Perşembe, Temmuz 29, 2010

sekiz saat

-yeni bir nazire, yine bir nazire-

iki ucunda da ayrı pişmanlıklar, ayrı kırgınlıklar var bu yolun, tastamam sekiz saat. soğuğu, ağrısı, telaşı, tedbirliliği, yorgunluğu ve diğer uçta neyin beklediğine dair merakıyla otuz iki kısım tekmili birden tam dört kat gece ve ucundan sarkan gündüzlerdir bunu kocaman bir öyküye çeviren. usulca uyuduğu uyusunda gülümsediği görülen, hıçkırıkları duyulan bir ruhun üzerindeki ayrı renkte yorgandır her biri, kâh güneşe yakın, kâh karanlığın dibinden...

bir) bekleyen ve bitmek bilmeyen hayalleri:

evet, ne var? iki uçta da bekleyenim var benim. bir yanda anadolu'nun mis kokulu serin sokaklarından topladığı ruhuyla baştan aşağı bana ait bir sevgili. bütün hayal kırıklıklarımı, leylâlıklarımı, gözyaşlarımı, hırsımı, arzumu, öfkemi ve tükenmez sevgimi tanıdı, varoluşundan önce ve sonra. hiçbir zaman terk etmedi, verdiği sözden dönmedi asla. zamanı geldi acımı dindirdi, zamanı geldi uçsuz bucaksız hayallerimi sessizce dinledi, dudaklarında asılı bahar güneşi gibi gülümsemesiyle. hiç vazgeçmedi yolumu gözlemekten, kendisini sokaklarıyla, evleriyle, bir yuvayla barıştıracağım dakikaları bekledi sabırla. ve böylece hak ettik sonuna kadar, aramızdaki o hiçbir zaman bozulmayacak bahar dalı doğalllığındaki sıcak duyguyu. ben çok ihmal ettim onu, yakındım zaman zaman cahilleşen sevdasından. o yine de sıcacık karşıladı beni her gidişimde, kapısında en tatlı diliyle bekleyip haber verdi sevdiklerime geldiğimi. diğer yanda mı? hasretini ruhum bu evrene gelmeden evvelden beri çektiğim, asinin teki. yoo, hoyratlıktan değil, onun asiliği sebepsiz değildi hiç. haksızlığa, yoksunluğa, körü körüneliğin cahil yüzüne karşı durdu oldu olası. çağların biriktirdiği sütle beslenen bir fikrin emrine girmeyi onur addetti. şimdiyse lafı sözü dinlenmediğinde aynı hırçın kaş çatışlarıyla itiraz eder kendince. korkmalılar onun öfkesinden. öfkesini sevdim çünkü ilk önce. altındaki ruh, çakıllı, sürülmemiş tarlanın altındaki yumuşacık toprak gibi, öylesine korumacı ve doğal. yolumu beklemesi güleçliğinden belli oluverir; bir güneş, ışıklarını yeryüzünün kapısını usulca çalması için herkes uyurken gönderdiğinde. gözlerimi aralar usulca her mevsimin taze sabahlarında. sırlarıma ortak olur ve bekler beni kısa yolculuklarımın ardından,, arkadaşını bir sınav çıkışında bekleyen yakasız bir ceket giymiş o genç kadın gibi.

ve mutluyum şiirlerle, öykülerle, efsanelerle bezenmiş iki sevgilinin iki uçta beni karşılamasından, tozu toprağı birbirine kavuşturup kendime bile açık edemediğim derdimi bir rüzgarıyla anlayıp bir kokusuyla yatıştırıverişinden. bilirim, hayalleri olageldi onların da, daha köklü, daha fazla ruhu ortak ettikleri ve edecekleri. bu da gözlerimden anladığım kadarıyla hissettirdikleri...

iki) ucu bucağı görünmeyen öyküleri:

bir dünya düşün, içindeki her şey gerçek: insanlar, olaylar, duygular ve fikirler. anlamı nerede bunun? dünyayı döndüren yalandır işte; benim, senin, onun, herkesin uydurduğu yalanlar. şekersiz kahve isterim diye tutturanından, yan koltuktaki yakışıklı adama bakanına kadar herkes yalancıdır bu ayaklı dünyada. kimse itiraf edemez tabi ki, çünkü yalanlarının farkında olmadılar hiçbir zaman. oysa ben, kafamdan yalanlar uydurup, bunlara önce kendim inanmayı, sonra da geceyi inandırmayı vazgeçilmez bir tutku olarak görürüm. hep otobüslerin loş ışıkları ve izlettikleri o berbat filmler yüzünden. dışarıya bak! mesela şu yanımızdan giden aracın sürücüsü adam direksiyonu kırıp önümüze geçse, bizim kel ve göbekli şoförümüz de sağa çekip la havle diyerek otobüsü durdursa, öndeki çevik abi aracından süklüm püklüm inip "abi, bizim hanım sizin keklere aşerdi, bir iki tane verseniz ne olur" dese? bütün otobüse bir şenlik, bir yenilenme gelse... ya da arkadan kerli ferli bir amca ağır ağır şoförün yanına gelip ona "naber tertip" dediğinde sabaha kadar sürecek bir askerlik anıları faslı başlatsa? bir şehirden diğerine gidişler sancılı olur ya çoğu kez, o sıkıntıyı dindirmek için ilginç şeyler lazım uzun otobüs yolculuklarında, ya da gerçekten sürükleyici bir kitap ve bulantılara karşı çelik gibi sağlam bir mide. tabi bu sıradan olanı. boşversene, inanılacak o kadar yalan var ki, şimdi kitaba dalıp unutamam onları. yol boyunca bir sürü ev, çeşitli ebatta araç, binbir tuhaflıkta insan, bir sürü trafik lambası, il ilçe köy tabelası görüyorum. bunların ne kadar da çok hikayesi vardır. o köyler kimleri bekliyordur? yandan bisikletle geçen o güzel çocuk gidondaki ekmeği nereye götürüyor acaba? ya yan şeritteki minibüsün su içen şoförü, direksiyon sallarken neyi boşa koyup neyi alıyordur doludan? öndeki kargo kamyonunun içinde hangi öğrencinin eşyaları var? iki koltuk çaprazımdaki teyze elindeki patiği kime örüyor? şu tepede penceresi aynı altın pencereli ev masalında anlatıldığı gibi parlayan ev kimin? tarlalara uzun geniş plastik sulama hortumlarını dağıtan çiftçi nereli? yaz yazabildiğin kadar. bütün kahramanlar emrine amade, cümlelerin ucu şöyle bir aralanıverse inanmak işten değil. biliyorum bunlar üçüncü kişiler için gayet anlamsız geliyor, kalkıp bir de bunu dile getirmeye kalksam eyvah eyvah, deli diye tepelerler adamı. en iyisi kendin çal kendin oyna. ama bunu bir yere not düşmek gerek ki bu sekiz saatin umursamadan yaşayıp gittiklerimizden bir farkı olsun. bazen gecede bazen gündüzde yol alırken ışıklar ve görülenler yollarda yalanların birini bulup ötekini kaybeden birinin gözlerini ve gönlünü eğlendirsin. bir anlamı kalmıyor elbet kavuşmaların sabırsızlığı içinde, eğer yalan ise...



not: tamamlanmamış bir yazıydı, bitmek için yeni bir "sekiz saat"i bekledi muhtemelen.

Cuma, Temmuz 02, 2010

bulutlu bir yazı


"halet-i ruhiyemi anlatmak için kaç kere kalemin başına geçsem susmaktan gayrısı gelmiyordu elimden. ama bu gün tuhaf bir gün. kendimi çaresizlik içinde hissettiğim zamanlardan. çoğu kez izin vermem böyle bir şey olmasına. olsa da kendi başımın çaresine bakabilecek yaşa geldim ya, yoğurt sürmeden yiğitliğe devam ederim ne yapıyorsam. ama gitmiyor artık. öyle bir tıkanmışım ki kendimden kaçmak için kendim dışında her şeye sığınıyormuşum, bunu fark edeli bir şeyler daha da çok batıyor içime. ağlamak geliyor, ancak rüyalarımda adam gibi üzülür oldum halime. uyanınca ağzımda paslı anahtarların girip de kırılmadan çıkamadığı türden bir kilit. dokunanın elini lekeler gibi. ya da söz söylemeye teşebbüs ettiğimde herkes gibiyim ben de artık, herhangi biri için. ne yaptım, nasıl getirdim kendimi bu hale bilmiyorum. boşversene, zaten kim kime yardım edebilmiş ki insanın kendini bile terk eylemek için fırsatlar aradığı bir zamanda. söylesene yalnız kalmayı hak etmek için bir şeyler yapmış olmalıyım, nedir bunlar? bilmiyorum. özlüyorum. kalakalıyorum. bekliyorum. beklemekten boğuluyorum. kabuslarımdan uyanıp hayata somurtuyorum. aslında kendime. bütün günlerim bulutlu birer pazar günü gibi. bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyorum. aklımı nerede bıraktım hatırlamıyorum. benim için hayati önem taşıyan şeyler var. beceremiyorum. üstesinden gelebilecek kadar kuvvetli olamadığımı ve olamayacağımı fark ediyorum. bazı güzel şeylerden kendime pay çıkarınca bütün bunların boşuna olduğunu fark edip kahroluyorum. bu nasıl boşluk? bu derin boşluk içimde bir şeyleri biraz daha küflendiriyor. söküp atamıyorum. temizlenmek arınmayı getirmiyor. ne derdim var ki benim de böylesine üzülmeye hak görüyorum kendimde diyorum. o bile işe yaramıyor. çünkü biliyorum, dertlenmemi gerektiren bir şeyler yaşamadım. belki de yaşayamadım. uzaktan bakıyorum. başkalarının acılarını anlamaya çalışıyorum. bazen ta içimden geliyor hissetmek. ama inandıramıyorum kendimi. her ne yapıyorsam ya da ne söylüyorsam içimden bir ses bütün bunların yalan olduğunu kulaklarımı sağır edercesine haykırıyor. duyulmasın diye ağzım açık kalıyorum. bu ifade sevinç ya da üzüntü gibi görünüyor ona göre. bir şey diyemiyorum. çocukken de böyle olurdu. ne zaman içimden geçeni ifade etmeye çalışsam anlatamazdım kimseye. kaçardım. kaçıyorum. kaçacağım. herkesin sıkıntısı var kendine göre. yaşanıp gidiyor besbelli. peki neden bu kadar tökezliyorum? yürüdüğüm yola lanet edesim geliyor. söyleyemiyorum. kim aldı bütün hislerimi? neden hep aynı şeyler? acımak ne? ben kendime acıyabildim mi? bunu istemiyorum. insanlar nerede? sesim neden duyulmuyor ve neden o pencereden bakmayı bırakıp aşağıya inemiyorum? savaş sahneleri görüyorum. vurulup ölmüş gibi yapıyorum. numara yaptığım çok belli. iyi bir oyuncu değilim. iyi bir 'şey' de değilim. bir tek rüyalar iyi. kaçıyorum ama orada kalmama izin vermiyorlar. her şey bu kadar kolay değil. öğrenmeliymişim. öğrenemiyorum. her düştüğümde kanamış bütün yaralarımın sızılarına ağlıyorum. çünkü bilmiyorum beni kimin düşürdüğünü. sakarım. gelmiyor elimden. büyüyünce çok zorlanır, iş filan yapamaz demişlerdi. çıktı dedikleri. her kötü kehanet birer birer gerçek oluyor. yürekten anladığım ama tek kelime ifade edemediğim o güzel dilde yazılmış hayatımın hikayesi. her şey hislerden ve nesnelerden ibaret, görerek ve dokunarak algılıyorum. duyduğum bir şey varsa içimdeki müzikten başkası değil. onu da benden gayrısı duyamıyor. sonra bütün hisler birer kara leke oluyor kabuslarda.
uyanamıyorum."