Salı, Nisan 28, 2009

korku...burukluk...

bulutlar karardıkça kararıyor. sürekli aynı sekmesine tıkladığım internet sitesinde kimbilir kaçıncı dakikamı öldürüyorum. aklıma o anda yapacak daha iyi bir şey gelmiyor. sanki aklım parmağımın ucuna sıkışmış ve aynı cümleleri, aynı meseleleri döndürüp duruyor dakika başına. bir uyuyabilsem iki gün kalkmayacağım yerimden, öylesi bir ağırlık çökmüş üzerime. erteleyip biriktirdiğim bütün işler sırtıma binmiş çamur rengi bayrağını havaya sallamakta. gökyüzü hala kapalı. oysa nisan bile tükenmiş, nerede gerisi?

bir sözümüz vardı, rüzgarlar ılıklaşıp yıldızları açığa çıkardığında bir akşamüstü buz gibi içeceklerimizi alıp yeşil ağaçların altında oradan buradan muhabbet ederek dinlenecektik, hocaları çekiştirip kendi halimize gülecektik. oysa giderek daha da bulanıklaşıyor her şey. yağmuru severdim, ne oluyor? bu yağan başka türlü bir sıkıntı. yoksa şimdiye elime çayımı alıp pencerenin kenarında almıştım yerimi. içtiğim çay bile tat vermiyor güne.

zamana direnebilmenin, ona katlanabilmemin tek yolu müzik yine. ilk kez dinliyormuş gibi dinliyorum aynı şarkıyı. sesi de ne güzelmiş diyorum sanki daha önce hiç duymamışım, şarkılarına ağlamamışım gibi. kurtulmak istediğimde tutunacağım dal oluyor o ses. alıp götürüyor beni. ancak silikleşiyor zaman zaman. izini yok ediyor bu karanlıkta ve annesini kaybetmiş çocuğa dönüyorum birden. ışıldadığı zamanlara kurban edebilirim oysa elde avuçta olanı... sonra kafamı çeviriyorum, haberlerini alıyorum diğer insanların. adalet adına, barış diyerek doğruyorlar insanlar birbirlerini. dünyadan haberi olmayan melekler uçup gidiyor her baharda, herhalde ılık, şefkatli ruhların olduğu bir diyara. hayatını kavgasına katanları doğru ya da yanlış diye tanımlıyor herkes kendine göre. çözüm diye seçilen yollar tastamam çukura gömülen cinsten oluyor ve seçen bu duruma aymamış henüz. safi bu nedenle ihmal ediliyor canların sağlığı ve korku yayılıyor bir salgın gibi. son zamanın taze mikrobunun ezip geçmesine fırsat vermeden içten içe yiyip bitiriyor. stok yapılacak bir ilacı bile yok. çaresizliği karantinaya almayı beceremeyip insanlara çamur atması en kolayı. ve kolayı seçmek en kestirme iç rahatlatma ve boş verme yolu. salgın daha çabuk yayılsın diye belli ki...

her gün akşama bağlanırken güneşin turunculu morlu ışıklarını duvar gibi bulutlar kesiyor. unutuyorum. kendi sıkıntıma dalmışken yüreğim bir ses göndermek için çırpınıyor. koşup pencereyi açıyorum, başımı kaldırıp gökyüzüne, koyu bir dumandan başkasını göremiyorum. işler sürekli erteleniyor sadece bu ketum halimdeki istifi bozmamak adına. içimde ağır ağır büyüyen bir diken gibi, hissedebiliyorum bunu. haberlere bakıyorum yine, göçlere ve sığınma taleplerine dair kerli ferli bir adam soğuk laflar ediyor. başka biri devletin güzel günler göreceğini cenaze gibi bir sırıtışla mırıldanıyor. insanların beş parasız, aç, hasta dolaştığını bilirken uyuşmuş gibi tepki vermeye ne zaman alıştık ki? ben mi çok cahilim, yoksa her şey çok mu karışık? şu dünya üstünde neyi paylaşamıyorsak bulamadığımızdan değil, gözümüzü o duvar gibi bulutlar bürüdüğünden, başka değil.

demek güneş batıyor. yağmur dinmemiş, dize kadar çamur her yer. geceleyin nerden geldiği bilinmeyen seslerden ziyade, nereden geldiğini gayet iyi bildiğimiz, son derece rahatsız olmamıza rağmen kılımızı kıpırdatmadığımız gürültüler var etrafta. bir de göz bulandıran, güneşe yeltenişi bile anlamsız çirkin ışıklar. her şey birer birer çamura gömülürken, kimileri gömülenlerin sırtında yükselmeye devam ediyor, kutsal, anlamlı sözleri mide bulandıran söylemlerine bulayarak. bir merhemim yok yaralara. korkum ve kahrım kemiriyor içten içe, ölüm dedikleri temizler mi çamura batmış benlikleri?

bu yağan yağmur değil...

Pazar, Nisan 26, 2009

güneş dolu bir haftasonu

Efendim, okuyanın ve varsa merak edenin affına sığınarak geç olmuş ama güç olmamış bir yazıyla bana Ankara'yı pek çok sevdiren o şahane konudan bahsetmek istiyorum: Ankara'da sanatsal etkinlikler. Malumunuz bahar aylarının gelmesiyle bilumum yaylarımız gevşemekte, buna hava muhalefeti bile engel olamamakta. Bu aralar güzelim şehrim yağmurlara kanıyor, arada da güneş bulutların önüne geçip ışıl ışıl günler yaşatıyor. Dün de aynen böyleydi, nadiren bulutlanmalarla birlikte güneş, güçlü ışıklarını esirgemedi insanların üzerinden. Bunun meteorolojik açıdan bir sürü sebebi olabilir elbette, ancak bana soracak olursanız, burnumu hafiften kızartmış olan güneş dün çocukları izlemek için en önlerdeydi. Ankara Devlet Tiyatrosunun bu yıl 5.sini düzenlediği "Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali" nin açılış panayırı dün Kuğulu Park'ta yapıldı. Kalabalık bir cumartesi günü öğle vakti sakince Tunalı'da yürüyüp caddenin sonunda bir bayram yeri görmek beni oldukça şaşırttı, bu festivalin ilgi göreceğini bekliyordum ama bu derece renkli olacağını pek düşünmemiştim. Tastamam beşinci yıla yakışır güzellikteydi. Etrafta her yaştan çocuk, çocukların haklarına ve sorunlarına dair çeşitli standlar(TEGV, LÖSEV gibi) , küresel ısınmaya ilgi çekmek isteyen kocaman bir ayıcık, kuklalar, rengarenk kıyafetler içinde çeşitli ülkelerden festival konukları, çocukken Yonca Evcimik'in 8.15 vapuru klibinde gördüğümüz uzun adam, illüzyon gösterileri, rengarenk balonlar, Uçurtmanın Kuyruğu'ndaki adamın hayalindeki gibi çeşitli müzik aletleri çalan küçücük çocuklar (hatta anne karnında piyano çalan bebek), daha sayamadığım türlü türlü güzellik vardı. Ankara Devlet Tiyatrosu Müdavimleri grubunun kurucusu değerli arkadaşım Sibel ile etkinliğin büyük bir kısmını izledik. Güneşli bir günde bir sürü çocukla büyük bir eğlenceyi paylaşmanın tadı başkaydı, hele bir de mekan Kuğulu Park olunca değmeyin keyfimize. Çocukluğuma döndüm demiyorum, çünkü bu etkinliğe katılan her yaştan insan vardı ve herkes bir ucundan katılıyordu eğlenceye. Ama onların yerinde olmak isterdim elbette, azizim bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler diyerek hatta. Şarkılar söylendi, çeşitli gösteriler yapıldı, çocuklar hünerlerini sergilediler sahnede. Dilerim çocuklar bu günü güzel bir biçimde hatırlarlar ileride ve bol bol oyun izlemeyi ihmal etmezler gelecek günlerinde. Belki de çocuklar için düşünülmüş yeni güzellikler tasarlarken görürüz onları.

Ve etkinlikler Akün sahnesinde izlenecek bir oyunla devam etti. Bu arada biz de o renkli ortam sanki sonsuza dek orada kalacakmış gibi arkamıza baka baka bir sonraki etkinliğimize yetişmek için yola çıkmıştık. Akün Sahnesini rengarenk tüller fiyonklar içinde cicili bicili görünce hep böyle olsa ne güzel olur diye düşünmeden edemedik. Şansımıza, Kızılay Metrosuna bu günlerde açık kalacak şahane bir karagöz ve kukla sergisi açılmış. Arada ufak tefek temsiller de olacakmış elbette, ancak sadece kuklaların kendisi için bile görülmeye değer, çok kapsamlı bir sergi bekliyor meraklıları. Eski ve geleneksel kuklalardan günümüzde çeşitli tiyatrolarda kullanılan kuklalara kadar geniş bir çeşitlilikte görülecek eserler var. yalnızca 4 gün açık olacakmış bu sergi de.

Efendim, bilen bilir, çok eskiden beri ODTÜ'de her yıl bu zamanlarda çeşitli üniversitelerin ve öğrenci gruplarının katıldığı bir tiyatro şenliği oluyor. Benim de her yıl niyetlenip bir türlü gidemediğim bir etkinlikti bu. Şansıma bu yıl bir oyununu görebildim. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncularının 'İş Ararım İş' adlı oyunu dün ODTÜ mimarlık amfisinde sahnelendi.
Biraz yorumlayayım, gayet samimi bir oyun olmuş. Tam anlamıyla bir gençlik tiyatrosu örneği aslında. Oyuncular oyuna fazlasıyla emek vermiş, düzgün bir oyunculuk sergiliyor her biri. Ana karakterlerden çok yan karakterlerin işlerliği daha ön planda duruyor, oyunu eğlenceli ve hareketli yapan ne varsa yan karakterlerin çabalarıyla yürüyor ki bu sayede oyunun etkileyiciliği artıyor. İlginç ama çok da basmakalıp olmayan esprilerle bir iş bulamama vakasının trajikomik ve derinden analizi verilmiş bu oyunda. Sonunun çok iyi oturmuş olduğunu söylemek biraz zor, karakterin içine düştüğü durum daha belirgin biçimde vurgulanabilir, böylelikle de oyunun sonu daha da akılda kalıcı bir biçimde bağlanabilir fikrimce. Yine de oyunun temposu oyunu fazlasıyla güzelleştiriyor. Popüler söylemlerin de bulunduğu oyun metni oldukça akıcı. Tiyatro Dünyası'ndan okuduğuma göre oyun 92'den bu yana gelişerek ve zenginleşerek şimdiki haline ulaşmış. Zamanla daha da iyi düzenlenerek ülkenin tiyatro dağarcığına eklenesi bir oyun olacağa benziyor. Kısacası hoş bir komedi olmuş, daha da güzelleşeceğinin işaretlerini veriyor. Ankara'da bir daha sahnelenir mi bilmiyorum ama Eskişehir'de bir kez sahneleneceği ve sonra İstanbul'da devam edeceği gelen duyumlar arasında. Öte yandan, şenlik kapsamında bir sürü oyun var, gidip görülesi sevgili sanatseverler.

Güzel bir oyunu izledikten sonra dışarısının halen aydınlık olduğunu görünce uzun bir yürüyüşle günü tamamlayayım demiştim. ODTÜ'ye her gidişimde mutlaka uğradığım Kültür ve Kongre Merkezinde şahane bir serginin son günlerinde olduğunu görünce dayanamadım içeriye girdim hemen. 10. ODTÜ Sanat festivaline dahil açılan Plastik Sanatlar Sergisinin son gününe yetişmişim meğer. İçeride çeşitli sanatçılara ait, tablo, heykel, gravür, kolaj çalışmalarının yanısıra özgün üç boyutlu modellemeler bulunuyordu. Belki anlamsız gelir çoğu insana ama resim ve heykel sergileri, daha genel anlamda görsel sergiler, bana düşüncelerimi toparlamak, sanatçının ne anlatmak istediğine ve üretirken ne hissettiğine dair fikir yürütmek, hayata ve dünyaya dair olup biteni irdelemek açısından büyük bir fırsat sunuyor. Bilkent Kütüphanesindeki sergileri de bu amaçla beğenerek takip ediyorum, orada da en son yanılmıyorsam "Kağıda Kadınca Dokunuşlar" adında başarılı bir sergi vardı ve bu sergi dört kadın sanatçının ortak çalışmasıydı. Her neyse, bu Plastik Sanatlar Sergisinde birbirinden tamamen ayrı konularda ve hislerde çalışmaları görme imkanım oldu. Klasik tarzda tablolardan, postmodern çalışmalara, efsanelerden feyz almış heykellerden değişik teknikleri başarıyla uygulamış portrelere kadar geniş bir koleksiyonu bu sergide bulmak mümkündü. İçlerinden dikkatimi en çok çeken, yanlış hatırlamıyorsam Mehmet Yılmaz adlı sanatçının portreler üzerinden değişik bir işleyişi sunduğu resimlerdi. Bedri Baykam'ın üst üste resimlerle çalıştığı güncel konulu iki tablosu vardı bu sergide. İlgimi çeken bir başka çalışma, Şahmeran adlı heykeldi. Eserleri gördükten sonra hayatımın fon müziklerinin biricik solisti Manolis Lidakis'in şarkılarıyla yolu tamamlayarak günü nihayete erdirmiş oldum böylece.

Keyifle gezdiğim bu sergiden sonra haftasonunda son etkinliğim bugünkü oyun oldu. Yine Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivalindeki 'Düşler' adlı oyun, Romanya'dan, Köstence Çocuk ve Gençlik Tiyatrosundan festivale katılıyordu. Farklı bir ışıklandırma tekniğinin kullanıldığı bu oyunda, az sayıda maske, birkaç aksesuar ve beyaz eldivenler kullanılarak görselliği zengin bir sahneleme tekniği oluşturulmuş. Işığın yalnızca beyazı fosforlu bir biçimde yansıtmasıyla eller ve kollarla aklınıza gelebilecek bir sürü hayvanı betimlemek mümkün. Oyunun dili Romence olmasına rağmen bu içerikle anlaşılmayan ayrıntı yok gibiydi. Müzikler de anlatılanla gayet uyumluydu, dalıp gittim izlerken. Merak eden izleyicilerimiz için, Düşler adlı oyun Perşembe günü 11.00 ve 14.00'te yeniden Şinasi Sahnesinde olacak.

Aklımda kalan ayrıntılar ve hoş görüntülerle etkinlikleri anlatmaya çalıştım naçizane. Dönüşte sırılsıklam eden bir yağmurla odama dönmüş olsam da haftasonumun güneşi eksik olmadı. Zamanı dolu dolu geçirmeme olanak veren tüm etkinliklerde emeği geçen sanatçılara ve perdenin ardındakilere sonsuz teşekkürlerimle...


Not: Gayet kişisel bir yazı oldu, haftasonumu paylaşmak istedim kendimce. Çok teşekkür ederim okuduğunuz için :)