Pazar, Ekim 11, 2009

Sahneden namus sorununa yeniden bakış: Anam Bacım Avradım


2009-2010 sezonunda 60. yılını kutlayan Devlet Tiyatroları bildiğimiz üzere 60 yerli oyunu ilk kez sahneliyor bu yıl. Repertuarın çeşitli yerli oyunlarla genişletilip zenginleştirildiği olumlu bir haber olsa da, klasiklerin ya da popüler yabancı oyunların da olması gerektiğine ve bu kadar yerli yapımın aynı anda başarı sağlayamayacağına dair çeşitli yorumlar ya da beklentiler duyuluyordu. Ancak bu oyunların hakkıyla işlendiğinde kaliteli yapımların ortaya çıktığı da bir gerçek. oldukça düzgün bir reji ve sağlam oyunculuklarla bezeli "Anam Bacım Avradım" da buna bir örnek teşkil ediyor. Konu ve işleniş bakımından "Fosforlu Cevriye" ile benzerlik gösterse de, bu oyun 'namus' gerekçesiyle kadına karşı yapılan ayrımcılığın daha da üstünde duruyor. Oyuna eleştiri getirmek için sayılabilecek birçok nokta var elbette, oyunun adının kulağa itici gelmesi, anafikrin çoğu kişiye göre abartılı sunulması gibi, oyun süresinin nispeten uzunluğu gibi. Ancak genel itibariyle, içerdiği birçok ayrıntı ve oyunculukların canlılığıyla ortaya gayet izlenesi bir müzikal kabare çıkmış. Oyunu güzelleştiren bu ayrıntılara şöyle bir bakalım.

Oyunun başlamasını beklerken sahneyi incelemek zevklidir, olacaklara dair tahminlerle oyunu izlemeye hazırlanır insan böylelikle. Sağ taraftaki orkestra oyunun canlılığına işaret ediyor. bir oyunda canlı müziğin varlığı oyuna çok şey kazandırıyor gerçekten. Cem İdiz imzalı müzikler oyuna ayak uyduracak renklilikte, ayrıca oyunda yansıtılması gereken duygunun tam olarak aktarılmasında da büyük payı var bu müziklerin, hatta dekor değişiminin basit işlemleri sırasında şarkıların ufak mırıldanışları da akışı hızlandırmış. Sonra dekorların basit ve kolay taşınabilir oluşu da hareketliliği önceden haber veriyor, çift taraflı kullanılan ev maketleri bana "Bir Mahalle Ki" deki dekoru anımsatıyor, hatta bu yönüyle "Anam Bacım Avradım"ın orta oyunundan izler taşıdığı söylenebilir. Sahne ve şarkıların adlarının, yukarıdaki ufak ekrandan okunması da izleyicinin oyuna ilgisini sabit tutmaya yardımcı oluyor. Işıklandırmada da canlandırma sahnelerini ayıran yeşil noktalı ışık olay örgüsüne biraz daha yaşanmışlık ekliyor, seyirci tam da dönen absürd işlerin ortasında buluveriyor kendini. Kostümler ve aksesuarlar da olması gerektiği gibi tasarlanmış, dans sahnelerindeki gri-siyah durumun karamsarlığını yansıtırken, diğer kostümlerin üst üste kullanılmaya elverişli oluşu oyunun hızlı akışına oyuncunun ve izleyicinin uyum sağlayabilmesinde büyük rol oynuyor.

Öykü ve anlatıma gelince, ülkemizde rastlana rastlana artık olağan görünen dramatik bir olayın mizahi bir biçimde ele alınması birçok yönden olumlu. İşleniş açısından basit oluşu, hatta bazı noktaların abartılarak sunuluşu eğlenme gülme arasında ciddi bir rahatsızlık yaratıyor izleyicide. Oyunun ulaşmak istediği nokta da bu aslında, durumu görmezden gelmeyi ya da göre göre artık bu durumdan etkilenmeyişi belli bir rahatsızlık hissinin yaratılmasıyla ortadan kaldırmak. İlk başta Zehra'nın öyküsü Atilla Atalay'ın Sıdıka'sını hatırlatıyor ancak oyunun ilerleyişi itibariyle daha da gerçeğe yakın olduğu anlaşılıyor. Tecavüzcüsüyle evlendirilen mağdure, yine tecavüze uğrayan kadın üzerinden rant sağlamaya çalışan medya, kadının evlilik öncesi ve sonrası durumu, devletin ilgisizliği ve insanların önyargıları ile günümüze daha yakın bir gerçeklikte bu temsil. Birkaç sezondur Ankara Devlet Tiyatrosunda oldukça başarılı rejilerini izlediğimiz Cem Emüler'in bir komediyi ele aldığında da aynı başarıyı sahneye taşıyabildiğini görmek mümkün.

Çok kalabalık bir kadroyla sahnelenmemiş olsa bile, 6 kadın ve 6 erkek oyuncunun bir müzikali doldurduğu görülüyor. Birçok oyuncunun birçok yan karakteri oyuna eklemesi sayesinde oyun içinde sürekli bir devinim sözkonusu, oyunu ayakta tutan en önemli unsur bu olsa gerek. Bütün oyuncuların oyundaki yeri ayrı, hani biri çıkarılsa doldurulamayacak türden. Oyunun ana karakteri, hkayesini izlediğimiz Zehra, etrafında olup bitenin farkında olan, namus baskısıyla hep kısıtlanıp eziyet gören, yeter deyip gittiği vakit sudan çıkmış balığa dönüp aynı sona itilen bir kadın. Zehra'nın saf hali ve arada kalmışlığını gayet iyi yansıtıyor Berna Konur, oyunculuğundaki hareketliliğiyle de Şahane Düğün'de Hülya Gülşen Irmak'ın yaptığı gibi sürüklüyor oyunu. Ayrıca Berna Konur'u bir komedide ilk kez izleyen yeni kuşak izleyiciler için de karakterini tam anlamıyla yaşattığını görmek güzel. Öte yandan, Ariel Dorfman'ın Kayıplar'ından sonra bir sezon kadar sahnelerde görünmeyen Erdinç Doğan, bu oyunda bıçkın delikanlı, namussuz namus bekçisi Mehmet ve sonlarda genç adam rolleriyle sahnede iz bırakmakta. Daha önce Keşanlı Ali'de de Mehmet'e benzeyen bir karakteri canlandırmıştı, ancak Kayıplar'daki rolünden sonra oldukça şaşırtıcı geliyor bu rolü. Bu oyundaki rolünde kullandığı mimiklerle eski Türk filmlerinde İzzet Günay'ın canlandırdığı karakterleri anımsattı bana da. Son olarak Anam Bacım Avradım'ın Adnan Erbaş'ın komedi ve ona yakın türlerdeki üstün başarısına katkıda bulunan bir oyun olduğunu belirtmek gerek, ancak bu oyundaki beş ayrı rolü hakkıyla ve birbirine karıştırmadan sunuyor olması kendisinin gerçekten müstesna bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor.

Yeni sezonda izlenesi bir kara mizah örneği "Anam Bacım Avradım". namus kavramının cinsiyetlere yüklediği ağır kimlikler nedeniyle bilinen ancak umursanmayan, yaşanan ancak sineye çekilen olaylara yeniden bakmak, güle hüzünlene bir hesaplaşma yapmak gerektiğini vurguluyor.

Not: Geçtiğimiz sezonun sonlarında kısa bir süreliğine sahnede kalan "Işık Öğretmen" adlı oyunda Erdinç Doğan'ın rol aldığını gözden kaçırmışım, Serpil Hanıma hatırlatmasından ötürü teşekkürler :)