Salı, Kasım 23, 2010

yüzleşme


Pencereden sızan ışık, günün çoktan öğleye vardığını gösterdi gözkapaklarımı zorlayarak. Direniyorum, zamana bilincim açık bir şekilde dâhil olmamak için. Gözlerimi zar zor aralayabildim, ışık ani bir ağrı dalgasını da hemencecik gönderdi beynime. Olan oldu bir kere, artık sımsıkı yumsam da kaçamam içinde bulunduğum andan. Gözlerim ışığa alışınca etrafıma göz gezdirdim. Dün akşamki gömleğim ve pantolonum üzerimde uyuyakalmışım. Bakışlarımı tavana dikiyorum. Tavandaki çizgiler sağa ve sola doğru sona ermeyecek gibi görünen bir doğrultuda uzanıyor. Dalıyorum çizgilerin arasına. Birkaç dakika da olsa işime geliyor burada sırtüstü yatıp çizgileri izlemek. Olup biteni, bundan sonra ne yapacağımı düşünmekten kurtarıyor beni. Ama bencillikten değil. O histen kurtulsaydım daha mutlu olabilirdim şimdi. Ama artık olanı biteni değiştiremem; giden günleri, güzellikleri geri getiremem, gücüm yetmez buna. İçimdeki kara duman yutuyor soluğumu, derin nefesler hiçbir işe yaramıyor.

Dün gece eve döndüğümde ne kadar ağladım bilmiyorum. Hatırlamaya çalışmak için özel bir çaba harcamama gerek yok, her şey sanki tekrara alınmış amatör bir kısa film gibi dönüyor aklımda, bütün ayrıntılarıyla birlikte. Onca kalabalığın içinde yalnızca madden durdum orada, saatler boyu. Nasıl sabrettim, akıl sır erdiremiyorum şimdi. Oysa dün akşamüstü oraya doğru yola çıkarken bütün bunların olabileceği aklımdan bile geçmezdi.

Albümümün tanıtım kokteylinin gerçekleşeceği akşam, bir radyo programına konuk olarak davet edilmiştim. Yeni albümüm üzerine bir söyleşim olacaktı; üstelik bu, uzun bir aradan sonra ilk kez dinleyicilerimle iletişim kuracağımdan önem taşıyordu benim için. Bunca emek verdiğim son çalışmamın basın mensuplarına etraflıca tanıtılması öncesinde heyecanımı da yenebilecektim bu sayede. Programın yapımcısı ve sunucusu olan Furkan, eskiden beri tanıdığım, iyi bir insandı. Yaşadığım onca karmaşık olaydan ve bunalımlı zamanlardan sonra, müziğe verdiğim üç yıllık bir aranın ardından, insanların beni yeniden kabul edip etmeyeceklerini düşünmekten günlerce gecelerce uykusuz kaldığım bir sırada, bu teklifi getirerek hayatımı ve müzikal kariyerimi düzlüğe çıkarmama yardımcı olmuştu. Bana, program öncesinde ve yayın sırasında beni sıkıntıya sokacak herhangi bir şeyden bahsetmeyeceğine dair söz vermişti, ben kendi kendime nasıl olur, acaba yapabilir miyim diye kıvranırken. Evden çıkarken içim kıpır kıpırdı, biraz endişeli ancak hevesli gitmiştim radyoya. Olabildiğince içten ve samimi tavırlarla karşılaşmak biraz teskin edici olsa da, stüdyoda yayının başlamasına saniyeler kala sesim, ellerim hala titriyordu.

“Üç, iki, bir, yayındayız Furkan bey!”

“Günaydın sevgili dinleyenler, Radyo Forte’de, Festival’i dinlemektesiniz. Ben Furkan Kızılca. Saatlerimiz 18.00’u gösteriyor, İstanbul’da güneşli bir akşamüstünde sizleri yepyeni bir konuyla ve değerli bir konukla selamlamaktan son derece mutluyum. Saatlerimiz 19.00’u gösterene dek sürecek beraberliğimizde bu gün, ünlü ses sanatçısı Tümer Selim konuğumuz. Tümer bey hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk Furkan bey, merhaba sevgili dinleyenler.”

“Tümer Selim’den yeni albümü ‘Yüzleşme’nin çıkış hikâyesini, albüme dair ayrıntıları ve bu albümde yer alan birbirinden güzel şarkıları dinleyeceğiz, bu sırada müziğe ve hayata dair güzel bir sohbet de gerçekleştireceğiz. Sorularınızı ve merak ettiklerinizi bizlere ileterek yayınımıza katılabilirsiniz, telefonumuz 570 40 45. Seçeceğimiz üç sorunun sahibine Tümer Selim’in yeni albümü Yüzleşme’yi armağan ediyoruz sevgili dinleyenler. Söyleşiye başlamadan önce albümün açılış şarkısı olan ‘Kum ve Hayaller’i dinleyelim, hemen ardından burada olacağız.”

Furkan kulaklığı çıkardı, bana dönerek “Her şey istediğimiz gibi gidecek, telaşlanmayın.” dedi güven veren sesiyle. Şarkıyı stüdyoda birlikte dinledik, hallerinden şarkıyı yapmacık bir beğeniyle değil, ilgiyle dinlediklerini anlayabiliyordum. Buna içten içe seviniyordum ama, yayın sırasında bir terslik olursa, beklemediğim bir soru gelirse ve yakın geçmişte yaşadıklarıma dair alenen bir açıklama yapmam beklenirse ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilemiyordum. Furkan yayına geçmek için otuz saniye işaretini alınca gülümseyerek “İçtenliğinizi hep koruyun, dinleyici bunu anlayacaktır.” dedi, hemen kulaklığı taktı ardından.

“Radyo Forte’de Festival devam ediyor sevgili dinleyenler, radyolarını yeni açanlara ve tüm dinleyenlere bir kez daha merhaba. Ünlü sanatçılarımızdan Tümer Selim bugün stüdyomuzda konuğumuz, kendisiyle yeni şarkıları üzerinde güzel bir sohbet edeceğiz. Tümer bey, tekrar hoş geldiniz. Uzun bir aradan sonra sizi yepyeni şarkıları seslendirirken dinlemek harika bir duygu, açılış şarkımızı dinlerken yayının başlamasını kaçıracaktım neredeyse. Bu albümde neler var, şarkılarınız neleri anlatıyor? ‘Yüzleşme’ nasıl bir albüm oldu, bir de sizden dinleyelim.”

Derin bir nefes aldım.

“Tekrar hoş bulduk Furkan bey, öncelikle bana böyle bir söyleşi ortamı sunduğunuz için çok teşekkür etmek isterim. Sizlerle, sevgili dinleyicilerle buluşma fikri beni hayli heyecanlandırdı, üstelik yeni albümüm müzikseverlerin beğenisiyle henüz buluşmuşken içim de içime sığmıyor tahmin edersiniz. Sürç-i lisan edersem affola diyeyim şimdiden.”

“Rica ederiz. İsterseniz önce ‘Yüzleşme’nin oraya çıkışını dinleyelim sizden.”

“Bildiğiniz gibi, bir süredir albüm çalışmalarıma ara vermiştim kişisel nedenlerden dolayı. Üzerine hastalıklar ve sair sıkıntılar da binince oldukça korkmuştum, bir daha müzik yapamamak, şarkı söyleyememek, konserlerde dinleyicilerle buluşup ortak bir tınıda duyguları paylaşamamak ihtimali bile korkutuyordu beni. Korkunun gerçekleşmesi durumunda yapacağım bir şey yoktu elbette, ancak bir kere daha müziğe ve eski hayatıma geri dönmek bu korkuyla baş etmenin tek yoluydu. Yüzleşme, bu mücadelenin kişisel belgesi benim için. Çok zor oldu elbette. Bu hisleri aktarabilmek, kendimi en iyi bildiğim dilde ifade etmek için büyük özen gösterdim. Bu aşamada dinleyicilerimin destek mesajları, mektupları, haberleri tahmin edemeyeceğim kadar büyük bir destek kaynağı oldu benim için. Biliyorum, edilebilecek bütün sözler anlamsız olacak bu durumda. Ancak açıkça ve kısaca söylemem gerekirse, dinleyicilerimin ve birlikte çalıştığım dostlarımın desteği olmasaydı, albümlerimle müziğe kendimce yeniden katkıda bulunmam tahmin ettiğimden misli misli fazla zaman alacaktı. Huzurunuzda onlara teşekkür etmek isterim.”

“’Yüzleşme’, on ikinci albümünüz bildiğim kadarıyla. Daha önceki albümlerinizde de belli bir türde, belli bir seviyede özgün bir biçimde yürüttüğünüz çalışmalar dinleyiciler tarafından hayli beğeniyle karşılanıyordu. Bu albümdeki özeniniz ve emeğiniz de, albümde yer alan parçalardan albüm kapağının tasarımına kadar birçok ayrıntıda belli oluyor gerçekten. Ayrıntılara değinmeden önce biraz şarkıların yapımından bahsedelim, albümdeki şarkıların sözleri ve müziği tamamen size ait, çalıştığınız müzisyenler de müzikseverlerin yakından tanıdığı, düzenlemeleriyle beğeni toplayan isimler. Aranızda nasıl bir uyum oldu, çalışırken zorlandığınız yönler oldu mu?”

“Çalıştığım isimler, söylediğiniz gibi, müzik dünyasının önde gelen isimlerinden. Her birini müzik çalışmalarına başladığım ilk günlerden beri takip ediyorum, birçoğuyla birlikte daha önceki albümlerde de çalıştık. Albüm dışında da görüştüğümüz, birbirimizi desteklediğimiz oluyor sık sık. İki şarkımın düzenlemesinde yeni ve değerli bir müzisyenle çalıştım, Namık Palanoğlu ile. Bu şarkılarımın düzenlemeleri tasarlayabildiğimden de güzel oldu, içime sindi. Kendisiyle, ilerleyen zamanlarda birçok yeni şarkıda birlikte çalışacağımızın da müjdesini vermiş olayım. Öte yandan, çalışırken zorlandığımız birçok konu oldu. Örneğin, teknik açıdan, şarkılarda elektronik sistemlerde yapılan işlemlere olabildiğince az yer verdik. Enstrümanların kaliteli sesler vermesine de özellikle çok dikkat ettik. Bizim için müzik, hayatın içinde kendiliğinden var olan bir öğe, böyle olunca onu maskelemek ya da gereksiz süslerle örtmek yerine kendi güzelliğini, kendi tınısıyla ortaya çıkarmak daha mantıklı geliyor her zaman. Bunu kayda aktarmak da pek kolay olmuyor maalesef. Bir şarkının içimize sinmeyen kısacık bir kısmı bile uğraştırabiliyor stüdyodaki herkesi. Emekten öte sabır isteyen bir durum. Zaman zaman ekip olarak gerildiğimiz oluyor, vazgeçelim desek bile biri çıkıp yeniden başlamamıza yardım ediyor. Albümde benim sesim var, evet; ama ardındaki emek tek başıma sırtlayabileceğimden daha büyük. Sadece bu nedenle bile yeniden denemeye değerdi ki, müzikseverler albümü dinlerken hissettiklerini bize yansıttığında çok daha iyi anlıyoruz bunu. Müziğin kendine tekrar şükran duymak için büyük bir gerekçe bu.”

“Müziğe doğal bir yaklaşım görüyoruz öyleyse bu albümde de, sizin müziğinize aşina olanlar bu duruma oldukça sevinecek.”

“Elbette, belki de her zamankinden daha da büyük bir özenle yola çıktık bu kez. İçlerine sinmesini dileyerek, beğeneceklerini umarak karşılarına çıkıyoruz.”

“Albümün tasarımına da değinmek istiyorum, cd’nin kapağı bir mektup zarfı gibi tasarlanmış, biraz tasvir edeyim dinleyicilerimize de, ve pullar iki küçük resimden oluşuyor. Bu zarftan, içinde şarkıların sözlerinin yazılı olduğu bir mektup kâğıdı ve cd çıkıyor. Bu da oldukça özgün bir çalışma olmuş, bu da yanılmıyorsam yakın arkadaşınız Saner Demir’in çalışması.”

“Evet, ‘Yüzleşme’yi en iyi bir mektupla gerçekleştirebileceğimizi düşünmüştük birlikte konuşurken, Saner de böyle güzel, kendini anlatan bir tasarımla gelince çok beğendim.”

“Albümün tasarım hikâyesi de böyle demek. Şimdi albümden bir şarkıyı daha dinleyelim, ardından söyleşiye sizlerden gelen sorularla devam edeceğiz. ‘Yürümek Ufuklara’, albümün yedinci şarkısı, radyolarınızda.”

Kulaklığı çıkardı Furkan, tekrar gülümsedi. “Heyecanınızı attınız umarım. Gördünüz mü, korkulacak bir durum yok.” Rahatlamış bir biçimde gülümsedim. “Haklısınız galiba.” Ancak işin en çetin tarafı geliyordu, dinleyici soruları. Bunları önceden bilmek gibi bir ihtimalim de yoktu üstelik. Ama sakin olmalıydım, ben ne kadar rahat olursam o kadar kolay yanıtlayabilirdim herhangi bir soruyu. Önümdeki sehpaya uzanıp biraz su doldurdum bardağa, sakince içerken çalan şarkıyı geçiriyordum aklımdan. Her kısmı ayrı bir şey hatırlatıyordu stüdyo çalışmalarıma dair. İçim rahatlar gibi oldu.

“Sevgili dinleyenler, Radyo Forte’de Festival devam ediyor. Konuğumuz Tümer Selim’e yönelik birçok soru aldık sizlerden. Bu sorulardan üçünü rastgele seçip sanatçımıza yönelteceğiz, soruların sahipleri de albümlerini imzalı olarak alıp dinleyecekler. İlk sorumuz, Ayşegül Dilmen’e ait. Şöyle sormuş, yayında da dinlediğimiz üzere şarkılarınızın sözleri ve besteleri size ait. Acaba bu çalışmalarınız albüm çıkarma kararı aldıktan sonra mı üretildi, yoksa müzik hayatınız içinde yaptığınız şarkılardan seçilip düzenlenerek mi bizlere ulaştı?”

“Bu albümde toplam 12 şarkı var. Bunlardan 8’i, yazıp bestelediğim ancak bu zamana kadar birkaç konser dışında söylemediğim şarkılardan. 4’ü ise albüm çalışmalarına başladıktan hemen sonra ürettiğim çalışmalar. Ayşegül Hanım’a sorusu için teşekkürler.”

“Teşekkür ederiz bizler de. Bir diğer sorumuzu Aytunç Demirezen sormuş. ‘Yeni albüm, yeni konserler demek. Yakın zamanlarda konserleriniz olacak mı, eğer böyle bir planınız varsa nerelerde konser vermeyi planlıyorsunuz?’ demiş.”

“Dinleyicimiz Aytunç bey haklı. Albümün basına genel tanıtımı bu akşam gerçekleşecek. Bir aksilik çıkmazsa iki hafta içinde tam program belli olacaktır, ancak birkaç yer şimdiden belli oldu. İstanbul’dan başlayıp İzmir’de sona erecek ve toplam 10 farklı ilde devam edecek bir konser serimiz olacak. Hepsi halk konserleri, her zaman çalıştığım müzisyen arkadaşlarımla birlikte gerçekleştireceğiz bu turu. Benim için konserler her daim gurur ve heyecan verici olmuştur, insanlara şarkılarımla bizzat seslenebilmek için daha iyi bir fırsat yoktur sanırım. Ben de heyecanla bekliyorum programımızın kesinleşmesini. Bir de bu tur dışında, müzikseverlerin beğenerek dinlediği bir grup olan ‘Eski Ev’ ile ortak konser çalışmalarımız olacak bir sosyal proje yararına. Bunların da ayrıntıları kesinleşir kesinleşmez yine basın aracılığıyla duyurma niyetindeyiz.”

“Sorularla haberleri alma şansımız da oluyor böylece sevgili dinleyenler. Son sorumuz Günhan Bilge’den geliyor. Tümer beyin çalışmalarını yakından ve ilgiyle takip ettiğini belirtmiş ve eklemiş: Şarkılarınızda çeşitli konulara değinişiniz ve kullandığınız sözler, alışıldık şarkılarda gördüklerimizden biraz daha farklı. Sevdayı, aşkı, ayrılığı anlatırken daha özgün olmak için özel bir yetenek ya da farklı yaşanmışlıklar mı gerekiyor? Şimdiden teşekkür ederim.”

“Günhan Bilge’nin bahsettiği sanırım müzik eserlerinin özgünlüğü ile ilgili. Bir insanın hayat içinde yaşayabileceklerinden farklı bir şey yaşamıyorum. Başımıza gelen iyi ya da kötü olaylara verdiğimiz tepkiler, onları aktarışımız kendimize özgüdür. Sokakta bir insanın canının yandığını görünce tepkimizin ne olduğu farklılık gösterebilir kişiden kişiye, aynı şekilde bunu dile getirirken de anladığımız gibi anlatırız. Özel bir yetenek değil belki ama kendi duyuşumuz yeterli bunun için. Ki bu sayede yazabiliyorum, halen bir şeyler besteleyebiliyorum, en önemlisi böyle yaşayabiliyorum. Umarım yanıtlayabilmişimdir.”

“Güzel bir soruydu son sorumuz da. Çok teşekkür ederiz bizlere sorularıyla ulaşan ve bizleri dinleyen herkese. Festival’in sonuna geldik sevgili dinleyenler, yarın yine aynı saatte yeni bir konuyla, yeni konuklarımızla sizlerle birlikte olmayı umuyoruz. Huzurunuzda sanatçımız Tümer Selim’e teşekkür etmek istiyorum. Tümer bey, müzik hayatınızdaki çalışmalarınızın her daim böyle ilham verici olmasını dileriz. ‘Yüzleşme’ yakın dönem müzik geçmişimizde önemli bir yer edineceğe benzer.”

“Ben teşekkür ederim Furkan bey, albümle birlikte hissettiklerimi dinleyicilerle paylaşmama vesile olduğunuz için.”

“Kapanış şarkısı olarak da ‘Saklı Yüzler’i dinleyelim, albümün on birinci şarkısını. Hoşça kalın sevgili dinleyenler.”

Programı tamamladıktan sonra Furkan ile albümün tanıtım kokteyline geçtik, radyoya yakın bir otelin toplantı salonunda gerçekleşecekti. Salona girdiğimde tanıdık yüzleri görmek heyecanımı iyiden iyiye atmamı sağlamıştı. Gazetelerin ünlü muhabirleri, televizyonlardan programcılar, çeşitli dergilerden editörler buradaydı. Her biriyle ayrı ayrı konuştum, bazen içten bazen de imalı sorularla karşılaşıyordum, ama bunları en iyi şekilde karşılayabilir bir hale gelmiştim. Biz salona geldikten yarım saat sonra program başladı, albümün yapımcı şirketindendi programın sunucusu. Albümle ilgili teknik bilgileri ve yapım aşamasını kısaca anlattıktan sonra, kokteyle ve sorulara geçmeden önce beni konuşmam için ve şarkılarımdan birini canlı seslendirmem için davet etti. Olabildiğince sakindim. Çıkıp hissettiklerimi anlattım.

“Sevgili konuklar, hoş geldiniz. Beni böyle güzel bir akşamda yalnız bırakmadığınız için gönülden teşekkürler. Burada, uzun bir aradan sonra yeniden sizlerle ve müzikseverlerle buluşmak için toplanmış bulunuyoruz. Sayesinde, yeniden kendimi anlatabildiğim için, korkularımın üzerine gidebildiğim ve birçok insanla ortak bir noktada buluşabildiğim için müziğin varlığına ne kadar şükretsem azdır. Bu süreç içinde desteğinizi ve anlayışınızı esirgemediğiniz için siz değerli basın mensuplarına da minnettarım. Bu albümün benim için çok şey ifade ettiğini belirtmeliyim. Ancak en çok kendimi, herhangi bir sınırlama olmaksızın, olduğum gibi yansıtabildiğim ve istediğim şekilde var olmamı sağladığı için değerli ve anlamlı. Dilerseniz bu noktadan sonra şarkılara bırakayım sözü.”

Sözlerimi bitirirken sesim yeniden titremeye başlamıştı. Orkestra, bu albümde özellikle en sevdiğim şarkıyı, ‘Yürümek Ufuklara’nın girişini çalmaya başlamıştı. Şarkıya girmek üzereyken fena halde tedirgindim, nitekim girişim de yansıttı bunu. Elimden daha güçlü bir ses çıkarmak o an için gelmiyordu. Neyse ki hemen toparladım, şarkı sesimi sarmalayıp dökülmeye başladı dilimden. Giderek daha da derinden söylüyordum, farkında mıydım değil miydim o an, bilmem. Son dizesini getirdim kalbimden dilime ve derin bir nefes aldım. Alkışı duydum, o anda özlediğim bu sesten çok ardındaki nedendi. İkinci şarkıyı söylemek daha rahattı artık, hareketli bir şarkı seçmiştim albümden: “Cesaret”.

Tanıtım toplantısının ardından kokteyle geçmiştik. Yarı açık bir bahçede masalar kurulmuş, insanlar sohbet ediyor. Sorular gelmeye devam ediyor, ancak bu sefer insanların olumlu tavırları daha belirgin. Albümleri imzalıyorum, fotoğraflar çekiliyor. İçimdeki rahatlık hissi büyüyordu giderek. En son bir internet sitesinin editörüyle konuştuğumu hatırlıyorum. Yanımda soluk benizli, incecik, orta yaşlarına henüz erişmiş bir kadın duruyordu. Yüzü allak bullaktı, sanki az önce dünyanın yıkıldığını haber almış, ancak kendine verilen o çok önemli görevi yerine getirecek gibi bir kararlılıkla duruyordu. Kadına doğru dönüp nazikçe selam verdim.

“Merhaba, hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim size?”

Kadının yüzünde kapkara bir ifade vardı. Duygusuz bir tonda konuşmaya başladı.

“Merhaba Tümer bey. Adım Süheyla. Böyle bir günde sizi bu halimle ziyaret edip tadınızı kaçırmayı hiç ama hiç istemezdim, inanın bana. Ancak, burada oluşumun nedeni, çok sevdiğim bir insanın, canımdan çok sevdiğim kardeşimin isteği üzerinedir. Kız kardeşim Leyla, sizin liseden arkadaşınızmış. İlk albümünüzden beri takip ediyordu sizi. “İleride çok daha iyi yerlere gelecek Tümer, eminim buna” diyordu hep. Sizin ne kadar açık ruhlu ve iyi kalpli olduğunuzdan bahsederdi. İstanbul’a oldukça uzak bir şehre taşındık Leyla liseyi bitirdiği yıl. Bir daha da gelme fırsatımız olmadı, geçen aya kadar. Onun sizin için yazdığı mektuplar var bende, size iletmemi istemişti. Buyurun, sizindir.”

Bana küçük bir kutu uzattı. Aldım, kadına karşı olabildiğim kadar iyi görünebilmek, belki de bir teşekkür edebilmek için gülümsedim.

“Süheyla hanım, memnun oldum. Leyla’yı çok iyi hatırlıyorum, ilk yazdığım şiirlerde, söylediğim şarkılarda beni yönlendiren, destekleyen arkadaşlarımın başında gelirdi. Liseden bu yana ondan haber alamıyordum evet, birkaç kere mektup yazmayı denedim ancak nereye taşındığınızı bilmediğimden adresinizi bulmak mümkün olmadı. Demek bana yazdığı mektuplar bunlar. Kendisi de buralarda mı, görüşebilir miyim onunla?”

Gözleri doldu kadının. Duruşunu bozmadan, buz gibi bir sesle konuştu.

“Kendisini iki saat önce kaybettik. Kanserdi. Vefat etmeden hemen önce sizi radyoda dinledi. Sesinizi duyunca canlanır gibi oldu, kendisini buraya getirmemi rica etti benden. Sizi son kez görmeyi çok istiyordu. Kabul ettim, içimde bir umut vardı. Sizi görürse bir mucize olacağına inanmak istedim. Giyinmesine yardım ediyordum. Ne olduğunu anlamadan fenalaştı. Yastığının altındaki mektupları size iletmemi istedi. Yıllar boyu, sık aralıklarla, sanki çok yakınındaymışsınız gibi yazdı bunları size. Yeni albüm haberlerinizi, konserlerinizi takip etti gazetelerden. Üçüncü albümünüzü konservatuarı bitirdiğiniz yıl çıkarmıştınız ya, taşındığımız ildeki yüksek okuldan mezun oluşuna bile o kadar sevinmemiştir. Gerisini anlatmayayım, mektuplardan okursunuz. Yarından sonra toprağa vereceğiz kardeşimi burada, belki bilmek istersiniz. Kusura bakmayın, sizi de rahatsız ettim böyle bir günde, ama elimden başka türlüsü gelmiyordu. Hoşça kalın.”

Kadın, aynı tavırla arkasına döndü, hızlı adımlarla uzaklaştı. Elimde mektuplarla kalakaldım öyle. Leyla’nın yüzü aklımda birden canlanıvermişti. O günlerde hayallerimiz boyumuzdan büyüktü. İyi bir edebiyatçı olmak istiyordu o, bense ünlü bir müzisyen. O sıralarda okulu bitirmeye çalışırken desteklerdik birbirimizi. Dostluğumuz gizliden gizliye bir sevdaya evrilmişti belki de, ama hiçbirimiz çıkıp bunu dile getirmeye devam edemiyorduk. Okulu bitirdikten hemen sonra ailesiyle uzak bir yere taşınacağını haber vermişti, ancak nereye gidecekleri belli olduğunda bana haber vermeye fırsat bulamamış olacaktı ki kaybolmuştu birden. Konservatuar sınavlarına girerkenki heyecanımı görmüştü, okulun kapısında beklemişti beni. Ne var ki kazandığımı bile öğrenememişti muhtemelen, ilk albümümü çıkarana dek. İlk albümümde onun yazdığı, albümde onun adını belirterek bestelediğim bir şiir vardı. Tıpkı Leyla gibi yalın, güzel, içten bir şarkı olmuştu bu. Bu şarkı için ona teşekkür edememek bile ağır geliyorken, şimdi bu haber alt üst etmişti beni. Ama ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bana sorulanlara kısa ve kapalı yanıtlar veriyor, insanları sessizliğimle savuşturuyordum. Gülümsemem gerektiğinde zorla gülümseyebiliyordum, bir konuda fikrim sorulduğunda izin isteyip daha sakin bir köşeye geçiyordum. Toplantının içinde sessiz bir köşe kapmaca oynayarak tam üç saati nasıl doldurduğuma şaşırıyorum hala.

Gecenin sonunda zoraki bir ‘İyi geceler, görüşmek üzere’ çıktı ağzımdan, bulduğum ilk taksiye atlayıp eve döndüm. Eve ağır adımlarla girdim, ceketimi koltuğun üzerine bırakıp çalışma masama oturdum. Kutuyu açtım, mektupları o sabah derli toplu bıraktığım masaya yaydım. Sıralıydı her biri. Zarfları alıp kokladım, biz lisedeyken çantasında bulundurduğu küçük tüpte el kreminin kokusunu duyar gibi oldum. Bütün mektupları zarflarından çıkarıp okumaya başladım. Taşındığı ilk günden, gazetede benle ilgili ilk haberin çıktığı güne, albümlerimden röportajlarıma kadar bana dair biriktirdikleri, hissettikleri, yazıp söyledikleri… Onu en son görüşümün üzerinden tam 15 yıl geçmişti. En son, müziğe ara vermeme neden olan olaya dair yazdıklarını buldum. Arka arkaya annemi ve âşık olduğum kadını kaybedişimden sonra, acılarımdan kaçmak için aşırı alkol kullandığımı, en yakın arkadaşlarımı birer birer çevremden uzaklaştırdığımı, kendimi kaybedişimi uzaktan izlemiş, kahrolmuş Leyla, ama nasıl olduysa öyle bir umutla doldurmuş ki güzel yüreğini, belki de benim için ettiği dualar yoluna koydu işlerimi. O günlere dair yazdığı mektupların mürekkepleri dağılmıştı yer yer; baktıkça, okudukça dolup dolup taştı yüreğim.

“Sesin bir duru su, evrende rastlanabilecek hangi tür duygu varsa ona hayat verir. Akıp giden yollar gibi uzundur öykülerin, memleketinin ummanı gibi derin hisleri tam kalbine getirir dinleyenin. Hüznü, huzuru bağışlar ruhlara ve gizli bir yıldızdır, kendini gösterdiğinde büyülenir gözler. Işığı, özü olur insanın. Ama belki bilmez ya, şarkılarının ta içinden yüreğini açıyor her seferinde dinleyenine. Bir iç çekişiyle yaralarını fark etmek mümkün. Ruhunu acıtan o kadar çok şey varken sanatıyla var olmaya çalıştı şimdiye dek. Bundan sonra da öyle olacak. İnsanların bilip bilmeden yargılamasını hiç ama hiç hak etmiyor. Dilerim ki acısı hafifler, yaraları tümden kapanmasa da iyileşir en kısa zamanda. Böyle geçirmiştim gönlümden, bu karmaşık ve kasvetli ayın başında olanca fırtınaların ortasında olduğunu haber aldığımda. Her şeyi değil belki ama bir insanın iyiliğini gönülden isteyince feryatlar duyuluyor, eminim buna. Üstelik sadece benimki gibi bir kişilik bir dilekle değil. Bu kadar çok kişi tarafından aynı anda dilendiğinde ruhunun ve aklının salim kalması, gerçekleşecekti elbet. Oldu nihayet. Onu o yapan müziğiyle, sahnedeki kendine özgü hafif mahcup ama en güçlü duruşuyla, dinleye dinleye içimize işleyen güzelim sesiyle, her çalışında hayat verdiği gitarıyla, dinleyenleriyle barışıyormuş yine. Bundan daha büyük bir saadet olur mu şarkılarıyla hayat ve hayal dünyası yolculuklarının müdavimi olanlara? Tümer, seni yaşatan şeyleri hiç bırakma olur mu, hem bak en sevdiklerin de o gizli yıldızlardan seni dünyanın bütün duygularını ayaklandırıp ezgilere dizerken görünce bahtiyar oluyorlar. Bütün öykülerin, şiirlerin ihtiyacı var müziğe. Hem hatırlasana, sen buna adamıştın ruhunu. Biz mi, biz, bildiğin gibi, mutluyuz seni yeniden görebileceğimize, hem göz hem gönül ile. Şimdi dilerim ki ışıklar kararmasın, bir daha bulanmasın en berrak sular. Hoş geldin.”

Kendimi yatağıma atıp hıçkırıklara boğulduğumu hatırlıyorum. Sonrası da burada işte, mektuplar, tavandaki çizgiler, içtenliğin yitirilmeyişi, garip bir bencillik ve suçluluk duygusu, söylenecek bir sürü şey varken dile getirememek, geç kalmış minnetler, paylaşılamayanlar… Söylediği gibi, benim sığınağım belliydi de; Leyla, güzelim, bu kadar erken gitmemeliydi o sonsuz sığınağa. Yarın, belki beni yine dinler diye gideceğim huzur içinde uyumasını dilediğim yere. Bu sefer anlatırım belki ayrı kaldığımız günlerde paylaşamadığımız, paylaştığımız ne varsa. Asıl yüzleşmem bu olacak hayatla. Ardından, yol devam edecek gittiği yere kadar. İnsanlarla buluşmak için müziğe tutunacağım yine, anlatmak için sürdüreceğim şarkılarımı söylemeyi. Annem de, sevdiğim de, Leyla da aydınlığa kavuşacak, belki ben de tutunurum onların ışıklarına.

 * Kalemtıraş E-Fanzin'in 4. sayısında yer alıyor bu öykü. 

bir özlem denizlere...

Bir yudum deniz kokusuna hasret nice ruhlar yaşar engin şehirlerde. Orada burada görürsünüz onları, olmadık zamanlarda gözleri dalar belirsiz noktalara, boş boş bakarlar. Hatta öyle derin bakarlar ki, ‘onların görüp de benim göremediğim ne olabilir ki’ diye düşünmeden edemez o bakışları gören biri. Akla gelmeyecek çeşit çeşit düşünceler geçiyordur muhtemelen akıllarından. Geçmişten sürükledikleri nice acı, yaşanmışlık, varlık şekillendirir o bakışları. Onları besleyen, özlemlerini yumuşacık elleriyle usulca dindirmeye çalışan hayaller vardır bir de. Tabi ya, boşlukta gördükleri başka bir şey olabilir mi sanki, iki nokta arası zaman dilimlerini tozlu belleğin renkli resimleriyle bezeyen? İfadelerinin son halinde suratları önlerine düşer çaresizce. Anlarız ki ruhların üstünde sert ayazlar eser çoğu kez, açık yaraları kavurup geçer her seferinde. İçeride tek hayal vuslat iken olmazlar olmayıverir, devam eder bütün umutsuzluk. Ruhun dünya üzerindeki konaklaması boyunca umut verici ne olursa olsun hiçbiri o kavuşmanın getireceğinden daha büyük olamaz. Her bir ayrıntısına kurbandır oysa ruh, çiçeklerle, koku sandığından mis kokularla allayıp pullar her yanını sevgili mavisinin. Her fırsatta soluğu hayalinin yanında alır, elinden tutup kayıp bakışların ötesinde sanal kavuşmaların tutsaklığına götürür. Yanında minicik kalır öylesine, bir kucak kelebek olur, bir de gerçek olsa kavuşmaları o vakit seyreyleyin gümbürtüyü. Kokusunu içine çekebilse, gözlerini azad etse üzerinde, minik kanatlardan tacını hayranlıkla izleyebilse... Bu yol ona yepyeni kapıları açsa, kaçsa kanser gibi büyüyen tahammülsüzlükten çok çok uzağa, denizle ruhun olanca masumiyeti bir olsa ikisinin de, dünyayı pamuktan bir bulut kucaklasa o an. Oysa her şey umutlardan ibaretti, gerçeklikler de insanın en savunmasız anında patlayan fazla şişirilmiş şakacı balonların elde bıraktığı acı. Ruh, özlemini umuduna demirlemeden nasıl daha fazla tahammül edebilirdi ki bu yoksun oluşa?

Yine o engin şehirlerden birinde, küskünlüğü özlemi ve umuduna baskın çıkmış bir ruhun, içinde hissettiği eksiklikle olan kavgasını gördü bu dünya. Tuhaf bir adamdı onların gözünde, akranlarının evi barkı yıllandırıp çoluğa çocuğa karıştığı zamanlardı ömründe bu zamana denk gelen. O ise tek başınaydı kendini bildiğinden beri, anası, babası, kardeşleri olmasına rağmen tek başınaydı. Böyle dendiğinde de hep sessiz sedasız, içine kapanık biri sanılırdı Cemil bey. Oysa o hayatını ‘tuttuğunu koparan’ biri olmak üzerine kurdu hep. Kimse şahit olmamalıydı onun iç savaşına, diplomatik ve saygın bir duruş yeterdi bunun için, tıpkı doğduğundan beri ayrılmadığı bu şehir gibi. Küçük bir muhasebe ofisinin çalışanıyken de, büyükçe bir şirkette mali işlerden sorumlu müdürken de böyleydi bu. Konuşmaları yerinde ve sadeydi, gereksiz lakırdıdan hoşlanmaması nedeniyle, başkaları hakkında yapılan çoğu konuşmayı kendince sonlandırır, ısrar eden olursa da sert ve otoriter bir tavırla keserdi karşısındakinin sözünü. Kendince yarattığı korkuyla karışık hürmet uyandıran o duruşu nedeniyle kimse onun hayatı hakkında fazla bir şey sorgulamamıştı. Öyle ki etrafında çalışanlardan kimi onu evli barklı bir adam, kimi de eşini kaybettikten sonra bir daha evlenmemiş biri olarak görüyordu. Hiçbiri doğru değildi elbette, evlenmemişti hiç. Yakınları bunun nedenini eski bir gönül ilişkisine bağlıyordu, anlattıklarına göre bir kadınla ciddi bir ilişkisi varken aldatılmış, o günden bu güne de düşünmemişti şansını tekrar denemeyi. Cemil bey bunları duydukça dişlerini sıkarak gülüyordu içinden. İnsanlar neden ısrarla aralamaya çalışırlardı ki başkalarının ruhlarındaki sır perdelerini? Anlatmak istese şimdiye anlatırdı elbet birine, ama ne diye izin versindi lafın lafı doğurmasına? Baş ağrısı istemezdi. İnsanların onun hayatına böylesine teklifsizce yanaşmalarına tahammül edemiyordu epeydir. İş yerinde de, hısım akraba yanında da ona kendi hayatıyla ilgili hiçbir şey sorulmazdı bu nedenle. Hoş, sorsalar bile belliydi alacakları yanıt: “Size ne efendim”, diyecekti, “size ne benim ne yaptığımdan? Herkes işine baksın.”

Ruhuyla içindeki boşluk arasındaki savaş başlayalı hayli olmuştu Cemil beyin. Gençlik, olgunluğa erişmek, bunlar hep gizlenen şeylerdi âyinesinin ardında. Ilık bir sabah, şakaklarda beyaz telleri ilk kez gördüğü sabah aklına olur olmadık şeyler gelmeye başladı. Her zaman on sekiz dakikada yürüyerek geldiği iş yerine bugün mesai saatinden yarım saat sonra gelmişti ilk kez, üstelik masasında çizelgeler, hesaplar, çeşitli evrak arasında düşünecek başka bir şey vardı kafasında o gün. Ruhunun alıp veremediği ne vardı onunla? Bu kavga nereye kadar sürecekti? Nereye gidiyordu başı böylesine kalabalıkken, hayat onu nereye sürüklüyordu? Bu güne kadar insanlarla süregelen soğuk savaşı aslında içindekinin bir yansımasından başkası değildi işte. Umutsuzluk temelli kurmuştu hayatında ne varsa, olur da herhangi bir şey mutlu ederse onu, çekip gidecekti nasıl olsa ya, boşu boşuna heveslenmezse canı da yanmazdı. Böyle böyle kurutmuştu içindeki denizi, o yok olduğunda derdi de kuruyup gider sanmıştı hep. Şakaklarındaki beyaz teller, ona genç yaşında vefat eden amcasını hatırlattı, tam da o sabah. Ailesinin pek de bağrına basmadığı ama yüzünü hep gülerken anımsadığı Sedat amcası. O da çok sevdiği hayatı bir kaza sonucu terk ettiğinde bu yaştaydı, saçında tek tük beyazlarla. Ardından ağlayıp ağlamadıklarını bile bilmiyordu, Cemil bey yalnızca onun ölmeden bir gün önce babaanne evinin bahçesinde otururken saçlarını karıştırdığını ve derinden gülümseyerek “Küçüğüm, aklın varsa kaç denizlere. Anlamak, anlaşılmak, hissetmek, hissedilmek ancak denizle güzel.” dediğini hatırlıyordu. Bu öyle bir gülümsemeydi ki, kendi savaşın en büyük nedenlerinden biri olmuştu hayatının içinde. Soğukluğu, nefreti, umutsuzluğu o gülümsemeden yadigârdı. Yaşamaya bu kadar sıkıca bağlanmış biri bile ardında bir gülümseyişten başka iz bırakmadan koparılıyorsa toprağından, suyundan; yeniden başlamak için tek bir sebep gelmiyordu aklına. Öyleyse bu dünyadaki zamanı öyle ya da böyle geçirmekten başka şansı yoktu. Zamanı bozuk para gibi harcamaya öylesine kaptırmıştı ki kendini, elinde ne kadarının kaldığını fark etmek için ona sağlam bir kanıt gerekliydi.

O sabah fark etti içinde kullanılmamış, beyhude duran bir yerin olduğunu. Özlediği bir şey, çok şey vardı. İçindeki boşluk, bu özlemlerin yerine konacak bir şey bulamayışındandı elbette. Neydi özlediği mesela, bir can yoldaşı, kapılıp gideceği yeni bir mecra, kaygısızca iki çift kelam edilecek içten bir insan, saatlerini bugüne dek boşuna harcamanın verdiği suçluluğu giderecek birkaç parça keyif… Elde edebileceği şeyler miydi bunlar? Hepsini geçse, elde etse bunları, çözebilecek miydi aklında yer etmiş o gülümseyişin donuk izini? Bu soruların yanıtını ne çalıştığı masada, ne de ona komşu olan diğer çalışma arkadaşlarında bulabilirdi. Birden doğruldu, etrafına bakındı. Kimsenin dikkatini çekmiyordu o an. İşe geleli henüz bir saat oluyordu. Önündeki cam bölmenin ötesinde insanlar işlerine, hesaplarına gömülmüştü. Yavaşça ayağa kalktı, masasının yanındaki askıdan ceketini alıp sırtına geçirdi. Hızlı ama sakin adımlarla dikkat çekmeden ofisten çıkıp caddede yürümeye başladı. Her zaman geçtiği yol, cadde üzerindeki dükkânlar, arabalar, esnaf, yolda yürüyen insanlar daha başka görünüyordu bugün. Yüzü her zamanki gibiydi ama içinde devinip duran bir şeyler vardı, tavırlarına yansıyordu bu da. Yolunun biraz ötesindeki parka gitmeye karar verdi, bir yandan da hayret ediyordu, insanlar nasıl böyle hareketli, konuşkan, hiç ölmeyecekmiş gibi duruyorlardı? Bir adam şaka yollu takılıyordu tavla oynadığı eski dostuna. Tezgâhtar kız elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu dükkâna gelen insanlara, işine yeni başlamış gibi de durmuyordu üstelik. Simitçi tabladaki simitleri dizip ayırırken bir türkü tutturuyor, büfedeki gazeteci elindeki yayınları ayırıp geleni geçeni selamlıyordu. Şurada elinde dosyalarla anket yapan çocuğun nazik tavırları hiç de yapmacık durmuyordu. Onları kaçamak bakışlarla izlerken parka ulaştı. Biraz ilerleyip küçük havuzun kenarındaki banklardan birine oturdu. Başını öne eğecek gibi oldu ellerinin arasına alıp düşünmek için, ama güçsüz görünmek en son isteyeceği şeydi o haldeyken bile. Dimdik oturuyordu arkasına yaslanmadan, gözleriyse dalıp gitmişti bir noktaya. Bu güne kadar zamanını nasıl harcadığını, emeğinin karşılığını gerçekten alıp alamadığını, yapmak istediği ama küsüp de yapamadığı şeyleri düşündü. Onca yıl suya sabuna dokunmadan yaşayışının ağırlığını daha belirgin hissediyordu şimdi omuzlarında. Ardından da çocukluk hayalleri… Üzerinden onca yıl geçse de unutamayacağı o yıllar bu günkü halinin sebebi miydi gerçekten? Bu küskünlüğün önüne geçebilir miydi eğer isteseydi? Cemil bey biliyordu aslında bu savaşı bitirebilecek şeyi, ama cesareti öyle güdük kalmıştı ki, nasıl harekete geçeceği konusunda bir fikri yoktu. Boğazı kurudu, yutkundu. Amcasını, o akşamı, ailesinin onu ciddiye almayışını düşündü durdu.

Dalgın hali parkın içinden geçen insanları da tedirgin etmişti. Önünden geçen insanlar ona bakıyor, alçak sesle söylüyorlardı akıllarından geçenleri. “Vah adamcağıza, yakınlarından birini kaybetti herhalde.” “Gururlu da bir beyefendi belli, söyleyemiyordur kesin.” “Borcu mu vardı kim bilir?” Bunların hiçbirini ne duyacak, ne de işinize bakın diyecek haldeydi şu anda. Aklından yağmur gibi geçiyordu bunca soru ve istemsizce öne doğru eğildi başı. Tam o haldeyken birinin dizine dokunduğunu hissetti. Baktı, 12–13 yaşlarında bir çocuk duruyordu yanında. Kolunda küçük bir sepet, sepetin içinde de güneşin ışığıyla parlayan cam su şişeleri vardı. Çocuk, bir şişeyi ona uzatıyordu.
“Amca, su içer misin?”
Cemil bey doğruldu, sesini çıkarmadan şişeyi aldı, suyu yavaş yavaş içmeye başladı. Çocuk sepeti yere indirdi, cebinden çıkardığı temiz mendille ellerini, yüzünü sildi, mendili katlayıp cebine koydu.
Cemil bey suyu bitirmişti. Boş şişeyi uzattı çocuğa. “Teşekkür ederim” dedi. “Nereden alıyorsun bu şişeleri?”
“Bizim sokakta lokantacı Ekrem abi var. Babam beni ona götürdü, konuştuk, anlaştık. Her gün şişeleri dükkândan alır, öğleye kadar gezerim buraları. Ekrem abi bana sattığım kadar şişenin parasını verir, o da benim harçlığım olur işte. Sonra da dükkânda önlüğümü giyer okula giderim.”
Çocuğun konuşmaları, tavrı hoşuna gitmişti Cemil beyin.
“Peki, arkadaşların yok mu senin, seni böyle görürlerse?”
“Ne var ki bunda? Çalışmak ayıp değil ki. Hem böyle olunca istediğim kadar gazoz içebiliyorum. Çizgi roman alıyorum okul dönüşlerinde.”
“Peki neden su satıyorsun? Şeker, balon değil de, neden su?”
“Hiç düşünmedim. Aaa, aslında evet biliyorum nedenini. Evde annem, okulda öğretmenim su olmadan hayatın olmayacağını söyler hep. Burada bir yudum su, belki başka yerlerde kocaman bir deniz. Sahi ya, ben görmedim hiç, sen büyüksün, bilirsin, deniz nasıl bir şey amca? Öyle merak ediyorum ki…”
Cemil bey yutkundu, boğazına taş gibi bir şey oturmuştu sanki. Biraz sessiz kaldıktan sonra gücünü toparladı, konuşmaya başladı:
“İnanır mısın, ben de hiç görmedim denizi. Bu güne kadar da merak etmedim hiç. Hayatın kaynağı derler, doğru. Ama böyle olduğunu hiç düşünmemiştim doğrusu. Yalnızca bir söz var aklımda denize dair. Çok sevdiğim bir büyüğüm vardı, senin kadarken. Bir akşamüstü, saçlarımı okşamış ve gözlerimin içine bakarak gülümsemişti. “Küçüğüm, aklın varsa kaç denizlere.” demişti. “Anlamak, anlaşılmak, hissetmek, hissedilmek ancak denizle güzel.”
Çocuk atıldı: “Peki neden gitmedin hiç?”
Bunu itiraf etmekteydi asıl mesele işte. Üzgün ama kabullenmiş bir sesle “Ben onun ne demek istediğini hiç anlamamıştım bu güne dek.”
“Ya amca, ne var bunda anlamayacak? Suyun olduğu yerde insanlar daha çok kıymet biliyordur bence. Sana bunu söyleyen kişi de bunu demek istemiş besbelli.”
Cemil bey belli belirsiz gülümsedi, başını salladı. Elini cebine atıp bir kâğıt para çıkardı.
“Al bakalım.”
“Yok amca, ben ikram ettim bunu. Başka zaman. Hem sen bana çok önemli bir şey öğrettin bugün. Ne olursa olsun gideceğim ben de. Görmediğim, özlediğim bir şeyleri bulurum belki. Haydi iyi günler.”
Çocuk sepeti koluna aldı, parkın içinde gözden kayboldu.
Cemil bey kalakalmıştı oturduğu yerde. Bunca yılın anlamsızlığını, içindeki boşluğun nedenini anlamak bu kadar kolay olabilir miydi? Kendine sinirlenmekle harekete geçmek arasında bocaladı biraz. Sonra ayağa fırladı, koşar gibi parktan çıktı. Sağına soluna bakmadan eve doğru yol aldı. Eve geldi, merdivenleri yürür gibi çıktı, kapıyı açıp yatak odasına girdi. Küçük bir çantaya birkaç eşya koyup dışarı çıktı tekrar. Ofise gitti bu sefer. Öğle paydosuydu ofiste, pek kimse kalmamıştı. Hızla odasına girdi, masasının kilitli çekmecesinden biraz para alıp cebine koydu, yine sağa sola bakmadan çıktı.
Şehrin otobüs garajına doğru ilerledi, en erken hareket edecek arabaya bir bilet alıp bindi otobüse. Parktan garaja gelişi arasında geçen zamanda hiçbir şey düşünmemiş, hiçbir soru sormamış, hiçbir sözü işitmemişti. Başını koltuğa yasladı, otobüsün hareket etmesiyle hafif bir uykuya daldı. Gözlerinin önünde Sedat amcası, onu en son gördüğü gün olduğu gibi duruyordu.
“Amca?”
“Cemil… Seni burada bulacağımı biliyordum. Er ya da geç. Nasılsın? Aklın karmakarışık, biliyorum. İçindeki kavgayı görmezden geldin bunca zaman, onu da biliyorum. Haklıydın belki de, ben olsam bu kadar kararlılıkla görmezden gelemezdim hayatın getirdiği bunca sıkıntıyı. Yukarıdaki de biliyor olmalı ki erkenden çekip aldı beni. Bana sorsalar gitmek istemezdim, o ayrı mevzu. Neyse, böylesi daha iyi. Fark etmedin ya, seni, büyüdüğünü, küskünlüğünü, çırpınışını ve sonra usta bir siyasetçi gibi olayın bütününü görmezden gelişini izledim hep. İnsanların arasına karışmakta çekingen olmadın ama kendi hayatını keskin çizgilerle ayırdın diğerlerinin hayatından. Süregelen zamandan intikamını böyle alacağını düşündün. Elinde bulunan zaman sana sadece harcanmak için verilmiş gibi geliyordu değil mi? Oysa bak, etrafta o kadar çok şey olup bitiyor ki, kendini soyutladığında hiçbir şey anlayamıyor insan. En son ne zaman keyif aldın yaptığın bir şeyden? Ne zaman sebepsizce, sadece içinden geldiği için güldün? Ama bir dakika, bunlar ciddiyetsizce şeylerdi değil mi? Kendini öyle ciddiye aldın ki yaşamak ciddiye alınmayacak kadar önemsizleşti. Annemin, babamın, kardeşimin bana haksız yere kızması bundandı. Ben yaşamayı sevdim hep, ama herkes gibi ‘dünya güzel, can tatlı’ diye değil. Kitaplarda yazan her anın kıymetini bilme işi gerçekten işti bana göre. Anlatamadım. O kazanın olduğu gün kendime yeni bir hayat kuracaktım. Dünya üzerinde en sevdiğim yere, bir kıyıya gidip sürdürecektim hayatımı, benim gibi gerçekten yaşamanın değerini fark etmiş insanlarla. Kısmet değilmiş. Belki sen anlarsın diye söylemiştim sana o gün, aklın varsa denize git diye. Düşünmek istemedin belki, anlarım bunu da. Bugün de seni görmeye gelmemin nedeni uyandırmaktı seni. Zaman geçiyor. Saçları beyazlıyor insanların. Bunu göre göre nasıl uzak durup can yakabiliyorlar hâlâ anlamıyorum. Sen farklı ol. Konuş, hisset, yaşa; gözlerini, ruhunu kavuştur enginliklerle. Başka dillerle, başka kalplerle buluşmak ancak böyle mümkün. Belki o zaman kötü tesadüflere tahammülümüz artar, onlara inadımızı gösteririz, ne dersin? Kendi içindekiyle değil, dışındaki olumsuzluklarla savaşmanın vakti geldi de geçiyor bile. Benim fırsatım olmadı pek fazla ne yazık ki… Ama senin fırsatın var. Haydi! Dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrenmek mümkün hâlâ.”

Ellerinde bir ürperti hissetti. İrkilerek uyandı, kafası iyice karman çorman olmuştu. Gözlerini ovuşturdu. Arabanın durduğunu, yolcuların otobüsten indiğini gördü. Çantasını yukarıdaki bölmeden alıp otobüsten indi, iner inmez yüzüne çarpan temiz havayla kendine gelmişti. Nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı. Küçük caddeleri geçti, ara sokaklardan birine daldı. Evlerin bahçelerinde oturan, gazetesini okuyan adamlar, akşamki yemeğin sebzesini ayıklayan kadınlar, toprakla oynayan çocuklar gördü. Yürüdü, kumandayı ayaklarına devretmiş gibi yürüdü. Konuşan, çalışan insanlar gördü sağında solunda. Ağlamaktan gözleri küçülmüş bir kadını teselli eden eller, böcekten korkmuş küçük bir kızı sakinleştiren bir kucak, içindekini söyleyemeyen bir delikanlının söylemek istediğini anlayıp gülümseyen genç bir kadın…
“Bir koku, bir renk ne başka anlamlar katıyor hayatlara… Demek ki insan içinde taşımalıymış denizlere çıkan sokağını. ”
Önünde kocaman, engin bir mavilik belirdi. O an, içinde, kurumaya yakın denizinin yeniden yükselmeye başladığını fark etti. İçinde bunca yıldır özlediği, hasretini çektiği şeye kavuşmuş bir benliğin safça sevinciyle, anlatacakları bir bir döküldü ortaya, sulu sepken. Dünya bir ateşkese daha şahit olmuştu.
Kendi kendine konuştuğu için kimse garipsemedi onu. 


 * daha önce kalemtıraş e-fanzin'in 3. sayısında bulunuyordu bu yazı.

cihan'ın şarkısı

Cihan’ın Şarkısı

Evde kalmayı seçtiğim serin bir cumartesi akşamüstü, mumları yakmış oturuyordum. Sehpanın üzerindeki dergilerin dağınıklığı, açık balkon kapısından içeri hafifçe esen rüzgâr, yazın sonbahara evrildiği mevsimden bir günün ışıkla ıslandığı son birkaç saati, mutfakta fırından yeni çıkardığım kekin kokusu, eski ama çok sevdiğim bir albümün arkada çalışı ikna etmişti beni evde olmaya. Bütün hafta yayıldığım yetmemiş gibi, hafta sonu da güzel güzel dinlenmek hiç de fazla gelmiyordu o akşam. Oturduğum koltukta şöyle bir gerindim, duvarların tarçın rengi uzun zamandır özlediğim bu ev ortamının huzurunu içime dolduruyordu. Ne bekleyen işleri, ne de ofisi düşünmek istemiyordum. Hafifçe öne uzandım, kalın ve renkli dergilerden birini alıp karıştırmaya başladım. Dergiler sahaflardan gelmeydi, eğlencelik olsun diye yirmi yıl öncesinin dergilerini alıp sermiştim salonun orta yerine. İlle de güne dair haberleşmek için değildi ya basın yayın örnekleri… Baktım, vatkalı bluzlar, taytlar, saç bantları; erkeklerde komik saç modelleri, deri ceketler… Şimdi çoluğa çocuğa karışmış ünlülerin en çıtır halleriyle haberleri, zamanın en güzel genç sanatçıların kapak resimleri, eski politikacıların şimdilerde geyik malzemesi olan demeçleri, kara çerçeveli ölüm ilanları, şimdi nostalji diye dinlediğimiz albümlerin müjdelenişleri… Bir köşeden diğerine kayıp giderken kapının sessizce açılıp kapandığını duydum. Güneş’tir herhalde dedim kendi kendime. Hızlı hızlı soluk alıp verişini duyunca tedirginlikle kalkıp kapıya yöneldim. Güneş’i o halde yüzü kızarmış görünce şaşırdım.

-         Ne oldu hayatım, bu halin ne? Biri mi kovaladı? Ne kadar kızarmışsın…

-         Off, iyiyim iyiyim merak etme. Aşağı kapıda Cihan’ı gördüm, merdivenin altında yatıyormuş, birden önüme fırlayınca korktum. Bir de “Abla, benim şarkıy söyleyim mi dinle?” deyip yüksek sesle, ağzını yaya yaya bir şeyler söylemeye başladı. Gidecek oldum, koluma yapışıp “Dinleseee!” diye bağırdı. Elleri çelik gibi soğuktu, bileğimi öyle bir sıktı ki, ne yapacağımı bilemedim korkudan. Ya, zaten hafta sonu demeden hesap kitap diye diye kaç saat çalıştım ettim, çıkarken canım yeterince sıkkındı, bir de o üstüme gelince telaşlandım aniden. Kolumu hızla çekip koşa koşa tırmandım merdivenleri, sonrası buradayım işte.

Güneş yavaşça ceketini çıkarıp astı kapının arkasına. Çantasını vestiyerin kenarındaki sehpanın üstüne bıraktı, içinden telefonunu çıkardı. Sessizce ona bakıyordum ama aklımda bir sürü soru vardı. Olanlara anlam veremiyordum. Cihan 25 yaşındaydı, bu mahallede doğup büyümüştü. Ben çocuktum o zamanlar. Annesi Nesibe teyze çok iyi, güzel bir kadıncağızdı, genç bir kızken bize oturmaya geldiğinde oynardı benimle. Düğününe bile gitmiştik hatta. Ne var ki Cihan’ın doğumundan bir yıl sonra vefat etmişti. Babası Mehmet abi de babamın arkadaşıydı, usta elektrikçiydi. Cihan dört yaşındayken iş kazasında o da ölünce zavallı çocuk kadir kıymet bilmez amcasının eline kalmıştı. Amcası Mustafa’ya göre tam bir baş belasıydı Cihan. Yengesi de olmasa Mustafa’nın elinde muhtemelen dayaktan ölürdü bebekken. Zaten çocukları da sevmezdi, nasıl evlendi barklandı hayret ederdi mahalleli. Cihan sakince büyüdü, bundan olsa gerek, ancak on yaşına gelince fark ettiler zekâsının diğer çocuklar gibi olmadığını. Sokaklarda gezdi yaşıtları okullara giderken. Mahallenin çocukları ufalmış kalemlerini yere atardı, Cihan toplayıp biriktirirdi onları. Bir gün bir evin önünde kırık bir blok flüt bulmuştu hatta, o gün nasıl da neşeliydi. Yoldan geçenlere seslenirdi “Heeey, ben şarkı oynıycam size!!!” Hep sessizdi heyecanlanmadığı zamanlarda, zararsız delilerdendi işte. Bir taşın üzerine çıkıp ezgisi tanıdık ama anlamsız sözleri olan bir şarkıyı söylemeye çalışırdı. Mahallenin çocukları onunla dalga geçmek için aşağıdan alkış tutar, ıslık çalar, bazen de yuhalardı. Yine de söylerdi Cihan, bazen sesli, bazen de kendi kendine, içinden, sessiz. Dizlerinden yaralar, yaz kış üç numara başından morluk eksik olmazdı. Mahalleli severdi Cihan’ı, evde pişenden bir parça, çocuklara küçük gelenlerden bir şeyler verilirdi ona. Yıllar geçse bile mahallenin en dokunulmazı, en çocuğu kaldı hep. Bazı akşamlar dayak yerken bağırışları duyulurdu, ama susardı garibim sonra. Bazen kaçıp bakkalın karşısındaki kulübeye saklanırdı, orada eski gazete kâğıtlarını, ıvır zıvırlarını biriktirirdi. Severdi sokakta olmayı, amcasının evi kötüydü onun için. Sokakta kendi halindeydi hep. Bu yaşa gelene kadar da bir haşarılığını ya da birine zarar verdiğini duymamıştık hiç. Güneş’in anlattıklarına şaşırmam bundandı.

-         Allah Allah, bu çocuk bu kadar saldırgan değildi, ne oldu bugün böyle? Öğleden sonra ben ortalığı toparlarken de ağlamakla gülmek arası bir seste laf anlatmaya çalışıyordu sokaktan gelip geçenlere.

-         Valla bilmiyorum ama, ondan hiç bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Bak, ileride daha ciddi olaylarla karşılaşırsak başımızı kurtaramayız. Gel, muhtarla konuşalım, ilçenin bakım evine aldırsın Cihan’ı. Daha genç, belki tedavi ederler, hiç değilse zarar vermez çevresine, hem öyle bir yerde daha iyi beslenir.

-         Saçmalama Allah aşkına, şimdiye kadar kime zarar verdi bu çocuk? Tamam, belki rahatı yok amcasının elinde, ama öyle bir yere tıkılsa daha beter olmaz mı? Konuşalım onunla. Kafayı sıyırmış gibi görünse de sevdiklerinin sözünü dinler. Neredeyse beraber büyüdük Güneş’ciğim, o kadar işkence görmeyeydi belki de iş arkadaşı olurduk onunla, kim bilir?

-         Ne yaparsan yap ama dikkatli ol. Bir fevriliğini daha görürsem doğrudan polisi ararım yalnız, ona göre.

Güneş yorgun argın ev haline geçerken, sofrayı hazırladım. Bir yandan da düşünüyordum, Güneş neden böyle alışılmadık bir tepki verdi diye. Çocukluk arkadaşımdır Güneş, liseye kadar beraberdi her anımız bu mahallede. İki yaş aramız olduğundan hep ablası gibi görür beni, ben de onu kardeşimden ayrı tutmam. Liseden sonra üniversite ve yüksek lisans eğitimi için uzak bir şehre gitmişti; bense eğitimimi il merkezinde tamamlamış, burada kendi mimarlık büromu açmıştım. Yıllar sonra o şehrin gürültüsünden buraya kendini dar atmıştı Güneş, talepkar bir işte iyi bir maaşla çalışmaya başlayınca yeniden aynı çatı altına girmiştik, Çocukluk arkadaşlığından ev arkadaşlığına terfi etmiştik. Bu yedi yıllık ayrılık Güneş’in hayatında birçok değişiklik yapmıştı elbet, ben kadar yakın kalamamıştı mahalleye, ama nihayetinde ortak geçmiş mutlu bir çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz vardı, Güneş yine bizim sessiz, sakin, iyi kalpli Güneş’imizdi. O da bilirdi Cihan’ın hayat hikâyesini, çocukken onun kendi halindeki oyunlarına ne Güneş ne de ben burnumuzu sokardık. O yüzden severdi ikimizi de. Şimdiye dek Güneş’e ya da bana bir kötülük etmek şöyle dursun, ne zaman karşılaşsak o utangaç gülümseyişiyle selam verir, sorardı: “Abla, nasılsız?”. Olur da durur “İyi misin Cihan?” dersek, hoplaya zıplaya giderdi yanımızdan. Herhalde işlerin yoğunluğundan gergindi Güneş diye geçirdim içimden, güzel bir yemek ve sonrası keyif faslımız moralini düzeltirdi, ertesi gün de tatilken bolca dinlenir, rahatlardı işte.  

O akşamı kahvemizle, kekimizle sakin ve keyifli bir biçimde geçirdik, biraz çene çalıp film izledik. Çok geçe kalmadan, hayatlarındaki her şey olağanca süregelen insanlar gibi yatmaya hazırlandık. O akşam her zamanki şamatadan ziyade bir dinginlik vardı evin içinde. Bu durumu, Güneş’in işyerindeki sıkıntılı gününe bağlamıştım önce. Yatar yatmaz uyuyakalmıştı zavallı arkadaşım, ben de olabildiğince sessiz olmaya çalışıyordum. Yatağıma geçtim, okumaya devam ettim bir süre. Bir yandan da içimden şu son birkaç sayfayı bitirmeden uyuklamasam bari diye geçiriyordum. Birkaç dakika içinde gözlerim kapanmış, başucu lambamı bile söndürmeden uyanıklıktan uykuya geçmiştim ki, şiddetli bir sesle uyandım. Kapı yumruklanıyordu. Bu öyle alelade bir durum değildi. Uykulu uykulu “Hüsniye teyzeye mi bir şey oldu, yoksa Feyzan hanımın küçük oğlu Can mı ateşlendi?” diye söylenirken, üzerime uzun hırkamı geçirdim. Kapıdan gelen sese bağrışmalar da eklendi. Hızla gidip kapı deliğinden baktım. Kapıyı yumruklayan Cihan’dı. Kapıyı açıp açmamak arasında bir saniye gidip geldikten sonra açmaya karar verdim, en azından ne olup bittiğini öğrenirdim. Bu kadar gürültüye benden başka insanlar da uyanmıştır elbette deyip açtım kapıyı. Açar açmaz da Cihan sol tarafımdan içeri girip kapıyı kapattı, dizlerinin üzerine yığılıverdi. Yüzü, üstü başı çamur içindeydi, yırtık tişörtünün örtemediği çelimsiz kolları morluk ve sıyrıklar içindeydi. Dayak yerken kaçmış olduğu her halinden belliydi. Ne yapacağımı bilmeden karşısında kalakaldım bir süre, dilimden sadece bir “Neyin var?” sorusu çıktı. Yaralarına bakmak için eğildim.

-         Ne yaptılar sana Cihan?

Sessizce başını kaldırdı, yaşla dolu iri gözleriyle yanıtladı

-         Abla, canım acıyor. Vurdu bana abla. Mutsa bana vurdu, terlik attı, Mutsa dövdü. Mutsa çamura attı. Ben demedim. Koştum. Sakladım buraya Cihan’ı. Abla! Söyleme. Gitmem ben!

-         Tamam, tamam Cihan. Geçecek acısı. Söylemeyeceğim Mutsa’ya. Hadi gel, elini yüzünü yıkayalım.

O sırada Güneş koridora çıktı.

-         Feryal, bu gürültü ne? Aaa, Cihan’ın ne işi var burada bu saatte? Eh Feryal, ben ne anlattım sana bugün? Ama, ama Cihan, kim getirdi seni bu hale? Off, işe bak ya.

-         Durum bugün anlattığınla ilgili değil Güneş’ciğim. Çocuğun elini yüzünü bir yıkayalım, sen de dolaptan pamuk, tentürdiyot filan getir.

Güneş salona yönelirken banyoya götürdüm Cihan’ı. Lavabonun önünde durunca titrediğini fark ettim. Elleri çelik gibi soğuktu, Güneş’in anlattıklarını hatırlattı bana. Onu konuşmadan önce şu halini hafifletmek lazımdı önce. Elini yüzünü yıkadıktan sonra ona kardeşimin arada bize geldiğinde giydiği tişörtle eşofmanı verdim, bunları giymesini söyleyip salona gittim. Güneş oturmuş, yüzünde tedirgin bir ifadeyle bekliyordu.

-         Feryal, ne yapacağız? Ya bugünkü gibi gelir giderse aklı? Ya canı acıdığı için sinirlenip saldırırsa bize? Mahalleden birilerine söyleyelim.

-         Güneş, tamam söyleyelim elbette ama şu halini bir atlatsın. Hemen Hüseyin abiye haber verelim telefonla, ama önce yarasını saralım çocuğun.

Kalkıp banyoya gittim, kapıyı tıklattım. Cihan süklüm püklüm dışarı çıktı. Kolundan tutup salona götürdüm. Güneş’i görünce utanıp öne eğdi başını, bugün olanı hatırladı sanırım. Ortadaki koltuğun ucuna oturdu, ben de pamuk ve tentürdiyodu alıp yaralarını temizledim. Bir yandan da konuşturmaya çalışıyordum onu.

-         Cihan, Mustafa mı yaptı bunu sana?

-         Abla! Mutsa görmesin.

-         Tamam görmeyecek. O mu yaptı?

Başını öne eğdi. Canım sıkılmıştı.

-         Peki neden yaptı Cihan?

-         Abla! Gönderecek. Gitmem ben. Abla! Acıyor. Cihan gitmesin abla. Ben burda hep… bura güzel hep, benim yerler. Sokak benim, benim taş. Gitmem! Mutsa dövmesin Cihan’ı. Verme, Cihan gitmesin!

-         Tamam, sakin ol.

Güneş mutfaktan biraz kekle süt getirmişti. Cihan’ın önüne ufak bir sehpa çektim, yemesini söyledim. Utangaç haliyle yanaştı ama büyük ısırıklarla yedi keki. Çocuğu aç bıraktıkları belliydi.
Bu sırada Güneş odasına geçip alt kattaki komşumuz Hüseyin abiyi aramıştı, bin bir özürle durumu anlatmış, akıl danışmıştı. Salonun kapısından bana “Birazdan geliyorlar” diye işaret etti.
Cihan daha sakindi, her zamanki yüz ifadesi geri geliyor gibiydi. O sırada kapı çaldı. Cihan kapıyı duyunca oturduğu yere büzüldü, sessizce ağlamaya başladı.

-         Abla! Verme Cihan’ı. Döver Mutsa. Bi daha döver.

-         Merak etme Cihan, bekle burada.

Kapıyı açmaya gittim. Hüseyin abi gelecek diye dalgınlıkla bakmadan açtım kapıyı. Karşımda iki polis vardı. Ne olduğunu anlamadan kapatacak oldum kapıyı, o sırada memurlardan biri “Hanımefendi, bir dakika!” diye seslendi.

-         Sokağın başındaki bahçeli evde oturan Mustafa Kirişçi’nin yeğeni kayıpmış, gördünüz mü?
-         Mustafa Kirişçi mi? Ha, evet. Yani hayır, görmedim. Nereye kaybolmuş ki?
-         Arıyoruz efendim. Bilirsiniz belki, aklı kıtmış çocuğun. Bir şey duyarsanız lütfen bildirin.
-         Peki, rahatsız ettik efendim, kusura bakmayın.
-         Rica ederim, iyi geceler.

Kapıyı kapattım, arkama dönüp Güneş’e ters ters baktım. Hüseyin abi diye polisi aradığını düşündüm önce. Ama onun yüzünde de en az benimki kadar şaşırmış bir ifade vardı. İçeriye gittim, Cihan koltuğun üzerine büzülmüş, sehpa üzerindeki dergilerden birine sarılmış öylece duruyordu.

-         İyi misin, Cihan?

-         İyi abla. Bak! Anne…

Cebinden bir kâğıt parçası çıkardı önce. Dergiyle yan yana koyup gösterdi. Derginin kapağında bir yirmi yıl öncesinin ünlü şarkıcılarından birinin fotoğrafı vardı. Güneş’le birbirimize bakakalmıştık. Fotoğraftaki kadın Nesibe Teyze’ydi, Cihan’ın annesi. Dergi kapağındaki fotoğrafla birbirine ne çok benziyordu. O an hatırladım, küçükken Nesibe Teyze’ye seni dün akşam televizyonda gördüm dediğimi hatırladım. Katıla katıla gülmüştü, yanağımı okşayarak “O ben değilim canım, ama çok benziyoruz o şarkıcıyla” demişti. Gülümsedim. Cihan fotoğrafı usulca eline aldı, öptü, cebine koydu. Sonra dergiyi kollarına aldı, göğsüne bastırdı, öylece büzüldü olduğu yere.

Kapı çaldı yine, bu sefer Güneş kapıyı açmaya gitti. Gelen Hüseyin abiydi bu sefer. Cihan, Hüseyin abiyi görünce ellerine sarıldı onun. Hüseyin abi, çocuğu omuzlarından tutup ayağa kaldırdı.

-         Hadi oğlum, bize gidelim de uyuyalım artık. Sabah olsun, düşünürüz. Ablaları rahatsız ettik yeteri kadar.

Usulca kapıya ilerleyip aşağı indiler. Kapıdan çıkarken Cihan utangaç bir tavırla elindeki dergiyi bana vermek için elini uzattı. Yavaşça geri çevirdim elini. Gülümsedi bu sefer, mutlu olduğu anlaşılıyordu. Elini Güneş’e uzattı sonra, özür diler gibi mırıldandı.

-         Abla, iyi abla.

Kapıyı kapatıp yataklarımıza ilerlemekteydik ki son sessizliği yırtan bir ses duyduk. Hemen balkona attım kendimi, ardımdan Güneş geldi, aşağıya baktık. Bir polis arabası, bir pijama ve atletiyle Mustafa, bağıra çağıra, eliyle Cihan’ı göstere göstere polislere bir şeyler anlatıyordu. Cihan yere çökmüş, bir koluyla Hüseyin abinin bacağına tutunmuş, diğer koluyla dergiyi göğsüne bastırmış, ağlıyordu. Onu öyle görünce dayanamadı Güneş, balkon demirlerinin dibine oturdu, ağlamaya başladı sessizce. Gözlerim dolu dolu olmuştu, ama aşağıda olup biteni duymak için, gerekirse yardım edebilmek için soğukkanlı olmam lazımdı. Kulak kesildim. Mustafa konuşuyordu.

-         Yıllardır dışarıda kuzu, evde canavar bu herif. Evimde cam çerçeve bırakmadı be. Peşine düştük geri getirelim evine, milleti rahatsız etmesin diye, aramadığımız yer kalmadı. Beyefendi yok ortada. Sonra bir çıkıyor ortaya, ne görsem beğenirsin memur abicim? Saklanmış onun bunun evine. Ama yok, ben zapt edemiyorum artık. Bunun gideceği tek yer bakım evi. Zaten onu duydu da öyle kaçtı evden. İllallah dedim yahu.
 
-         Bir nefes al kardeşim iki dakika. Tamam zaten şimdi oraya gideceğiz. Gel evladım, gel buraya. Korkma, sana kimse zarar veremez biz varken. Ee, Mustafa efendi, bu yaralar bereler ne peki, nasıl oldu bunlar?

Mustafa pişkin pişkin konuşmaya devam etti.

-         Gideceğini duyunca eline ne geçirdiyse sağa sola fırlatmaya başladı, yaralar ondan olacak. Peşinden koştum ama benim yaşım da ilerledi memur abicim, tazı gibi koşup kaçtı. Yetişemedim haliyle. Deli işte adı üstünde, Allahın delisi, evde kalsaydı üstümüze de gelirdi, yapmadığı şey değil.

O sırada Hüseyin abi atıldı.

— Ayıp be, ayıp, hiç utanmıyorsun yalan söylemeye değil mi? Bu çocuğun dayak yediği bariz, bir de cam çerçeve diyorsun hala. Tamam, aklı kıt belki ama kuzu gibi çocuktur, herkes bilir mahallede, kaç yıldır buradayız. Onun bunun dediğin insanlar da bu mahallenin çocukları, kötülük mü ediyorlar sana, ayıptır be! Polis bey, bu çocuğu kurtarın bu herifin elinden, yoksa o evden cenazesi çıkacak garibin. Mustafa, sen de kes çeneni, yoksa valla Allah yarattı demem, kimse alamaz elimden.

Polis araya girmese kavga çıkacaktı. Cihan’ı yavaşça arabaya bindirip götürdüler. İçeriye girdik, tek kelime konuşmadan. Yattık. Sabaha karşı ancak uyuyabildik.

Sabahın öğleye kayan saatlerinde bakkala ekmek almaya indiğimde kapının önünde Cihan’ın dergisini buldum. Kapağı gözyaşlarından ıslanmış, sabah ayazında kurumuş bir yaprak gibiydi. İlk fırsatta Cihan’ı ziyarete gidip ona dergiyi götürmekti niyetim. Dergi elimde yukarıya çıktım.

Eve girdiğimde Güneş, Hüseyin abi ve eşi Fikriye abla oturuyordu. Bu buluşmanın sebebinin kötü bir haber olduğu aşikârdı. Hüseyin abi buruk bir sesle konuşmaya başladı.

-         Feryal, kızım, bakım evinden kötü bir haber aldık. Bir saat önce Cihan’ı beyin kanamasından kaybetmişiz. Elinde annesinin fotoğrafı varmış. Doktorlar başında darp izleri tespit etmiş. Polise haber vermişler, Mustafa’yı yaka paça içeri alıp sorgulamış polisler. Çocuğa bakım evine götüreceğim deyince ağlamış Cihan biraz. Mustafa da onu ayakkabısıyla dövmüş, kafasına vurdu besbelli. Çocuk canını kurtarmış kurtarmasına ama, kaçarken iki teki de ardından fırlatmış Mustafa olacak cani herif. Camlar kırılmış tabi, dün akşam anlattığı masal buymuş. Aradığımda benle telefonda konuşan doktor “O kadar darbeye iyi bile dayanmış” dedi. Kurtuldu yavrucak güya, ne var ki üzülüyor insan. Başımız sağ olsun.

Beynimden vurulmuşa döndüm. Sokaklardaki özgürlüğünden mahrum kalıp esas özgürlüğe kavuşmuştu demek ki, anacığının yanına gitmişti. Kulağıma Cihan’ın her zaman söylediği ezgi fısıldanır gibi oldu. Hatırladım. Bu, Nesibe teyzeye benzettiğimiz genç sanatçının söylediği ilk şarkıydı. Cihan bebekken annesi ona ilk bu şarkıyı söylemişti belki de.

Dergiye sarılıp sessizce büzüldüm oturduğum yere, tıpkı Cihan’ın o gece burada yaptığı gibi, ağladım.


* Kalemtıraş E-Fanzin'in ikinci sayısında yer alan öyküm.

şarkı

                                                                                                          —Manolis’e—

Uzaklarda kırılmış bir sürü kalbin acısı içinde, hissediyor. Evleri, okulları ana caddeye bağlayan uzun, bol dönemeçli yolun üzerinde yürüyor. Bazen hızlanıyor bir yere yetişecek gibi, bazen de ağırlaşıyor adımları. Uzaktan, sadece yürüdüğünü gören biri olsa der ki, bu adam keyif için şöyle bir yürüyüşe çıkmış. Ama değil işte, bir de yüzünü görseler... İçindeki soruların işaretleri yüzüne çizilip atılmış. Dilinde bir cümlenin ilk sözcüğü var, çıktı çıkacak ama kime söylesin? Kimse yok ki etrafında, yalnızca bir iki araba geçiyor yol üstünden. Bir yandan başıboş bir rüzgâr esiyor, yaprakları dalları birbirine katarak. Mevsim kendi içinde bir kavgaya tutuşmuş, onun kavgasını neylesin? Yürümek rahatlatır diye yolda buluyor kendini.

Yalnızlık iyi, iyi ama bu soruları sorup kaçana usturuplu bir sövse fena olmazdı hani. Ne zorunluluğu var canım bunları yüklenmeye? Daha da asılıyor suratı, adımlarının sertliğinden belli sinirlendiği. Bir yandan söylenirken, bir yandan da acısıyla soruları birbirine ekliyor izmarit ekler gibi. Ufak bir çakıl taşına tekme savururken ayakkabısının burnunu vuruyor altındaki çıkıntıya. Fark etmiyor önce, bir iki adım daha attıktan sonra hafifçe topallıyor. Canı öyle büsbütün acımadı belki ama, hani cana tak ettiren son çelmesi bu olmalı herhalde hayatın.  Gözleri dolu dolu, yutkunuyor yavaşlarken. O anda onu kimse görmese, öyle zayıf hallerini bilmese dostu düşmanı ne olur… Çevresine kaçamak göz gezdiriyor bir gören var mı diye önce. Dımdızlak, tenha sayılabilecek o yolun ortasında, kime, neye sığınmalı? Uzaklar görünmüyorken hele… Kararıp duran bulutlara mı, bir hışımla geçen biçimsiz teneke yığınlarının altına mı, işi gücü ortalığı birbirine katan dengesiz rüzgâra mı, yoksa toz duman içindeki kuru yaprak ve kırık dal yığınlarına mı? Biri yanında olsa iyi olur muydu? Ama konuşmak, dert anlatmak, fikirleri paylaşmak yetersiz kalıyor bazı zamanlarda. İnsan insanın zehrini alır demişlerdi Fiko’ya, o zaman ne kadar doğru gelmişti. Artık doğru değil, buna inanıyor. Onun çevresindekiler zehri almak şöyle dursun, kendi zehirlerini akıtıyor adeta. İç geçiriyor yine. Kararan yüreğini daha da karartan yola, bu rüzgâra söylemeli olup biteni. Ona sorulanları bu kez o sormalı; çünkü sesine ses gelmese bile sormak aydınlatır karanlıkları. Acı dediğin, kırgınlık dediğin kolayca geçivermez ya, sızısı diner mutlaka zaman içinde. Gözlerini sildi parmaklarının ucuyla, yürüyüşü hafif bir ritme girdi. Bu bir sakinliğe işaret galiba. Dilinden sözcükler acısıyla birlikte dökülmeye başlıyor işte, ne söylüyor? Söz gibi değil bu, bu bir şarkı, tabi ya! Onun gizli dili, sihirli sözü, tek sığınağı…

Hapsolmuş yüreğim hayatın terk edilmiş bir ucuna
Sanmasınlar canlar hissetmez sorulanın acısını
Yürekler karanlığa kesmiş, ne çıkar kararsa hava
Belki dilsiz bir yıldız aydınlatır bilinmezin yollarını

Sesini ilk kez duymuş gibi garipsiyor önce.  Bu şarkıyı ona ilk söyleyeni hatırlamış gibi açılıyor yüzü. Şarkı dilinden tane tane dökülürken; bakışları, gözleri başkalaşıyor. Ona ait değil bu yürüyüş, bu duruş. Başı bedeninin üzerinde daha başka duruyor. Dudaklarının bükülüşü, sesinin titreyişi, şarkının her sözüne ayrı bir vurgu doğuyor sesinde. Her vurguda bir parça acısı tasvir edilmiş, boğazındaki kat kat düğüm yavaş yavaş açılıyormuş gibi oynuyor dudakları. Hecelerin her biri, birer ezgiyle birleşip özlediği o kokuyu, yumuşacık ve serin bir rüzgârla getirip iliştiriyor burnunun ucuna. Gitmek istediği yerleri, tanımak istediği insanları, hissetmek istediklerini anımsıyor. Şarkılar, belki çocuk avutur gibi kandırıyor onu, dikkatini içinden alıp hayallerine taşıyor, belki de uyuşturuyor benliğini. Ne var ki başka türlüsü de bu denli çabuk getiremiyor ateşkesi. Hem, şarkılarından gayrısı bu kadar içten olamıyor ki… Sonra bir süreliğine sessizleşiyor. Adımları özgürleşiyor, içindeki kırgınlık olgunlaşıyor, dinginliği yayılıyor içine. İçindeki hırçın dalgaları terbiye etme çabası sonuç vermiş gibi uzağa yeniden bakıyor. Yüzüne gelen ifade tastamam bir huzur olmasa bile, dizindeki yarası sarılıp sarmalanmış, teskin edilmiş bir çocuğunkini andırıyor. Biliyor ki gri ufukların çizgileri haykırışıyla aralanıp açacak yolunu.

Ah, sular dumanlanıyor efkârımdan adanın eteklerinde
Tutsaklığımı anlamaz gözlerin, dilinde yaban sözler
Kapıları kapanırken ruhun, sanırdım kaçışım beyhude
Ta ki çığlığı duyulur yüreğin, mümkün olur hür gidişler

Şarkının ağır aksak kemanı hareketlenmeye başlar kulağında. Sözlerden daha çok söyleyeceği vardır her zaman müziğin. Umudun, yeter diye haykırışların bulunduğu, zayıf da olsa ışığın izleri gösterdiği yerlerdir safi seslerin yankılandığı yerler. Onun da içinde çağrışıp yankılanan sesler duyuldu bu sefer. Kim duydu, nasıl duydu, ne hissetti bilinmez. Lakin kendi sesinin yankısını, ruhun sesi olsa ne diyeceğini işiten biri var, yolun caddelere açıldığı, daha da büyüdüğü yerlerde. Hani dünyanın yükünü sırtlanmak harcı değil kimsenin; ama açmazlara düştüğünde ayakta durmak için gücü nasıl bulacağını unutmayacak. Tutunacağı şarkıları var, her birinin ruhu kendininkine eş…


* kalemtıraş e-fanzin'in 1. sayısında yayınlanmıştı bu yazı.