Perşembe, Aralık 31, 2009

iyi seneler :)

geride kalan ne olursa olsun, yeni zamanlar tazelik getirsin hepimize... keyif dolu yıllar dileklerimle :)

Pazar, Aralık 27, 2009

bir yıl daha biterken...

merhaba,

karsız kışsız bir ankara öğleden sonrasında, dersten sıkılıp bari üç beş satır bir şeyler yazayım dediğim bir zamandayım. inişli çıkışlı, bazen aylaklık dolu bazen ağır tempolu günler, bazen derin keder içinde olduğum (abartmıyorum), bazen hayatımın en mutlu zamanlarını geçirdiğim tuhaf bir yıl oldu 2009. hayata heyecan lazım derler ya, başında ne dilediğimi hatırlayamadığım bu yıl fazlasıyla dolu geçti benim için. ama en çok da beklentiler ve sonuçları konusunda meşgul etti aklımı. nihayetinde her şeye aşırı derecede sevinip aşırı derecede üzülmemem gerektiğini fark ettim. çok mu büyük bir tespit oldu bu, elbette hayır. bir insan olup bitene normal bir derecede bile olsa sevinip üzülmeyi bıraktığında ruhsuz, hissiz, hiçbir şeye şaşırmayan, heyecansız bir bünye olup çıkıyormuş. sonra da saldım ipleri, olduğu kadar işte. evet emekler var, zaman zaman boşa gidiyor, zaman zaman işe yarıyor ama olmazsa da olmuyor ne yapalım. güzel anların tadını çıkarmak lazım, gözler dolduğunda ise saklamamak en iyisi. her neyse, aslında bu yazımın konusu bu yıl nasıl geçti olmayacak. daha çok son zamanlarda neler olup bitiyor ondan bahsedesim var kısa kısa.

- yazının başında da belirttiğim üzere aralık bitmekteyken tek bir kar tanesi bile göremiyoruz ankara'da. gökteki karlar kraliçesi, sözüm sana, özledik kardeşim, gönder tanelerini! üstelik havanın mütemadiyen kapalı olması insanda sürekli bir sıkıntı hissi uyandırıyor. şahsen ben böyle havalarda çayımı demleyip kocaman bir kurabiye tabağıyla en şahane yeşilçam filmlerinin karşısında keyif çatmaktan başka bir şey yapmak istemiyorum. lakin onca iş gücün içinde bu bir keyif düşüncesinden ibaret olarak kalıyor. hava insanın ruh halini gerçekten çok etkiliyor. kar yağsın olmaz mı?

- zamanın tadını en güzel çocuklar çıkarıyor, ya da hayat bu konuda çocuklara haklı olarak daha iltimaslı davranıyor. bunu çocuklarla oynadığımız oyunlarda, yaptığımız şakalarda, çocuklar için hazırlanmış film ve tiyatro oyunlarında çok daha iyi bir şekilde görebiliyorum. bunu yazma nedenim ise feci halde hasta olmama rağmen gitmekten geri kalamadığım güzelim oyun "Narnia Günlükleri"ni bu ayın başında görmüş olmam. oyun hakkında ayrıntılı bir şeyler yazacağım bir kere daha izledikten sonra lakin bundan sonra çocuk oyunlarını da ihmal etmemem gerektiğini gördüm :) yaşasın en güzel masallar!

-hayallerden açalım biraz da konuyu. yeni yıl kapıdayken hayaller de coştu. belki 2010 yeni bir uğraşa başlamak için bir fırsat sunar. ne mi istiyorum? bir müzik aleti çalabilmek. hele o yan flütün sesi beni benden alıyor. bazen de çalarken şarkı söyleyebileceğim bir müzik aleti edinip onun inceliklerini öğrenmeyi düşünüyorum. tabi bunun için sesimi de daha iyi kullanabilmeyi, biraz da nota okumayı öğrenmem lazım. kısfmet :)

- müzik demişken, bu ay değil ama birkaç ay evvel keşfettiğim şahane mi şahane bir radyo var internet üzerinde. her an her halimde dinleyebileceğim, sayesinde winamp'ı media player'ı unuttuğum yerel bir radyo. eğer yunan müziği severseniz hem hareketli hem yavaş tempolu birbirinden güzel eski ve yeni şarkılarıyla arion laikos'u tavsiye ederim efendim. bu radyonun bir güzelliği de çalan şarkının adını ve sanatçısını veriyor olması ki gerçekten vurulduğum şarkılar olduğunda bulup tekrar tekrar dinleme şansım oluyor. güzel bir eşlikçi fikrimce.

- bir yarıyıl döneminin de sonuna doğru yaklaştığımız şu günlerde uykuların bölük pörçük olması kötü bir şey. insanın düzeni tamamen alt üst oluyor. yatıp uyumaya karar vermişken bile yatak resmen dürtüklüyor insanı, kalk yahu bu saatte yatılır mı diye. saat de gecenin 2'si. zaten normal bir saatte de dersin başına oturunca akla saçmasapan şeyler geliyor ve onca iş dururken vakit kaybı yaşamak insanın umrunda bile olmuyor. en güzeli geceleyin ders çalışmak. valla en sakin kafayla hem de. öğrencilik halleri işte...

- içten arkadaşlıkların varlığı insanın hayatında kazanabileceği en önemli birkaç şeyden biri. her geçen gün bunu daha iyi anlayabilmem bunu kanıtlayan güzel mi güzel şeylerin olması sayesinde. en çok da bu ay içinde. tüm arkadaşlarıma en içten sevgilerimle...

Pazar, Aralık 13, 2009

Kanıksamak ve "Geç Kalanlar"'a dair...

Seyirci ve oyuncuların katkısıyla giderek büyüyen ama doğallığından bir şeycikler yitirmeyen güzide grubumuz Ankara Devlet Tiyatrosu Müdavimlerinin düzenlediği bir tiyatro etkinliğinin ardından, Geç Kalanlar adlı oyuna dair tekrar izleyip tekrar fark ettiğim ayrıntılar üzerinde durmak istiyorum bu yazımda. İlk izleyişimden sonra kısa notlar alıp bir köşeye atmışım, oyunu sakin kafayla bugün bir kez daha izledikten sonra taşlar yerine oturdu. Spoiler içermekle birlikte bakalım neler görmüşüz:
Hayatı kanıksamak yaşarken yapılabilecek en büyük hatalardan. Bu basit kuralı bile kanıksayarak yaşarken ani olaylara karşı pek de umursamaz tavırlar içinde olmayı normal görüyoruz. Zaman bu kadar hızlı geçip giderken neye ne kadar sahip olduğumuzu sanıyoruz ki? Sürekli bir 'nasıl olsa' demek neleri uzaklaştırıyor oysa hayatlardan. Geç Kalanlar, hayatların bu basit ama hep kanıksanmış, hep ihmal edilmiş ve hep pişmanlık uyandıran yönünü ele alıyor. Oyun başta klasik bir oyun gibi görünüyor, her şey yerli yerinde başlıyor. Ancak olay örgüsü klasik bir oyundan çok farklı gelişiyor. İki kişilik diyalogların hakim olduğu uzun sahneler oyun metninin akıcı dili sayesinde yerinde bir hareketlilik kazanıyor. Bu noktada Pervin Ünalp'in yazarlığını bunca zaman fark edemeyişimize şaşırdığımı söyleyebilirim. Kendisinin gerçekten harika bir ifade gücü, kurgulayışı ve oldukça sürükleyici bir dili var. Onun kaleminden oyunları repertuvarına alıp sahneye taşımakta DT 'geç kalanlar'dan olmuş. Neyse ki onun yazın dünyasının kapıları bu oyun sayesinde açıldı bizlere. Oyunun metni, en az karakterlerin isimsizliği kadar milletlerden, kültürlerden, ülkelerden ve hatta dil kimliğinden bağımsız biçimde yazılmış, böylece konunun insaniyetine, yalnızca insan için var olan koşullara atıfta bulunuyor, ki bu da tiyatro yazımının evrenselleşmeye doğru bir yolda kendinden emin ilerlediğinin en büyük kanıtı fikrimce.

Oyunun içinden birkaç detaya yer vermek gerekirse, dekor meraklısı bir izleyici olarak dekor tasarımını çok şık bulduğumu belirtmek isterim. Genel anlamda oyuna işlevsel anlamda çok şey katan bir dekor değil, tasarım ve üslup olarak da Erzurum DT'nin "Tehlikeli Saplantı" oyunundaki dekoru anımsatıyor: bir kadın ve bir erkeğin paylaştığı bir evde, sade bir görkem barındıran ve zaman zaman bireyselliği anımsatan bir ev atmosferi yaratıyor. Ancak bir çiftin ev ortamını, ayrılıklarını, ilişkilerini, yalnızlıklarını, rahat yaşama isteklerini ve isteklerinin çatışmalarını hem renkler hem de biçimlerle gayet iyi yansıtan özgün bir dekoru var bu oyunun, bu anlamda oyuna katkısı büyük. Işık tasarımı ve kullanımı da yine oyundaki hayal gerçek ayrımını (aslında sonlara doğru fark ettirerek) vurguluyor. Kostümler günlük hayattan seçilmiş olduğundan, yine oyunun genelliğini ve konunun önemini daha da vurgulayacak biçimde sade seçilmiş.
Oyunun olay örgüsünde sona dair doğrudan tahminler yapmak pek mümkün değil. Ancak oyunun akışı içerisinde öyle ipuçları var ki hem oyunu güzelleştiriyor hem de izleyicinin oyuna daha da yoğunlaşmasını sağlıyor. Oyun içerisinde anlatıcının kendi hakkındaki "oğlum trafik kazasında, kızım lösemiden öldü" türünden yalanları tam olarak birer önseme/foreshadowing örneği ve merakın dozunu düzgün bir şekilde arttırarak gidiyor. Dolaptaki bozuk yiyecekler, neden kimsenin o kadın kadar güzel kahve yapamadığı, hele hele cevaplanmayan telefonlar hem seyirciyi doğrudan tahminlerden uzak kılıp hedef şaşırtmakta, hem de izleyicinin kafasındaki soru işaretlerini arttırmakta. Dahası bu ayrıntılar oyunun neşeli akışı içerisinde sona dair büyük bir huzursuzluk da yaratıyor. Oyunun başka bir çarpıcı yönü de bir sahneden başka birine geçişin fark ettirmeden gerçekleşiyor olması ki bu da aslında oyunun ana fikre yardımcı olan bir özelliği.
Son olarak iki temsil arasındaki farklara gelecek olursak, oyunun zaman içinde daha çok durmuş oturmuş olduğunu, repliklerin doğallaştığını görmek böyle güzel kotarılmış bir oyunu olduğundan daha değerli bir hale getiriyor. Duygular her zamanki gibi dokunaklı, hele söz konusu kanıksananın kaybıysa daha da dokunuyor insana. Ana fikrin yanı sıra geçmişinden ötürü acı çeken bir insanı, evlilik ile toplumun dayattığı rollerin üzerinde eğreti durduğu bir kadını da görmek oyuna zenginlik katmış. Öyle ya, benzer bir hikayede benzer durumlar, ancak insanların kendilerine çektirdiği acılar aynı. Kısacası Geç Kalanlar, izleyicilerin sakin gidip sarsılmış olarak dönecekleri bir oyun. Evet konu çok basit, bilindik bir konu; lakin biliniyor olmasına rağmen insanların mütemadiyen es geçtikleri bir konu. yoksa neden keşke kelimesinin anlamı hep geçmişe dönük olsun?