Pazartesi, Mart 29, 2010

rüya

kıyısındayız bir denizin. hava ne tam güneşli ne de bulutlu, bir öğle üzeri güneş memnun halinden. gölge düşürmek istemiyor kimsenin sevincine. her yer kalabalık, herkes kendi halinde. rüzgârın sakin bir nefesi var.
ortadaki 'şenliği' gururla taşıyor gönüllerimiz. sözler renkle dolu, gözler ışığı saçıyor bakanın gözlerine.
neşemizi denize taşırdık. bir küçücük geminin kenarına sıralanmışız, ayaklarımız suya değiyor. kuşlar konup havalanıyor oradan buraya. bir kıyıdayız derken, hop karşı kıyıya.
yüzmüş kadar yorulduğumuzdan olacak, çakırkeyif yürüyoruz sahilde. serin bir odaya seriliyoruz öylece. yanımda uyuyakalmış o da. yüzünde rüyasını görüyorum. huzurunu öyle güzel resmetmiş ki dağınık saçları... bir balkona çıkıyorum maviliğe doyurmak için gönlümü, bir yanına gidip dudaklarının kıvrılışına bakıyorum, aradığım o ifade orada bütün ayrıntılarıyla.
sevdiğimiz herkes orada. içten selamlar sunuyorlar önce, ardından takılıp gidiyorlar kendi dalgalarının peşine. bekleyen bir şeyler var belli, ama acele etmiyor kimse. çünkü zaman insanların yanı sıra keyifli bir yürüyüşte gibi, hafifçe ilerlemekte.
rüzgar esiyor. bir öğleüzeri uykusundan uyanıyoruz birer birer. müziği duyuyoruz, her birine ayrı ayrı anlamlar yüklediğimiz şarkılar çalıyor arka arkaya. şarkıların bir yanı hüzün, bir yanı sürüklüyor ruhları. ahşapla denizin kokusu birbirine iyice karışmış. o da gözlerini aralayıp gülümsüyor, olduğu yerde gerinirken eşlik ediyor akşamı davet eden o işini bilir şarkıyı.
o an, duvarda bir resim oluverse, balkonda bir sehpa. ya da sahilde bir şezlong, suyun değdiği yerde bir deniz kabuğu, defne ağacının en ucundaki yaprak, ya da en güzeli, unutamayacağım bir sabah rüyası gibi kalıverse içimde bir yerde.

Cumartesi, Mart 27, 2010

"bahar içinde bütün vadi"


son derece keyifle dolu geçen bir cuma ve cumartesi gününden, bahar olmak için yola çıkmış ama saçlarını henüz kıştan bütün bütün kurtaramamış bir mevsimden bahsetmek istiyorum bugün.
vesileyle öncelikle dünya tiyatrolar günümüzü buradan da kutlayayım, dilerim ki sahnelerin ışığı sonsuza dek aydınlatır sanat bilincimizin ufuklarını. ve insanlara sanatı hayatlarına dahil etmeleri için nice fırsatların kapısını açar bu güzel gün.
aslına bakarsak bunun habercisi oldu bu haftasonu olanlar. öncelikle bilkent mssf'nin birbirinden değerli öğrenci ve hocalarının katkılarıyla kampüs içinde görmeye pek alışık olmadığımız rengarenk bir dünya tiyatrolar günü kutlaması gerçekleşti. ders çıkışı yakalayabildiğim kadarıyla "midas'ın kulakları"ndan ve "hamlet"ten kısa kısa parçaları güzel sanatlar fakültesi dolaylarında izleme şansımız oldu. rengarenk kıyafetleri ve yüksek enerjileriyle bir cuma öğlesini şenliğe çevirdiler gerçekten.
bu anlamlı kutlamada emeği geçen herkese teşekkür etmek isterim, keşke bu tür gösterileri daha sık görebilsek bilkent'te, hele mevsim bahara dönerken tiyatronun da güneş görmesi, sokaklara taşması insana ayrıca bir neşe katıyor.

gelelim cumartesi'ye. harıl harıl çalıştığımız oyunumuza kısa (!) bir ara verip "sokrates'in son gecesi'ni görmeye gittik ekşi tiyatro ekibiyle. sevgili melek baykal'ın sanat kurumu ödülünü alışına da şahit olduk, oldukça sevinçliydi hem oyun öncesi hem de sonrasında.*
aynı zamanda sokrates'in son gecesi adlı oyunu sevgili 'ankara devlet tiyatrosu müdavimleri'yle izlemek de başka bir ayrıcalıktı, günün anlam ve önemine atfen bir araya gelmiş olduk.

üstüne de bir lunaparkta hep birlikte kaybolup saatlerce eğlenmek...
gün güneşli, insanlar neşeli :)

çok sevdim ben bu iki günü, bu günlük tadında sayıklamalarımdan da anlaşılacağı üzere :) bizim vadi tıpkı bir zamanlar anya'nın yaşadığı gibi bahar içindeydi bu günlerde.
tiyatronun ve güzel bir günün coşkusunu paylaşan herkese gönülden teşekkürler...


Çarşamba, Mart 17, 2010

nehir

hayatın akışı ne tuhaf geliyor son günlerde... yeniden toparlanırken karşılaşılan talihsizlikler, ufak tefek sürprizler, içtenlikli derin gülümseyişler, geçmişle sürüklenen yosunsu anılar, kalbi tertemiz insanlar, kıyıda köşede kalmış mutluluklar, katışıksız sevgiler ve her birinin dilini ayrı ayrı anlatıp her birinin öyküsünü kendince anlatan güzelim müzikler... bir şarkı paylaşasım var, gün gibi güneş gibi bazen kararıp bazen açılan morallere, ruh hallerine ve içinde korku dışında kara bulut barındıramayanlara, hayatın nehir gibi akıp gidişini ve hem hüznü hem coşkuyu kendine katık edişini anlatan. sevgiler...

Pazar, Mart 07, 2010

mevsimin dönüşünden notlar

kendi olabilmek demiştim önce bu karalamaya başlık niyetine. kendin, kendisi, ya da kendileri, her neyse... bir şekilde mevsimin ne bahar ne de kış olduğu karamsar günler içinde kafam oldukça bulanıkken her zaman yaptığımı yapıyorum, tuz buz olmaktan bıkmayan hayallerin gölgesinde kalbime dokunan şarkılara sığınmış durumdayım. dönemin giderek ağırlaşan yükü şöyle dursun, oturup ne yapıyorum diye düşünmek bile gelmiyor içimden. son birkaç yılımın kronik hastalığı bu evet, belirsizlik. aklımı meşgul etmek için uğraştığım birkaç şey, gerçekten isteyerek yaptıklarım ve hiç istemeden kendimi içinde buluverdiğim durumlar. hayatta 'bir arkadaşa bakıp çıkıcam' şeklinde deneme yanılmalara yer yok anlaşılan. bu döngüyü de anlayabilene aşkolsun sahiden, bazen kendini göremiyor insan telaştan, bazen de düşünmekten kaçabilmek için akla hayale gelmedik saçmalıklara gömülüyor. işte şimdi biraz saçmalayasım var, daha doğrusu tanık olduklarımı aktarmak istedim şu piksellere. yarı şaka yarı ciddi, buyrun buradan yakın:

bazen müziği bağımlılık yapan bir ruh maddesi olarak algılıyorum, başka çarem kalmıyor çünkü. özellikle belli tür ve belli sanatçılar bu durumun en büyük müsebbibleri (heheyt osmanlıca kelime de kullanırmışım, hep bu yeşilçam filmlerinden oldu, bilahare değineceğim) örneğin, son birkaç yıldır belli bir türü takip ediyorum, belli bir yöre üzerinden. bu durumu bir şekilde takıntı olmaktan çıkarmaya çalıştığımda ise elimden bir şey gelmiyor. o anki günlük, aylık ve dahi daha uzun dönemlik ruh hali ille de o türü gerektiriyor işte. bir süre sonra eski melodilerin yerleri karışmaya başlayınca da ortaya öyle saçma sapan bir şey çıkıyor, ne ileri ne de geri gitmek mümkün oluyor. arada açıp radyo dinlemek iyi gibi. bilemedim.

bulanık birkaç hafta daha geçirdikten sonra görüp görebileceklerimizi düşlüyorum zaman zaman. sıcak öğleden sonrası çimlerde serinlemek, vakit akşamüstüyken muhabbetlerin dibine vurmak, şarkılar söylemek ve en güzeli de çıtır çıtır yeşil erik yemek. çok özledim ne yapayım, ağzımız sulandı hep birlikte biliyorum ama. yine de ille akşamları dışarıda, açık havada, birkaç yakın insanın yanında oluvermek işte...

yeşilçam filmleri diyordum, çok eskiden okuduklarım dışında belirli dönemlerin kendine has özelliklerini tam olarak çözemesem de, bu filmlerin hiç ama hiç hafife alınmaması gerektiğini düşünüyorum, en azından büyük bir çoğunluğuna 'ahaha ne komik' diye yaklaşınca gülünçleşebiliyor insan. bunlardan biri metin erksan'ın sevmek zamanı adlı filmi, konusu ve öyküsü itibariyle insanı duygusal bir sarsıntıya sürükleyebilme ihtimali yüksek. bir diğeri ise, en sevdiğim filmler listesinde ilk ona girebilecek olan 'beni osman öldürdü'. 1963 yapımı bu filmde yeşilçam'ın en karizmatik aktörü (fikrimce) izzet günay ve türkan şoray başta olmak üzere birçok büyük sanatçı oynamakta. bu filmden daha önce bahsetmiş olduğumu düşünerek filmi arkadaşlarımla bilmemkaçıncı izleyişimde fark ettiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum. bu film bir katil bulma öyküsüne dönerken ardında o kadar çok gizem bırakıyor ki film sonuna kadar nasıl çözülecek diye meraktan öldürüyor insanı. sanki lost mübarek :) kısacası eski türk filmlerini aman kurgusu basit, aman öyküsü saçma diye küçümsememek lazım(mıştı).

tarihi bir olayı, zamanının özelliklerini hakkıyla vererek anlatan filmler vardır bir de, insanın içinde yaşayası gelir. sadece film değil elbette, bu bir tiyatro oyunu da olabiliyor, bir roman da. bu hissi hüseyin rahmi'nin romanlarında çok hissederim. kapıların ardında ahşap dolaplar, dolapların ardında dönen dolaplar, lavanta kokan çekmeceler, mutfaktan gelen hafif rutubet, duvarda asılı bir ayet, cumbada irice bir yastık, bir çocuğun çıngırağı, bir tespih ve kireç boyalı odalar... keza aynı şekilde yeniçağ fransa'sının karmaşık ortamı, yeni açılan kısıtlı sergi evleri ve müze benzeri yapılar, yahut yeni yeni atağa geçmiş 1800'ler amerika'sından kalkıp ortadoğu'yu turlamaya gelmiş maceraperestler. daha gider bu, dilin ileti gücü ve yaşanmışlıkların izleri insan için büyük kılavuz sahiden. bütün bunlar da bu tarz eserlerin ardına fon olan güzelim müziklerin çağrıştırdığı şeyler işte...

yine sabah oluyor. çoktan vazgeçtiğim yerlere gidip onların gönlünü almak istiyorum. ama bilsinler lütfen eskisi kadar samimi olamadığımı, ve mazur görsünler bu kopuk uçurtma hallerimi. elbet mevsim sırasını bahara geçirmeden hemen evvel deli bir rüzgarla yerine getirir aklımı, ya da büsbütün dağıtır, kim bilir? o zaman da yeni şeyler görürüm, yeni iklimlerden haberler gelir. yeniden...

not: bu da böyle içimi dökme amaçlı dengesiz bir yazı oldu, kısfmet :)