Pazar, Şubat 21, 2010

"kısıt"

karşı kıyımın radyosu çalıyor her günkü gibi. ruhum oraya bedenim buraya demirlemiş bekliyoruz. tek arkadaşım bilgisayarla muhabbetimiz "bugün de hava ne tuhaf" muhabbetinin döngüsünde aynı siteler ve benzer yorumlar üzerinde gelip gidiyor. çekmecemde çekirdeklerim hazır, seyirci kalabileceğim herhangi bir sahneye amade. gözümün önünde ise öyle ya da böyle içimden tepkileneceğim yazılar akıyor. bir ben miyim kafası karışık olup saçmalamaya sığınan? şu ufacık ekranın dünyamı kaplamasına ramak kala gözlerimi başka bir yöne çevirmeyi akıl ediyorum.

masamın yanında kocaman bir pencere var. dolu taneleri cama vurunca korkup kaçıyorum önce, sonra usulca dibine oturuyorum pervazın. burada bir zararı yok doluların ya, kimbilir başka çatılara ne yükler bindiriyor. endişenin üşütücü bir etkisi olmalı. rüzgar çok. hava bile aynı dereceler arasında ve aynı hallerde gidip geliyor. dışarı çıkmadan evvel iki kere düşünüyorum, çıktığımda ise aklım ufacık sandalyemin üzerinde kalıyor. kalsaydım farklı bir şey olacak mıydı, sanmam. sanmam ya, ayaklarım aynı yolları arşınlamakta bir beis görmese bile yeni bir şeyler görmeye can atıyorum. hani biri yanımdan ıslık çalarak geçse bile renk gelecek zamanıma. değil.
tanıdık yüzler de azalıyor birer birer bu muhitte, varsa birkaç tanışla bir araya gelip gülüştüğümüz günler kar yazılıyor artık haneme. sık sık ziyaret ettiğim köşeleri vardı semtin, sonra sevdasına düşüp kendimi bulduğum şehrimin. renkler silinirken arada kaynamış gibiler, birer birer yabancılaşıyor güzelim yüzleri. içinde bulunmamın anlamı olduğu yerler var sanırdım, her yerde misafir gibi hissetmeden evvel kendimi. artık gittiğim yerler aynı tadı veriyor. insanlar var her tarafta, ne kadar çok görürsem kendimi o kadar küçük hissettiğim. gülümsüyorum belki bir ışık görürüm diye, gülümsüyorlar evet ama... öylesi değil. özlediğim ne varsa yağmur alıp götürmüş hepsini.
kalabalıklar kendi telaşında. unuttukları bir şeyler var, bunu da unutmuşlar. kaçıp yan sokaklarda yürüyorum bu yüzden. arabaların kendi gürültülerinden başka bir şey duymadıkları caddelerden gidiyorum. bağıra çağıra şarkı söylediğimi duymasınlar diye. duymuyorlar. aynı şarkıları söylüyorum, yüreğimdeki gölgeler dağılıyor bir süreliğine. sonra yine aynı renkte bir kalabalık, ambalaj parlaklığında. gerisi saman gibi.
gerisingeri dönüyorum masama. kitaplarım masada duruyor, onlarca makale, not, ıvır zıvır. okuduğum her satırın altından düşünceme dokunan şeyler çıkardı. yine cümleler çıkıyor ama öylesine geçiyorlar şimdi. ufak bir "memnun oldum tanıştığımıza" deyip arka kapıdan çıkıyor gibiler. bir şey söyleyecek oluyorum, cümlemin yarısı kuyruklarına takılıyor onlar giderken. "kimdi ki giden?" derken buluyorum kendimi. sonra geçiştiriyorum işte, bir unutkanlıktır hasıl olur ya zaman zaman diye. al bir seyirlik daha.
okurken kayıp gider aklım, gözlerim kapanır, rüyalara açılır yeniden. sabah çalar saatle boğuşmadan birkaç dakika evvel en derinden özlediklerimi görürüm rüyalarımda. elimde rengarenk kalemlerle siyah beyaz resimleri renklendiririm. yüzleri pembe, gözleri ışıl ışıl olur; saçları dalgalanır kalemin ucu değdikçe. konuşurlar benle, gülüşürüz. kötü huylu insanlardan kaçar sevdiklerime sığınırım. onlardan gizlerim sıkıntımı def edene dek. her şey ne güzel canlanıyor dediğim anda saatin rezil sesi köprülerimi yıkar ve döndürür beni dünyamın 'kısıt'larına.

bir 'kısıt'lılığın kısır döngüsü içinde yaşamak, göğe bakıp yıldızları görememek öylesine can acıtıcı ki. ya başka yerler, derman olur mu? başka insanlar? tanışmak, konuşmak, bu zinciri kırmak zor mu? yiten yittiğiyle mi kalır? insanın özlediklerine kavuşmasını engelleyen ne olabilir? tükeniş böyle bir şey mi yoksa nihayetin bulunacağı o an var mı? bilemedim. şarkılar acıları hafifletse bile hayaller tükenebiliyor bir müddet sonra. derin bir nefes, bir çığlık, yok en iyisi sağlam bir kahkaha tam o kalabalığın ortasında. ya da bundan böyle şarkı söylemek için sapmamalı insansız caddelere. denemek gerek, yalnızca şu 'kısıt'ları kaldırmak için yüreğin önünden.