Çarşamba, Mayıs 05, 2010

Fosforlu Cevriye, Bu Kez “Okula Yüz Verin” İçin Sahnede!

Suat Derviş’in romanından sahneye uyarlanan ve iki sezondur kapalı gişe sahnelenen Ankara Devlet Tiyatrosu’nun görkemli müzikali ‘Fosforlu Cevriye’, “Okula Yüz Verin” Kampanyası için 16 Mayıs Pazar saat 20.00’de özel bir gösterimle Akün Sahnesinde izleyici önüne çıkıyor.

İstanbul’un eski semtlerinden birinde sokaklarda kimsesiz büyümüş güzeller güzeli bir kızdır Cevriye. İstanbul’a ve hayata tutkundur, gönüllerine taht kurmuştur çevresindekilerin. Yabani bir çiçek gibidir, başkalarının ayıp, günah dediklerinin yanında kendi iyiliğini, saflığını korumuştur hep. Kah orada kah burada derken, soğuk bir gecede bir adam hayatını kurtarır Cevriye’nin. Hayatında ilk kez biri ona karşılık beklemeden bir iyilik yapmış, dahası ilk kez ona bir hanımefendi gibi davranmıştır. Bir kara sevda içinde buluverir kendini Cevriye, sevdası içinde türlü dertlere düşer, karakol hapis sürgün derken kavuşur İstanbul’una. Ne var ki çok sevdiği hayat ona acı tatlı sürprizlerini sürdürmektedir. Bazen esprili bazense hüzünlü bir havada, birbirinden güzel şarkılarla Fosforlu Cevriye’nin öyküsü anlatılırken, bir yandan da iyiliğe, namusa, saflığa dair sorgulamalar yer alır sahnede. Bu eşsiz müzikal bu defa ‘Okula Yüz Verin’’in Yenikent’te sürdürdüğü İlköğretim Okulu projesi yararına sahnede olacak.

Okula Yüz Verin (100 TL’ye Okul), ODTÜ öğrencileri ve mezunlarının başlattığı gönüllü bir proje. Eğitime duyarlılığı somut bir adımla göstermek amacıyla başlatılan bu girişim, ODTÜ Mezunları İlköğretim Okulu’nun tamamlanmasıyla Üniversite–İlköğretim Okulu kardeşliği adına sağlam ve sürekli bir köprü oluşturmayı hedeflemektedir.

Gönüllü desteklerinizle yapımı süren ODTÜ Mezunları İlköğretim Okulumuz

-ODTÜ'ye 30 km mesafedeki Yenikent’te,
-24 derslikli,
-Engelsiz,
-Standartlara uygun bir spor salonu olan,
-Bahçesinde bir bilim parkı bulunduran,
-Çağın gerektirdiği donanımlara sahip bir ilköğretim okulu olacaktır.

Mayıs 2010’da kaba inşaatının tamamlanması planlanan Okulun Aralık 2010’da eğitime açılması hedeflenmektedir.

Hem Türk Tiyatrosunun sayılı müzikallerinden birini izlemek, hem de eğitime hep birlikte bir katkıda bulunmak için tüm eğitim gönüllülerini ve siz değerli basın mensuplarını ODTÜ'lülerin başlattığı bu kampanyaya ve etkinliğe katılmaya davet ediyoruz.

FOSFORLU CEVRİYE
TARİH: 16 MAYIS 2010 PAZAR
MEKAN: DT AKÜN SAHNESİ
SAAT: 20:00

Salı, Mayıs 04, 2010

bir hayat ve bir sevgiye dair...

içimden koparıp atmak, unutmak istediğimde içimi kanatırcasına acıtan, tuhaf bir hisle bağlandığım memleket.

doğduğum toprakları sevdiğim gibi burayı sevdiğimi anladığımda neyin ne olduğunu yeni fark ettiğim yaşlardaydım. sorup durduğum sorular vardı. oradaki ışıklarla kimler aydınlanıyor? gönülleri olmayınca gözyaşı dökerler galiba onlar da. hüzünlenince şarkı da söylerler kim bilir. savaş olmuş, düşmanımız saymışız. hiç iyi anlaştığımız olmadı mı acaba? orada da zeytin ağacı yetişir mi? ya çocuklar, tekerlemeleri nasıl söylerler? belki de orada da benim gibi sınıfının en zeki çocuğuna sevdalanmış garip bir kızcağız vardır. ya babalar, oradaki menderes'lerden balık tutuyorlardır değil mi? bazı hayali bazı da duyulanlardan şekillenen iki dünya vardı aklımda, aynı denize kıyılanmış.

derken bir şekilde zaman geçer, saflığı geride bırakmam yaşlara gelirim ya, bırakamam ki bir türlü. filmler izlerim, türk filmlerini. iyi kalpli bir kadıncağız kırık bir türkçe ile konuşur, bazen de bir kötü adam dayanır kahramanın boğazına. ya da diline başka türlü bir koku sinmiş yaşlı bir meyhaneci teselli eder genç aşığı. ardından müzikler gelir. haydi bizim bağlamaya aşinayım da, bu çalan bağlama gibi ama değil, buzuki diyorlarmış. öyle ki tellerinin arasından bir cennet görünür. tepenin eteğindeki dere, yazları kumsal, bahar vakti henüz evcilleşmemiş dalgaları ada'nın, her biri misafir olur kulağıma o güzelim ezgilerle.

sazlar bir masalı anlatırken bir ses duyarım, seslendirdiği tek bir nota doğrudan kalbime işler, tam yerini bulmuş gibi. gidemediğim bir adada pişen kocaman bir ekmeğin kokusu olur, sahilde birbirinden ayrılan bir çiftin yakarışı olur, yaşlı bir kadının ölmezden evvel çileli ama gururla dolu kelimeleri olur saplanır usul usul. en çok da dalgaların ruhu olur. ola ki denizi olmayan bir şehirde çabalamak durumundayım, yetişir imdadıma, kurtarır ruhumu mengeneden, açar engin dalgaların sinesine. deniz bu, rastgele elbet, derinlere gömülü aşkımı düşürür bir menevişin yakasına. ya da sonsuz öfkemi serper damlalara, insanları akşamüstü vakitlerini paylaşma keyfinden alıkoyan bencilliğe olan korkunç nefretimi. ardından başka sesler, nefesler de duyarım, sürüklenirim ardlarından, müziğin ötesinde bir ortaklık hissi, aynı rüyayı görmek gibi bir şeydir bu. yok, illa gidip söylemeliyim derdimi, onların öykülerini yüzüme anlatacakları hafif serin bir akşamüstü yaşamalıyım. hem ben değil miydim, oraları öyle çok göresim geldi diyen? sonra sokaklar, denize çıkan... ah, eminim onların da diyecekleri var. hiçbir şeyden olmadığım kadar eminim buna üstelik.

kaçtım. her şeyden, herkesten. ifade vermek istemiyordum artık. niye deyip alaycı gülüşleri iğneleyen yüzlerden, hayallerimi sorup anlatmaya başladığımda bıkıp laf değiştirenlerden, kavuşamadıklarımın endişesini yüreğimde taşıdığımda çimdikler gibi canımı acıtanlardan kaçtım. arkamı döner dönmez başlamıştı bu kaçış. tuhaf, oysa hiç acele etmedim, çünkü acelem uzaklaştırıyordu göklerimi benden. gözyaşlarım kururken fark etmiştim bunu. yürüdüm, yalnızca, kulağımdaki ezgilerden başka yoldaşım kalmamış gibi sessizce yürüdüm. gidiyordum işte. yolumu tamamlayıp yorgun argın çevreme baktığımda evler gördüm. arabalar, sokaklar, insanlar, bir yaşamın içine kendiliğinden serpilivermiş. bir yaşamdaki gibi, yaşamımdaki gibi. derin bir nefes aldım, su içtim, uyudum. rüyalarım güzel haberlerin sahnesi olmuştu bu defa. çok istediği dileğin gerçekleşmesiyle sus pus olan çocukların tuhaf huzuru vardı üstümde. insanları dinlemem lazım. arabaların gürültüleri, bisikletlerin zillerini, küçük teknelerin kıyıda salınışlarını, yeni moda kafeleri, çan seslerini, restoranların açık kapılarının eşiğinde bir şarkıya eşlik eden iki arkadaşı. kedileri, evleri, ağaçları, sokakta oyun oynayan çocukları, izbe çıkmazları, terk edilmiş okulları, ah, en çok sokakları, kaldırım taşlarını. kıyıda köşede ne varsa okuyup yeni öyküler devşirdim hayal dünyama. balkonlarında ince çekilmiş kahvelerini içen karı kocaya gülümsemek, sabahları hurdacının sesine uyanmak, pazardan yeşillik alıp ızgara balığa katık etmek hayatımda her daim var olsa keşke, evdeki gibi, buradaki gibi.

güneşi geceye döndürürken gittim ona. bir hayali gerçek kılmak mümkün olacaktı o akşam. sorularımdan en büyüğü yanıtlanacaktı ve bu bilmecedeki en sembolik, en büyük kapıyı açan anahtar buradaydı. o sesin sahibini karşımda gördüğümde, sesini yanıbaşımda duyabildiğimde, ruhunun saydam sıcaklığını hissedip öykülerini ona bu kadar yakınken dinleyebildiğimde hissiz, tepkisiz kalabilmek ne mümkün. hep bir ağızdan söyledik, insanların hislerinin böylesine yakın, hatalarının ve hayal kırıklarının bu kadar iç içe, sevinçlerinin ve umutlarının böylesine yan yana olduğunu görmek o kadar kıymetliydi ki... gönlümdeki en büyük teşekkürler yetersiz kaldı, o ise bir sözle, bir bakışla anladı her şeyi. ya o bir bilge olmalı, ya da insanlar içtenliği unutmuş hayata tutunma gailesiyle. sanata, müziğe, geçmişe ve insanlığın gerçekliğine sımsıkı sarılmak, hayatım için yapabilir miydim bunu? her çabaya değer olmalı. bunca yıl, bunları üreten, taşıyan, aynı hislerden kendine pay çıkaran insanların hatrına. hem, bunca şeye saygıyı dopdolu bir yaşam sürerek değil de nasıl göstermeli?

yolda eski iki ahbap ressamın portrelerine dalıp büyük bir meydana çıktım, ara sokaklardan ilerleyip yüzlerine baktım ben gibi yürüyenlerin. öğleden sonrası güneşinin ışığı dalgacıydı belli ki. deniz kollarını açtı sıcağa inat, rıhtımdaki bir bankın üzerinde dondurma keyfine eşlik etti sonrasında. çarşıda köşe başları gözler imiş yollarını gariban gezginlerin, selam etmeli her birinin anısına. geceleyin de bir çardağın altında ilk kez gördüğüm gençlerin sohbetine, sofrasına ortak oldum. misafirdim evet, onlar kadar oralıyken de, onlardan uzak bir toprağın kızıyken de. eski bir evin mahzeninden lezzet, ardından da yorgun bir türkü akıyordu. bizden mi, buradan mı bilemeden söyledik. bir tepenin başındaki taşlar, eski heykeller işin aslını anlattı: "aldanmamalı her görülene, her duyulana kanıp telef etti insan yanıbaşındakini. sen onlardan olmayasın sakın!"

rüyamı gerçek kılma serüvenim belki kısaydı benim için. ama buraya geliş nedenim ne gezip tozmak amaçlıydı, ne de aman ne kadar benziyoruz'u yanıtlamak. bunun üzerinden insanların boş yere kavga ettiğine, barışın elimizde olduğuna dair saçmalamak benim değil erkânın işi olsa gerek. ne var ki bir şeyi çok iyi anladım. bazı şeylerin evrenselliği ve içtenliği diğerlerinden çok daha farklı boyutlarda. ya da bazı kalpler, bazı yerlere, başka sevdalara, özge ruhlara daha yakın. bu ne bir ayıp, ne de bir baskın çıkarma çabası. aksine, her şeyden olanca bencillikten soyunup gerçekten insan olmanın ne demek olduğunu anlamak gerek. böylesi bir aydınlanma için müziğin, masalların, çabaların, oyunların, etkinliklerin, dillerin insanla seferberliği gerçek olmalı. çünkü insan böyle anlarda yaşadığını tüm hücrelerinde hissedebiliyor. ve bana bu hissi her şeyiyle yaşattığı için, kendi evimin, memleketimin ardından müziğini ruhuma nakış nakış işleyen, edebiyatını kalbime yoldaş eden bu güzel ülkeye dilim döndüğünce teşekkür etmek istedim. dünyaları değiştiren insanlar, yerler ve anların en değerlilerini cömertçe sunduğu için. Dilerim kendi yolumda sığınacağım bir yer olarak kalır, zenginliğiyle bu mirası sonsuza aktaracak nesiller yetiştirir, insanların söylediklerine ve bütün kötü niyetlere inat.