Perşembe, Mart 26, 2009

"Gitar"a öykü, "Gitar"dan öykü



Hayallerin, 'iyinin ya da kötünün ötesinde' sorgulandığı pek görülmez hayat içinde. İyi denen insanın beylik özelliklerini herkes sayabilecekken, kötü dediklerinin herkes gibi hayal kurduğu, hatta herkesten daha da derin hayaller kurabildiği akılların ucundan bile geçmez. Çevresince tuhaf algılanan bir adamın dilinden bir yaşam yolculuğu var bu kez sahnede. Ankara Devlet Tiyatrosunun 23 Mart'ta ilk gösterimini yaptığı, izlemeyi merakla beklediğim bir oyunuydu 'Gitar'. İzlemeden önceki tahminlerim, bu oyunun sorgulamaları yoğun ve etkin bir biçimde kullanacağına yönelikti. Gerçekten de, umulan ve bulunan arasındaki uçurumda çırpınışları, direnmeyi sağlayan gücü iyiden iyiye hissettirmeyi başarıyor 'Gitar'. Hayatın ve toplumun bir çıkmaza sürüklediği, kendini savunmak adına zaman zaman kötü olmayı seçen bu adam; kendi öyküsünü, bir insana dair akla gelebilecek bütün yönlerle, bütün renklerle dillendiriyor.

Hayatın ona sunamadıklarını gitarın dilinde arayan bir adamın öyküsü "gitar". İnsanların önyargılarına, önyargıdan kaynaklanan kötülüklerine maruz kalan, kendi deyimiyle bu 'çirkin' adam, hayata dokunabilmek için çareyi, hissettiği ve özlediği her şeyi gitarın dilinden anlatmakta bulur. Terk edilmişliğine inanmayan tek insan da ölünce, dilinden anladığı gitarıyla baş başa kalır. Son umuttur bir anlamda aslında; çevresindeki insanlara, içine kabul edilmediği dünyaya, bu kez sanatın diliyle hitap etmek ister. Ne var ki kurtuluşun kendisi olmuştur 'gitar', umutlar çıkmaz sokaklarda son bulunca. İçine itildiği azaba, son umudunun kendisi paramparça olana dek sıkı sıkıya tutunuyor. Bu öyküde, insan ve ait olduğu toplumla çatışmasına çok değişik bir açıdan bakabilmek mümkün. Bu çatışmada insanın kendini gerçekleştirme çabalarının yok edilmeye, boşa çıkarılmaya mahkum olması, tutunulacak dalların kırılması çarpıcı bir şekilde ifade ediliyor. Bu çatışmada yok oluş bir kayıp değil oysa. Öyle ya, insanlar, nesneler yok edilebilir; ya hayaller? Oyundan bir replikle belirteyim: "Çünkü hayaller, iyinin ve kötünün de ötesindedir."

'Gitar', DevTiyatro'daki tanıtımda yer alan resimleriyle, konusuyla, süresiyle, atmosferi ve çizgisiyle doğrudan Oda Tiyatrosu'nun oyunlarını anımsatmıştı. İlk gösterimini Küçük Tiyatro'da yaptı, sonraki gösterimler de Stüdyo Sahne'de gerçekleşecek. İki kişilik mütevazı bir oyuncu kadrosunun ardında gayet kalabalık bir ekip var. Kostümlerden, makyaja, her inceliğine hayran olunacak kadar güzel dekoruna, ışıklandırmasına ve oyunun çeşitli noktalarında göze çarpan bir sürü ayrıntıya kadar büyük emeklerle hazırlanmış bir oyun olmuş. Dekorda özellikle dikkatimi çeken, oyunun atmosferin çok iyi yansıtan tablolar ile umudu hissettiren gitar nağmeleri oldu. Işık oyunları ve diğer karakterlerin seslerinin katkısı da, seyirciyi bağnaz inançların hükmettiği bir Galiçya'ya götürmede fazlasıyla etkiliydi.

Bu oyunu başarılı kılan en önemli etkenin oyuncular olduğunu vurgulamadan geçmemeli. Gerek Tolga Demiralp'ın, gerekse Merve Erdoğan'ın gözlerindeki ışık öylesine güçlü, insanı öylesine oyuna çeken cinstendi ki, bir adamın ve gitarın tellerine bağlı umutlarının hikayesini akıllarda hemencecik canlandırmayı kolayca başarıverdi. Sözlerin, hareketin yanısıra bakışların ve ifadelerinin bu oyunu anlamlandırmakta, görülmeye değer kılmakta etkisi çok büyüktü. Oyuncular ve sahne ardında bu oyuna emeği geçenler sayesinde, gerçi hala öyle vurgulanıyor ama, bu oyun bir sosyal sorumluluk projesi olmaktan çok çok öte bir noktaya erişiyor. Sözün kısası, toplumun insana dair önyargılarının farklı bir bakış açısından gözlemlenebileceği, irili ufaklı ayrıntılarla bezeli, emek dolu ve sorgulayıcı bir oyun bekliyor izleyiciyi.

Perşembe, Mart 19, 2009

Ankara...

Şundan bundan dolayı uzun zamandır el atmadığım sanal günceye biraz dert yanasım var. Bilen bilir, aklı fikri gitmek, yeni yerler görebilmek, ruhun peşisıra sürüklenmek fikrinde olan bendenizin kürkçü dükkanı Ankara'dır. Kendi memleketimden gayrı sevdiğim ilk yerdir, henüz az bir kısmını geçirdiğim ömrümün son kısmına sahne olandır. Karış karış gezsem de her değişik günde farklı bir anlam yüklemekten geri kalmayacağım şehirdir. Biliyorum, öyle çok büyük seyahat hayallerim yok. Kıyıların masallarını dinlemeye gidip, sakin uykular çekmeye döneceğim evim olsun isterim bu şehir, kim ne derse desin. Ve içinde olmadığı için sevemedikleri bu şehre haksız yere çamur atanlardan (sevmiyorsan sevmiyorsundur, bu kadar), şehri kendi açgözlülüğüne yem edenlerden, şehri paçavralarla ısrarla güzelleştirmeye(!) çalışanlardan silkinmeli Ankara. İnsanlar yaşadıkları yeri birazcık anlamaya çalışmalı, imkansız görünüyor şimdilik ama, ne bileyim bir mucize olmalı. Başkent olmayı sonuna dek hak etmiş bir şehre reva görülmemeli bütün bu olup bitenler. Çok şey midir?

Yerel seçimlerin eşiğindeyken, her seçim döneminde olduğu gibi, fakirin kendine katık ettiği umutlara gebe yine bu güzelim şehir. Hani gerçekleşmeyeceğini bile bile bu şehre, nereye gidersem gideyim sonunda sığınmak ve bir yaşamı dolu dolu sürdürebilmek için döneceğim yere dair kurduğum her hayalin sonunu acaba ile bitirir oldum bu günlerde.

Geceleyin ışıkları en güzel taşıdığı yerleri izleyebildiğimiz şehrin iki yakası (çankaya ve altındağ) bir araya gelir mi acaba? "Düttürü Dünya"yı her izleyişte hissedilen sızının kaybolduğu günler lazım oysa bu şehre. O tepeden çocuklara kültürü, sanatı, insanlığı teoride değil pratikte anlatabilmek, bir semtten diğerine geçerken fark görmemelerini sağlayabilmek önemli. Farklı semtlerdeki insanların birbirlerini hor görmemeleri için de, yerel ya da idari yönetimlerin ihtiyaç sahiplerine lütufta bulunmaktan, sadaka vermekten farklı, kalıcı çözümler sunmaları şart.

"Bu şehrin nesini seviyorsun Allahaşkına?" dediklerinde sayabildiğim birkaç güzel binanın beton yığınları arasında görkemi silinmişken, kadir kıymet bilirlik moda olur da, şehrin tarihi dokusu yeniden doğar mı acaba? Müzeler, galeriler, opera ve tiyatro binaları, okulları gözbebeğidir oysa bu şehrin. Bir şehri güzelleştirenin neon lambalar, başımı nereye çevirsem kurtulamadığım reklam panoları ve zevksiz gökdelenler olmadığını fark etmeleri çok uzun zaman almasa bari.

Yalnız ve güzel ülkenin başkentine dair, ülke ya da şehir dışından gelen misafirlere Ankara'yı gezdirirken "Bu şehrin üzerinden neden bir sis bulutu var?" sorusunu, "Öff yahu bu Ankara çok sıkıcı, çok gri, nasıl yaşıyorsunuz burada?" yaftalamalarını duymayacağım zamanlar gelir mi acaba? Egzoz, kömür, fabrika dumanları varken soluklanabilmek, öte yandan şehrin kuyusunun kazıldığına dair hem görülenler hem de duyulanlar karşısında nefes alabilmek giderek zorlaşıyor çünkü.

Bir şehrin giriş kapısı önemlidir gerekçesiyle Esenboğa'dan gelen yolun yenilendiğini öğrenmiştim bir büyükşehir icraatının afişinde. Aynı şeyi Aşti için de düşünürler mi acaba? Peronların düzensizliği, taksilerin saldırganlığı, Aşti'den metro dışında doğru düzgün toplu taşıma aracı bulmanın imkansızlığı, bekleme salonlarındaki kargaşa, 'gemisini yürüten kaptan' anlayışındaki görevliler ve daha nice şey; Esenboğa'dan gelecek önemli konuklar değil belki ama dışarıdan gelip giden normal bir vatandaşa da iyi bir karşılama ya da uğurlama sunmuyor maalesef. Bizlere de Ankara'dan gitmeyi ve Ankara'ya gelmeyi "Nasıl yapsak?" sorusundan bağımsız düşünebilmek mümkün olur belki bu sayede.

şehrin her yerine kolay ulaşım sunacağı iddia edilen metro istasyonlarına şimdiki nesil, 60 yaş kartıyla mı binecek acaba? Hani şehrin herhangi bir yerinde ikamet ederken, bir akşam güzel bir tiyatro salonunda ailecek bir oyun izlemek isteyip, sonra "Aman otur oturduğun yerde, çıkışta otobüsü kaçırırsak nasıl geliriz eve?" diye tıkılıp kalmak hoş olmuyor pek. Ya da geceleyin dışarıda olmak, çıkıp eğlenebilmek, yalnızca arabası olanlara özgü bir lüks olarak mı kalacak şimdiki gibi?

Güvenliğin yalnızca oraya buraya kurulan kameralarla değil, destekle, eğitimle sağlandığı bir şehir olabilir mi Ankara acaba? Kapkaç, soygun, saldırı gibi suçların işlenmesinde gelişen teknoloji de dikkate alınıyor malum. Ufacık çocukları sokakta mendil satarlarken görmek, arabaların altında kalacaklarından korkmak, ufacık yaşta azıcık bir para için gözlerini (aslında hayatlarını) nasıl kararttıklarını fark etmek öylesine üzücü ki... Öte yandan sokaklarda saldırıların, bıçaklamaların önüne geçebilmek imkansız mıdır gerçekten? İnsanları sırf bu nedenlerle kaybedip acılarını yaşamak, ihmallere küfretmek hiçkimseyi, hiçbir şeyi geri getirmiyor.

Meydanlarda görülen kalabalık, araç değil yalnızca insan kalabalığı olur mu acaba? Ankara gibi sakin bilinen bir yerde bile trafiğin günün yoğun saatlerinde şehrin en merkezi yerlerinde keşmekeşe dönmesi, ya da bir kutlama, bir miting olduğunda köprülerin trafiğe kapanması akla mantığa sığmıyor, hatta hiç yakışmıyor.

Parayı verenin damacana suyuyla, veremeyenin çeşme kuyruğuyla idare ettiği susuz günler bu şehrin başından tastamam uzak olur mu acaba? Paslı suyla yıkanıp avuç avuç saç dökmeye alıştık belki ya, su kaynağı şimdilik bol olan ve temiz su sağlamaya kadri olan bir ülkede musluk suyunu içmeye kullanamamak koyuyor insana. Hem bu aslında suyun daha çok israfı demek, ah bir uyansalar bu duruma.

Şehir içinde görülebilecek yeşil alanların daha da çoğaldığı, orman yeşili bir ankara görebilmek mümkün olur mu acaba? "bir zamanlar bir gençlik parkı vardı sahiden" deyip susmak da burkuyor içimi. Ağaçlı sokaklardan eller cepte yürüdüğümü anlattığımda bugün "Hadi canım sen de" desinler, pekala. Ama ileride çocuklara bunu anlatmak hepten imkansız olmasa. Zamanında, Susam Sokağı'nda gördüğüm Ankara'ydı beni buraya çeken. Öyle bir şey olsa ki çocuklar ankara ile yeşili bir arada televizyondan ya da internetten görmeseler... Hani dışarıda vakit geçirmek için tek seçenek o büyük alışveriş merkezleri olmasa...

Knkara'nın şehir merkezindeki en eski, en güzel tarihi yapıya, Kale'ye gereken değer verilir mi acaba? Son zamanlarda Kale'ye olan turistik ilginin bariz biçimde arttığını biliyoruz, üstelik bu yalnızca kalenin alt kısmı ve çarşılarıyla sağlanan bir gelişim. Kale'nin yıllardır kapalı olan bir de ana kısmı var, el atmak istemiyorlar nedense. Kaleiçi'ndeki dar sokaklarda, dışarıda olsa müzelerin baş köşelerini süsleyecek taşların üzerinde saçmasapan afiş izleri var. Sokağın kemerleri yıkılmak üzere, dönüp bakılmıyor. Oysa bu kale çok değerli Ankara için, tarih için, kentler için.

Yapaylıktan uzak bir kentleşme, üniversite kampüsleri, yollar ve şehrin kültürüne dair daha sayamadığım nice ayrıntı var elbette. Yeni bir icat değil, var olan çarpıklıkların düzeltilmesi bile şehrimin asık çehresini yeniden ışıldatmaya yetecek ya, acaba'lar aklımdaki Ankara'nın gerçekleşmesine pek yardımcı olmayacağa benziyor. Seven bu şehri zaten seviyor, her türlü çirkinleştirmeye rağmen koruduğu saf ruhuyla. Ve ne olursa olsun öylece kabul ediyor bir sığınak olarak. Ancak bütün bunlar hayalden ibaret kalmamalı, bu şehir için gösterilen çabalar kasten haksızlığa dönüştürülmemeli.

Ankara, kendi kolu bacağı varken protez kola veya bacağa, kendi güzelliği varken mide bulandıran bir makyaja hiç mi hiç ihtiyaç duymuyor. Taşıma suyla dönen bir değirmen değil bu şehrin istediği, yalnızca kendi özelliklerine saygı duyarak rahatça işlemesine izin verilse yetecek herkese, kucağını rahat rahat açacak bir kente yaraşır her şeye. Bilebilseler...