

Güzel bir oyunu izledikten sonra dışarısının halen aydınlık olduğunu görünce uzun bir yürüyüşle günü tamamlayayım demiştim. ODTÜ'ye her gidişimde mutlaka uğradığım Kültür ve Kongre Merkezinde şahane bir serginin son günlerinde olduğunu görünce dayanamadım içeriye girdim hemen. 10. ODTÜ Sanat festivaline dahil açılan Plastik Sanatlar Sergisinin son gününe yetişmişim meğer. İçeride çeşitli sanatçılara ait, tablo, heykel, gravür, kolaj çalışmalarının yanısıra özgün üç boyutlu modellemeler bulunuyordu. Belki anlamsız gelir çoğu insana ama resim ve heykel sergileri, daha genel anlamda görsel sergiler, bana düşüncelerimi toparlamak, sanatçının ne anlatmak istediğine ve üretirken ne hissettiğine dair fikir yürütmek, hayata ve dünyaya dair olup biteni irdelemek açısından büyük bir fırsat sunuyor. Bilkent Kütüphanesindeki sergileri de bu amaçla beğenerek takip ediyorum, orada da en son yanılmıyorsam "Kağıda Kadınca Dokunuşlar" adında başarılı bir sergi vardı ve bu sergi dört kadın sanatçının ortak çalışmasıydı. Her neyse, bu Plastik Sanatlar Sergisinde birbirinden tamamen ayrı konularda ve hislerde çalışmaları görme imkanım oldu. Klasik tarzda tablolardan, postmodern çalışmalara, efsanelerden feyz almış heykellerden değişik teknikleri başarıyla uygulamış portrelere kadar geniş bir koleksiyonu bu sergide bulmak mümkündü. İçlerinden dikkatimi en çok çeken, yanlış hatırlamıyorsam Mehmet Yılmaz adlı sanatçının portreler üzerinden değişik bir işleyişi sunduğu resimlerdi. Bedri Baykam'ın üst üste resimlerle çalıştığı güncel konulu iki tablosu vardı bu sergide. İlgimi çeken bir başka çalışma, Şahmeran adlı heykeldi. Eserleri gördükten sonra hayatımın fon müziklerinin biricik solisti Manolis Lidakis'in şarkılarıyla yolu tamamlayarak günü nihayete erdirmiş oldum böylece.

Keyifle gezdiğim bu sergiden sonra haftasonunda son etkinliğim bugünkü oyun oldu. Yine Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivalindeki 'Düşler' adlı oyun, Romanya'dan, Köstence Çocuk ve Gençlik Tiyatrosundan festivale katılıyordu. Farklı bir ışıklandırma tekniğinin kullanıldığı bu oyunda, az sayıda maske, birkaç aksesuar ve beyaz eldivenler kullanılarak görselliği zengin bir sahneleme tekniği oluşturulmuş. Işığın yalnızca beyazı fosforlu bir biçimde yansıtmasıyla eller ve kollarla aklınıza gelebilecek bir sürü hayvanı betimlemek mümkün. Oyunun dili Romence olmasına rağmen bu içerikle anlaşılmayan ayrıntı yok gibiydi. Müzikler de anlatılanla gayet uyumluydu, dalıp gittim izlerken. Merak eden izleyicilerimiz için, Düşler adlı oyun Perşembe günü 11.00 ve 14.00'te yeniden Şinasi Sahnesinde olacak.

Aklımda kalan ayrıntılar ve hoş görüntülerle etkinlikleri anlatmaya çalıştım naçizane. Dönüşte sırılsıklam eden bir yağmurla odama dönmüş olsam da haftasonumun güneşi eksik olmadı. Zamanı dolu dolu geçirmeme olanak veren tüm etkinliklerde emeği geçen sanatçılara ve perdenin ardındakilere sonsuz teşekkürlerimle...


Not: Gayet kişisel bir yazı oldu, haftasonumu paylaşmak istedim kendimce. Çok teşekkür ederim okuduğunuz için :)

Perşembe, Mart 26, 2009

"Gitar"a öykü, "Gitar"dan öykü



Hayallerin, 'iyinin ya da kötünün ötesinde' sorgulandığı pek görülmez hayat içinde. İyi denen insanın beylik özelliklerini herkes sayabilecekken, kötü dediklerinin herkes gibi hayal kurduğu, hatta herkesten daha da derin hayaller kurabildiği akılların ucundan bile geçmez. Çevresince tuhaf algılanan bir adamın dilinden bir yaşam yolculuğu var bu kez sahnede. Ankara Devlet Tiyatrosunun 23 Mart'ta ilk gösterimini yaptığı, izlemeyi merakla beklediğim bir oyunuydu 'Gitar'. İzlemeden önceki tahminlerim, bu oyunun sorgulamaları yoğun ve etkin bir biçimde kullanacağına yönelikti. Gerçekten de, umulan ve bulunan arasındaki uçurumda çırpınışları, direnmeyi sağlayan gücü iyiden iyiye hissettirmeyi başarıyor 'Gitar'. Hayatın ve toplumun bir çıkmaza sürüklediği, kendini savunmak adına zaman zaman kötü olmayı seçen bu adam; kendi öyküsünü, bir insana dair akla gelebilecek bütün yönlerle, bütün renklerle dillendiriyor.

Hayatın ona sunamadıklarını gitarın dilinde arayan bir adamın öyküsü "gitar". İnsanların önyargılarına, önyargıdan kaynaklanan kötülüklerine maruz kalan, kendi deyimiyle bu 'çirkin' adam, hayata dokunabilmek için çareyi, hissettiği ve özlediği her şeyi gitarın dilinden anlatmakta bulur. Terk edilmişliğine inanmayan tek insan da ölünce, dilinden anladığı gitarıyla baş başa kalır. Son umuttur bir anlamda aslında; çevresindeki insanlara, içine kabul edilmediği dünyaya, bu kez sanatın diliyle hitap etmek ister. Ne var ki kurtuluşun kendisi olmuştur 'gitar', umutlar çıkmaz sokaklarda son bulunca. İçine itildiği azaba, son umudunun kendisi paramparça olana dek sıkı sıkıya tutunuyor. Bu öyküde, insan ve ait olduğu toplumla çatışmasına çok değişik bir açıdan bakabilmek mümkün. Bu çatışmada insanın kendini gerçekleştirme çabalarının yok edilmeye, boşa çıkarılmaya mahkum olması, tutunulacak dalların kırılması çarpıcı bir şekilde ifade ediliyor. Bu çatışmada yok oluş bir kayıp değil oysa. Öyle ya, insanlar, nesneler yok edilebilir; ya hayaller? Oyundan bir replikle belirteyim: "Çünkü hayaller, iyinin ve kötünün de ötesindedir."

'Gitar', DevTiyatro'daki tanıtımda yer alan resimleriyle, konusuyla, süresiyle, atmosferi ve çizgisiyle doğrudan Oda Tiyatrosu'nun oyunlarını anımsatmıştı. İlk gösterimini Küçük Tiyatro'da yaptı, sonraki gösterimler de Stüdyo Sahne'de gerçekleşecek. İki kişilik mütevazı bir oyuncu kadrosunun ardında gayet kalabalık bir ekip var. Kostümlerden, makyaja, her inceliğine hayran olunacak kadar güzel dekoruna, ışıklandırmasına ve oyunun çeşitli noktalarında göze çarpan bir sürü ayrıntıya kadar büyük emeklerle hazırlanmış bir oyun olmuş. Dekorda özellikle dikkatimi çeken, oyunun atmosferin çok iyi yansıtan tablolar ile umudu hissettiren gitar nağmeleri oldu. Işık oyunları ve diğer karakterlerin seslerinin katkısı da, seyirciyi bağnaz inançların hükmettiği bir Galiçya'ya götürmede fazlasıyla etkiliydi.

Bu oyunu başarılı kılan en önemli etkenin oyuncular olduğunu vurgulamadan geçmemeli. Gerek Tolga Demiralp'ın, gerekse Merve Erdoğan'ın gözlerindeki ışık öylesine güçlü, insanı öylesine oyuna çeken cinstendi ki, bir adamın ve gitarın tellerine bağlı umutlarının hikayesini akıllarda hemencecik canlandırmayı kolayca başarıverdi. Sözlerin, hareketin yanısıra bakışların ve ifadelerinin bu oyunu anlamlandırmakta, görülmeye değer kılmakta etkisi çok büyüktü. Oyuncular ve sahne ardında bu oyuna emeği geçenler sayesinde, gerçi hala öyle vurgulanıyor ama, bu oyun bir sosyal sorumluluk projesi olmaktan çok çok öte bir noktaya erişiyor. Sözün kısası, toplumun insana dair önyargılarının farklı bir bakış açısından gözlemlenebileceği, irili ufaklı ayrıntılarla bezeli, emek dolu ve sorgulayıcı bir oyun bekliyor izleyiciyi.

Perşembe, Mart 19, 2009

Ankara...

Şundan bundan dolayı uzun zamandır el atmadığım sanal günceye biraz dert yanasım var. Bilen bilir, aklı fikri gitmek, yeni yerler görebilmek, ruhun peşisıra sürüklenmek fikrinde olan bendenizin kürkçü dükkanı Ankara'dır. Kendi memleketimden gayrı sevdiğim ilk yerdir, henüz az bir kısmını geçirdiğim ömrümün son kısmına sahne olandır. Karış karış gezsem de her değişik günde farklı bir anlam yüklemekten geri kalmayacağım şehirdir. Biliyorum, öyle çok büyük seyahat hayallerim yok. Kıyıların masallarını dinlemeye gidip, sakin uykular çekmeye döneceğim evim olsun isterim bu şehir, kim ne derse desin. Ve içinde olmadığı için sevemedikleri bu şehre haksız yere çamur atanlardan (sevmiyorsan sevmiyorsundur, bu kadar), şehri kendi açgözlülüğüne yem edenlerden, şehri paçavralarla ısrarla güzelleştirmeye(!) çalışanlardan silkinmeli Ankara. İnsanlar yaşadıkları yeri birazcık anlamaya çalışmalı, imkansız görünüyor şimdilik ama, ne bileyim bir mucize olmalı. Başkent olmayı sonuna dek hak etmiş bir şehre reva görülmemeli bütün bu olup bitenler. Çok şey midir?

Yerel seçimlerin eşiğindeyken, her seçim döneminde olduğu gibi, fakirin kendine katık ettiği umutlara gebe yine bu güzelim şehir. Hani gerçekleşmeyeceğini bile bile bu şehre, nereye gidersem gideyim sonunda sığınmak ve bir yaşamı dolu dolu sürdürebilmek için döneceğim yere dair kurduğum her hayalin sonunu acaba ile bitirir oldum bu günlerde.

Geceleyin ışıkları en güzel taşıdığı yerleri izleyebildiğimiz şehrin iki yakası (çankaya ve altındağ) bir araya gelir mi acaba? "Düttürü Dünya"yı her izleyişte hissedilen sızının kaybolduğu günler lazım oysa bu şehre. O tepeden çocuklara kültürü, sanatı, insanlığı teoride değil pratikte anlatabilmek, bir semtten diğerine geçerken fark görmemelerini sağlayabilmek önemli. Farklı semtlerdeki insanların birbirlerini hor görmemeleri için de, yerel ya da idari yönetimlerin ihtiyaç sahiplerine lütufta bulunmaktan, sadaka vermekten farklı, kalıcı çözümler sunmaları şart.

"Bu şehrin nesini seviyorsun Allahaşkına?" dediklerinde sayabildiğim birkaç güzel binanın beton yığınları arasında görkemi silinmişken, kadir kıymet bilirlik moda olur da, şehrin tarihi dokusu yeniden doğar mı acaba? Müzeler, galeriler, opera ve tiyatro binaları, okulları gözbebeğidir oysa bu şehrin. Bir şehri güzelleştirenin neon lambalar, başımı nereye çevirsem kurtulamadığım reklam panoları ve zevksiz gökdelenler olmadığını fark etmeleri çok uzun zaman almasa bari.

Yalnız ve güzel ülkenin başkentine dair, ülke ya da şehir dışından gelen misafirlere Ankara'yı gezdirirken "Bu şehrin üzerinden neden bir sis bulutu var?" sorusunu, "Öff yahu bu Ankara çok sıkıcı, çok gri, nasıl yaşıyorsunuz burada?" yaftalamalarını duymayacağım zamanlar gelir mi acaba? Egzoz, kömür, fabrika dumanları varken soluklanabilmek, öte yandan şehrin kuyusunun kazıldığına dair hem görülenler hem de duyulanlar karşısında nefes alabilmek giderek zorlaşıyor çünkü.

Bir şehrin giriş kapısı önemlidir gerekçesiyle Esenboğa'dan gelen yolun yenilendiğini öğrenmiştim bir büyükşehir icraatının afişinde. Aynı şeyi Aşti için de düşünürler mi acaba? Peronların düzensizliği, taksilerin saldırganlığı, Aşti'den metro dışında doğru düzgün toplu taşıma aracı bulmanın imkansızlığı, bekleme salonlarındaki kargaşa, 'gemisini yürüten kaptan' anlayışındaki görevliler ve daha nice şey; Esenboğa'dan gelecek önemli konuklar değil belki ama dışarıdan gelip giden normal bir vatandaşa da iyi bir karşılama ya da uğurlama sunmuyor maalesef. Bizlere de Ankara'dan gitmeyi ve Ankara'ya gelmeyi "Nasıl yapsak?" sorusundan bağımsız düşünebilmek mümkün olur belki bu sayede.

şehrin her yerine kolay ulaşım sunacağı iddia edilen metro istasyonlarına şimdiki nesil, 60 yaş kartıyla mı binecek acaba? Hani şehrin herhangi bir yerinde ikamet ederken, bir akşam güzel bir tiyatro salonunda ailecek bir oyun izlemek isteyip, sonra "Aman otur oturduğun yerde, çıkışta otobüsü kaçırırsak nasıl geliriz eve?" diye tıkılıp kalmak hoş olmuyor pek. Ya da geceleyin dışarıda olmak, çıkıp eğlenebilmek, yalnızca arabası olanlara özgü bir lüks olarak mı kalacak şimdiki gibi?

Güvenliğin yalnızca oraya buraya kurulan kameralarla değil, destekle, eğitimle sağlandığı bir şehir olabilir mi Ankara acaba? Kapkaç, soygun, saldırı gibi suçların işlenmesinde gelişen teknoloji de dikkate alınıyor malum. Ufacık çocukları sokakta mendil satarlarken görmek, arabaların altında kalacaklarından korkmak, ufacık yaşta azıcık bir para için gözlerini (aslında hayatlarını) nasıl kararttıklarını fark etmek öylesine üzücü ki... Öte yandan sokaklarda saldırıların, bıçaklamaların önüne geçebilmek imkansız mıdır gerçekten? İnsanları sırf bu nedenlerle kaybedip acılarını yaşamak, ihmallere küfretmek hiçkimseyi, hiçbir şeyi geri getirmiyor.

Meydanlarda görülen kalabalık, araç değil yalnızca insan kalabalığı olur mu acaba? Ankara gibi sakin bilinen bir yerde bile trafiğin günün yoğun saatlerinde şehrin en merkezi yerlerinde keşmekeşe dönmesi, ya da bir kutlama, bir miting olduğunda köprülerin trafiğe kapanması akla mantığa sığmıyor, hatta hiç yakışmıyor.

Parayı verenin damacana suyuyla, veremeyenin çeşme kuyruğuyla idare ettiği susuz günler bu şehrin başından tastamam uzak olur mu acaba? Paslı suyla yıkanıp avuç avuç saç dökmeye alıştık belki ya, su kaynağı şimdilik bol olan ve temiz su sağlamaya kadri olan bir ülkede musluk suyunu içmeye kullanamamak koyuyor insana. Hem bu aslında suyun daha çok israfı demek, ah bir uyansalar bu duruma.

Şehir içinde görülebilecek yeşil alanların daha da çoğaldığı, orman yeşili bir ankara görebilmek mümkün olur mu acaba? "bir zamanlar bir gençlik parkı vardı sahiden" deyip susmak da burkuyor içimi. Ağaçlı sokaklardan eller cepte yürüdüğümü anlattığımda bugün "Hadi canım sen de" desinler, pekala. Ama ileride çocuklara bunu anlatmak hepten imkansız olmasa. Zamanında, Susam Sokağı'nda gördüğüm Ankara'ydı beni buraya çeken. Öyle bir şey olsa ki çocuklar ankara ile yeşili bir arada televizyondan ya da internetten görmeseler... Hani dışarıda vakit geçirmek için tek seçenek o büyük alışveriş merkezleri olmasa...

Knkara'nın şehir merkezindeki en eski, en güzel tarihi yapıya, Kale'ye gereken değer verilir mi acaba? Son zamanlarda Kale'ye olan turistik ilginin bariz biçimde arttığını biliyoruz, üstelik bu yalnızca kalenin alt kısmı ve çarşılarıyla sağlanan bir gelişim. Kale'nin yıllardır kapalı olan bir de ana kısmı var, el atmak istemiyorlar nedense. Kaleiçi'ndeki dar sokaklarda, dışarıda olsa müzelerin baş köşelerini süsleyecek taşların üzerinde saçmasapan afiş izleri var. Sokağın kemerleri yıkılmak üzere, dönüp bakılmıyor. Oysa bu kale çok değerli Ankara için, tarih için, kentler için.

Yapaylıktan uzak bir kentleşme, üniversite kampüsleri, yollar ve şehrin kültürüne dair daha sayamadığım nice ayrıntı var elbette. Yeni bir icat değil, var olan çarpıklıkların düzeltilmesi bile şehrimin asık çehresini yeniden ışıldatmaya yetecek ya, acaba'lar aklımdaki Ankara'nın gerçekleşmesine pek yardımcı olmayacağa benziyor. Seven bu şehri zaten seviyor, her türlü çirkinleştirmeye rağmen koruduğu saf ruhuyla. Ve ne olursa olsun öylece kabul ediyor bir sığınak olarak. Ancak bütün bunlar hayalden ibaret kalmamalı, bu şehir için gösterilen çabalar kasten haksızlığa dönüştürülmemeli.

Ankara, kendi kolu bacağı varken protez kola veya bacağa, kendi güzelliği varken mide bulandıran bir makyaja hiç mi hiç ihtiyaç duymuyor. Taşıma suyla dönen bir değirmen değil bu şehrin istediği, yalnızca kendi özelliklerine saygı duyarak rahatça işlemesine izin verilse yetecek herkese, kucağını rahat rahat açacak bir kente yaraşır her şeye. Bilebilseler...

Cuma, Şubat 06, 2009

hayallerimi yıkma!

geldi. sıkıntı veren ne varsa bittikten hemen sonra geldi. öyle bir zamandı ki dilimin ucundaki haykırışı aldı, içtenliğine ekledi, sakin ama derinden vuran bir söze çevirdi. zamana söylemek istediğim ne varsa kısacık ve açık bir cümleydi artık: hayallerimi yıkma!

şaşırdım. her seferinde kendi gibiydi ya, kendi gibi oluşunda bile bir başkalık vardı. her adımında yeni bir yanını keşfediyordum. bu kez hazırlıksız yakalanmıştım ama. yorulmuştum. hayal kurmak ağır geliyordu; çünkü geçen zaman bütün aksine çabalayışıma rağmen her birinin üstünü kat kat tozla kaplıyordu. ışıltısı yiten köhne evlere dönüyordu her şey. benimdi yine de, elimi asla çekemedim onlardan. hayatla iyi kötü başa çıkmaya çalışıyordum. dile getirmem gereken şeyler varmış meğer, hissettiklerimin dilimden dökülüşüne ramak kalmış. çok sonra fark edeceğimi de bilmiyordum.

hayatla ilişkimde bir gariplik vardı. yaşadıklarımın farklı olduğunu düşünüyordum. bir acıyı bu kadar derin yaşamak yalnızca bana özgüydü. ya da bir şeye çok sevindiğimde dünyanın en mutlu insanı oluyordum. birine tutkuyla bağlandığımda, dünyada hiç kimse birini benim onu sevdiğim gibi sevememişti. sesi bana yetişmezden az bir zaman evvel anladım. haksızdım, çünkü insanlar yaşıyordu her yerde, her şekilde. varlığın ortasında acının en derinine boğulmuşu da vardı, hayal kırıklığının en beterine uğrayanı da. ölsem gam yemem dediği büyük sevinçleri olmuştu insanların. hele şüphe ve şaşkınlıkların açmazlarında kaybolanlar... böyle bir dünyada kendi hislerimi gerektiğinden fazla önemsemek bir hata olabilir miydi? belki de. bütün bunlara rağmen kaçırdığım bir nokta vardı. insanların başına gelen olaylar, ruhlarına değen eller ayrıntılarda farklıyken özlerinde aynıydı. ancak hissedilenlerin benzerliği onların özgün oluşunu engellemiyordu. hislerin niceliği de dahildi bu özgünlüğe ve her biri dolu dolu yaşanmalıydı; çünkü bu hayata bakışları şekillendirmesi açısından önemliydi. bundan değil miydi, okuduğum bir satırın tanıdıklığı, bir şarkının gözlerden süzdüğü yaşlar, bir yiyecekten, kokudan, bir durumdan alınan haz? farklıydı işte, yaşadıklarım farklıydı diğer yaşananlardan. yaşamak, sorgulamak, tadını çıkarmak... nefesim kesilirken doğal ama açık bir sesle dile getirmek hissettiğimi. ve sahiplenmek, kurduğum bütün hayalleri.

"hayallerimi yıkma" demişti, "hayallerim, hayatımın parmak izi."
tam zamanındaydı gelişi...



not: esiyor bazen. ondan bu da...