Cumartesi, Aralık 31, 2011

yeni yıl...

Merhaba,
Bir dönüme daha uğradık, geçiyoruz işte. Kendimce bir iki dileğim var benim de. Bildiğimiz gibi, zor bir yıldı bu geçen. Güzel şeylerin yanında can sıkıcı bir sürü şey de oldu hepimiz için. Her şeye rağmen geleceğe dair umut var. Geçen zamanları ve sıkıntıları uğurlamak için; bu akşamı sevdiklerimizle, keyifle, eğlenceyle geçirmek dileğiyle... Yeni yıl içinse, 2012'nin aklımıza mukayyet olabileceğimiz, sevdiklerimizin ve sahip olduklarımızın değerini anladığımız, içtenliğimizi hiç kaybetmeyeceğimiz zamanlar getirmesini diliyorum. Bazı zamanların büyülü bir özelliği var elbet, bu zamanlar en çok da hissiyata bağlı aslında. Öyle bir şarkıyla bitireyim yazımı. Sevgiler...

Pazartesi, Aralık 26, 2011

ankara sahnelerinden...

Yılın sondan bir önceki cumartesini nazlı nazlı gelip bir gece kalan, sonra da sonraki günün sabahında hiç oralı değilmiş gibi kaçıp giden kar kapladı. mutluydum, Ankara sahnelerinin başrolü ona aitti bir günlüğüne de olsa. Kimbilir ne zaman gelir yeniden... Kar sevmeyenlerin bu duruma sevineceğini bilsem de, söylemeden geçemem: bu şehre kar kadar yakışan az sayıda şey var. Bunlardan bir diğeri de tiyatro elbet. Aslında bu yazıyı yazmamın sebebi, sezon başlayalı beri izlediğim oyun sayısı eski zamanlarıma göre hayli az. Bu durumdan çok memnun değilim haliyle; ancak genel olarak iyi oyunlar izlediğimi düşünmekteyim. Bu oyunlarla ilgili bir şeyler söylemek için geçtim bu kez klavye başına.

İlk olarak Barış'tan bahsetmek isterim. Oyunu 1 Ekim'de, oyunun ilk gösteriminde izledim. Çok coşkulu bir performansla karşılaştığımı söyleyebilirim. Bir Aristofanes eseri uyarlaması olan bu oyun, bu sezonki halinde biraz ortaoyunu tadında, Türkiye'deki geleneksel tiyatro dendiğinde akla gelebilecek öğeleri içererek aktarılmış sahneye. Sezonun açılışını hasretle beklediğimize değmiş gerçekten. Oyunun müzikleri gayet başarılı. Koro kullanımı, oyun içinde kendiliğinden beliren ve oyunun ruhunu çok iyi yansıtan müzikler Cem İdiz'in ustalığını gösteriyor. Oyunları izlemeden önce oyunun müziklerinde kimin imzası olduğu da bir kriter olur izleyenler için, Cem İdiz'in müzikleri de bu anlamda büyük bir kazanım oldu. Oyunculara gelirsek, Bilal Gürdere'yi hep Rembetiko'daki haliyle hatırlardım, Barış'la bir de gülümseyen yüzünü görmüş olduk. Neredeyse tüm oyunlarını izlediğim canım hocam Sabri Özmener'i uzun bir aradan sonra bir komedide, hele Hermes olarak görmek harikaydı, bu rol de en çok ona yakışırdı zaten. Mithat Erdemli'yi de 'Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi?' den sonra böyle hareketli ve kıpır kıpır bir rolde izlemek şahaneydi. Oynadığı karakter adeta Emir Kusturica filmlerinden fırlamış gibiydi, bu yönüyle çok farklı, çok özgün bir renk olmuş koro içinde. Ahmet Burak Bacınoğlu'yu radyo zamanlarından beğenerek dinlerdim, tıpkı Erzurum DT'de oynadığı Kafkas Tebeşir Dairesi'nde olduğu gibi Barış'ta da harikalar yaratıyor. Zafer Güllü, Murat Gökçer, Ahmet Fuat Davutoğlu ve 'Barış' için sahnede gördüğümüz, sesini, müziğini, enerjisini, dansını, işbirliğini, en çok da emeğini gani gani sunan, oyuncular için görülesi bir oyun Barış. Oyundaki Yunan esintilerinin beğenmiş olmamın aslında kültürel yakınlıkla da bağlantısı var. Oyunun olumsuz olarak gördüğüm tek yanı, oyundaki diyalogların bariz bir biçimde erkek egemen bir anlayışı yansıtıyor olması. Bu durum oyunun aslında da böyle miydi, uyarlama için mi böyle bir yönteme gidildi bilmiyorum. Ancak oyundaki cinsiyetçi dil birazcık rahatsız edici olabilir. Oyunun bu yönü belki zamanla törpülenir, belki de bu sivri dilin tek amacı olup bitene dair bir rahatsızlık oluşturarak bu noktaya dikkat çekmektir. Oyuna dair tartışmaya açık yönü bu olabilir. Bunun dışında enerjisi yüksek, dikkati yüksek seviyede tutan oyunları seven izleyiciler için son derece eğlenceli bir oyun olmuş.

Oyunun tanıtım videosu şuradan izlenebilir:
http://devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-ankara-detay-bolum_video-38-baris.html

Bahsetmek istediğim bir diğer oyun da, Elma Hırsızları, diğer adıyla 'Bir Ceza Avukatının Anıları'. Adalet ve hukuk kavramını yaşanmış olaylar üzerinden sorguluyor. Varmak istediği bir noktanın olduğu söylenemese de, anlattıkları tümüyle amaçsız değil. Akıllarda soru işareti bırakıyor olmasıyla başarılı. Küçük bir orkestrası, anlatıcı olarak bir avukatı, bir asistanı ve rol geçişlerini şahane bir tempoyla sağlayan 7 oyuncusu var. Oyuna dair en beğendiğim ayrıntı da bu oldu. Oktay Dal'ın, Levent Şenbay'ın, Tolga Çiftçi'nin, Edip Tümerkan'ın ve Çağrı Evren Turan'ın dönüşümlü oyunculukları oyunu izlenebilir kılan en önemli şey. Oyun müzikal bir oyun, müzikte Cem İdiz'i görüyoruz bu oyunda da. Ancak şarkıların gereğinden fazla uzatılması hikayeler arası geçişin sağlıklı olmasını biraz engelliyor, çünkü şarkı sözlerinin aynı nakaratta tekrarı dikkat dağıtıcı olabiliyor. Bütün oyunculardan şarkılar dinliyoruz, ancak Sinem Şahin söylediği şarkılarla biraz daha ön planda, oldukça güzel bir ses rengi var. Öte yandan, daha önce sıklıkla bahsettiğimiz, birçok izleyenin şikayetçi olduğu silah kullanımına sessiz ve belirgin bir çözüm getirmiş bu oyun. Anlatılan hikayelerin birçoğu hüzünlü, trajik; günümüze dair göndermeleri de var üstelik; bu nedenle ilgi çekici. Kısacası, adalete ve hukuka dair insanların bakış açısını değiştirebilecek, önyargılarını aralayabilecek güçte bir oyun.

Oyunun tanıtım videosu ise burada:
http://devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-ankara-detay-bolum_video-40-elma-h.html

Bahsedeceğim iki oyun daha var, onları da bir sonraki gönderiye saklıyorum. 'Kantocu' ve 'Soğuk Bir Berlin Gecesi' adlı oyunlar, haklarında söylenecek birçok şey olanlardan. Arkası yarın...

Salı, Aralık 20, 2011

yıl sonu hesapları

hani böyle bakkalın çakkalın, bilumum devlet kurumu ya da kobi'nin yıl sonunda girdiği bir "aman defterleri toparlayalım" edası vardır ya, o havalardayım şu an. yarım iş kalmasın istiyorum, malum iki hafta sonra 2012. ne olur ne olmaz, bir mecnun'umuz da yok ki olası bir göktaşını durdursun gidip. her neyse, birkaç gündür sesim soluğum çıkmadı diye "vay efendim bu kız da 'aman blogum' deyip bir sene uğramıyor." demeyin. buradayım. iş güç derken kafamda neler birikti, yazacağım elbette. yılın bu zamanları hesabı kitabı defteri dürerken bir yandan da eğlenceli geçsin istiyorum. ama havalar bir acayip, geçen haftanın donduran soğukları kar neyim getirmedi. bu hafta da maşallah, ılıman takılıyoruz. kar yağışını özledim yahu. google'a "let it snow" yazıp çıkanı izlemek tat vermiyor artık. kış da kışlığını bilsin değil mi efendim? velhasıl, yıl bitmeden yapılacaklar listemde, programın podcastlerini adamakıllı toplayıp internete yüklemek, tarçınlı zencefilli kurabiye adam yapmayı denemek, kırmızı yılbaşı kartlarımı hazırlamak, bir de izlediğim üç güzel oyun ile bir şahane filme dair huzurlarınızda atıp tutmak var. gözümün önünde dursun diye buraya not düşüyorum. haydi bakalım. yılın son zamanlarının keyfi çıkarıla... haydi şu şarkı da eşlik etsin, pek hoş:

Perşembe, Aralık 01, 2011

ankara'da olmak

mevsimlerin döngüsü her şehre ayrı dokunur. ankara'ya kış mevsiminin dokunuşu, her ne kadar soğuktan sıklıkla şikayetçi olsak da, görülmeye, şahit olmaya değerdir. çocukluğumdan beri hayalini kurduğum, her anı bir şeylerle dolu dolu geçen yetişkinlik zamanlarını gerçekleştirme yolunda, şehre dair bütün olumsuzluklara rağmen, güzel adımlar atmak beni biraz daha bağlıyor buraya. seksenli yılların sonu doksanlı yılların başında çocuk olan herkesin, o sıralarda tek kanaldan, bilemedin iki kanaldan ibaret televizyondan izlediği ankara öylesine güzel bir yer olarak yer etmiştir ki akıllarda; güzel bir yaşam sürdürebilmek için gerekli bütün sosyal etkinliklerin bu şehir olmadan biraz yarım kaldığı bir gerçek olur. akla gelebilecek birçok farklı türde müziğin iyi sanatçılar tarafından icra edildiği keyifli akşamlar, sahneler üzerinde insanın karanlık ve aydınlık tarafına yolculuklar, renklerin, şekillerin ve yüzlerin bir sürü çağrışım yaptığı sergiler, kalabalık caddeler, ışıklı yollar, tasarımları ve atmosferleriyle güzel sohbetlere ev sahipliği yapan mekanlar... bunların her biri bir kış akşamında başka bir şehirde de var olabilir elbette. ama en güzeli, böylesine bir hayatın hayalini kurduğum şehre gelip bunları burada gerçekleştirmek. bu yüzden burada olmayı bu kadar çok seviyorum.

burada olmayı neden sevdiğimi bana yeniden anımsatan, bir konser oldu. 30 kasım çarşamba akşamı bilkent gençlik senfoni orkestrasının güzel bir konseri vardı. öğrenciyken bilkent'teki mssf etkinliklerini sık sık takip ederdim, ancak mezuniyetten sonraki bu yeniden buluşma bana hem zamanın hem de mevsimin tadını çıkarma vaktinin geldiğini anımsattı. ilânımdır, zamanın keyfine varılsın işten güçten arta kalan zamanlarda. ilgili olanınız varsa konser takvimi için: http://www.bso.bilkent.edu.tr/include/docs/program.pdf

bu kısmen öznel yazıma son verirken konserden bir eseri paylaşmak isterim.

bol keyifler:

Franz Joseph Haydn - Senfoni No. 104, Re major, "Dudelsack" (12. Londra)

Pazartesi, Kasım 28, 2011

yeniden...

çok zaman oldu, çok sular aktı köprünün altından. hayat değişiyor, bir hissettiğimle bir diğeri bir değil her zaman.  hatta bazen zamanın akışı öyle hızlı oluyor ki; sen bir yerlerde herhangi bir işle meşgul iken, insanların hayatları, ülkelerin şekli, teknolojinin adımları, korkular, mutluluklar başka başka değişimlerden geçiyor. can sıkıcı şeyler oluyor sık sık,küçüklü büyüklü, bazen bahsi edildikçe daha da iç karartan cinsten. ama keyif veren şeyler de var, biliyorum, yaşıyorum, hissediyorum. sırf bunun için adımlamaya değiyor hayat.

günlerin oldukça durağan geçtiği sıralarda ıskaladığı neler olmuyor ki hayatın? tesadüfen başını kaldırıp bakmayınca göremiyor insan. çemberlere, çerçevelere sıkışmadan kalabilmek çok zor. deniyorum. başaramadığımız oluyor. uykuyu birkaç saat uzatabilmenin, güzel bir kahvaltı için dersi asmanın kolay olduğu zamanlarını geçince ömrün, pek de bir şey olmuyor aslında, aksine daha da mümkün oluyor bazı çizgilerle sınırlanmak. böyle zamanlarda kaçış yolunu bir parça müzikte, bir karede, güzel bir olayın gerçekleşmesini sabırla beklemekte, bir yudum kahvede, birkaç sayfa öyküde bulmaya çalışıyorum. zorunda kalmadıkça aylaklık hakkımdan (ki bu da tartışılır aslında) feragat etmemeye çalışıyorum, adamakıllı aylak sayılamasam da.  bir de özlüyorum çokça. gidemeyip hayalimde ikamet ettiğim topraklarda olduğumu düşlüyorum, bunu yapmak o kadar kolay ki, walter mitty görse gündüz düşlerinden utanır. dik binaların iki yanında sıralandığı geniş caddelerde kaybolup bir iki katlı evlerin dizildiği dar sokaklarda buluyorum kendimi. gördüklerimin her biri birbirinden âlem. kimin memleketi bilmiyorum, belki de benimkidir.

bunca kelamı peşisıra sıralamam bir sayıklamadan ibaret mi, bilemedim. yazmaya yeniden dönmek, yeniden sevdiğim şeylerden bahsedip, gördüklerimi aktarmak, hatta dinlediklerimi paylaşmak istiyorum. buradayım. merakınızı uyandırır, dikkatinizi celbederse beklerim.

şimdilik diyeceklerim bu kadar. son birkaç aydır dönüp dönüp dinlediğim, çok etkilendiğim bir müzikle kapatayım bu yazımı. müziğini çok ama çok beğendiğim "your hand in mine" adlı bir grup var, selanikli iki arkadaşın kurduğu kendi halinde sakin bir müzik grubu. wurlitzer organ, ukulele, toy piano, akordeon ve gitar ile sokak müziği diye tanımladıkları, huzur veren bir müzik yapmaktalar. türlerini french folk olarak tanımlasalar da, ileride film müzikleri alanında çok başarılı olacaklarının sinyalini veriyorlar. 1933 japonya yapımı, "every night's dream" adında bir sessiz filme, selanik bağımsız film festivalinde aldıkları bir teklifle bir soundtrack albüm hazırladılar ve oldukça beğeni topladılar.(film de youtube'da ingilizce altyazılı olarak bulunuyor, onunla ilgili ayrıca bir şeyler yazmak niyetindeyim)  bu çalışma 2008 yılında albüm olarak da yayınlandı.

parçanın adı "calendar". her dinleyişimde bana yukarıda bahsettiklerimi anımsatıp, zamanın geçişini hissettirdiği için müziğin ötesinde bir şeyler seziyorum bu eserde. keyifli dinlemeler!


Perşembe, Mart 24, 2011

bir müddet sonra...

merhaba,

çok bir 'sevgili günnük' başlangıcı oldu biliyorum ama içimden geldi neyleyim... uzun bir fasıladan sonra aklıma takılanları kısa kısa not edeyim diye döndüm eski sayfalarıma. özlemişim de şimdi ne yalan söyleyeyim. kısa bir zaman içinde değişip giden ne kadar çok şey olmuş. iş güç arasında bir tek dergiye vakit ayırabiliyordum, ama burayı da ihmal etmemem gerek, ilk göz ağrısı ne de olsa :) işe başladığımdan bu yana bir telaşla yaşıyorum her şeyi. bazen heyecanı yükseltebiliyor elbette bu durum, ancak çalışmayı, bir şeyler üretmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim. birkaç ay sonra her şey daha da bir düzenli olduğunda aradığım sakinliği de bulacağımı umuyorum. kısmet diyelim.

çok inceleyemesem de etrafta olup bitenlerin hayli can sıkıcı olduğunun farkındayım. bir yanda bıçak insanların kemiğine dayanmış, seslerini çıkarmaya yeltendiklerinde başlarına gelebilecekleri göze almak durumundalar. öte yandan başka insanlar yüreklerini kendi menfaatleriyle, ceplerini paracıklarla doldurmayı kanıksamışlar. bombalar insanların suratlarında patlıyor, çocuklar açlıkla savaşıyor, doğal felaketler insan eliyle yapılanları ardından sürükleyip gücünü büyütüyor. dile getirince korkutucu geliyor kulağa. ama aslında pek de değişen bir şey yok insanın hayatında. tehlike hep yanıbaşımızda değil mi? belki sadece bu tehlikenin miktarı artıp azalıyor ömür içinde. sürekli korku halinde yaşamak elden gelmiyor, bir şekilde oyalamak, eğlemek lazım ruhları. ya da belki onca olup bitenden kaçıp sığındığımız bir şeyler olmalı. az önce bir haber sitesinde haberlere göz atarken birden içimin kararlığını fark ettim, o an arkada çok beğendiğim bir şarkı çaldığında kendimi kıyasıya kavga etmeye hazırlanmış taarruz halinde bir kişi iken omzuma dokunan yumuşacık elle siniri sıkıntısı dağılan biriymiş gibi hissettim. o an içimden geçen buydu; müzik olmasa, tiyatro olmasa, edebiyat olmasa, kısacası sanat olmasa şu dünya hakikaten çekilir yer olmazmış. insanların içinde hala bir parça içtenlik kalana dek sanat böyle  var olmaya, insanlığını içinde taşımakta direnenleri teskin etmeye devam edecek sanırım.

beni biliyor işte bu satırlar, güzel bir sese, bir parça müziğe, bir renge, iki çift söze kanarım, bunların peşine kapılır giderim kolaylıkla. bu aralar daha önce dinlemediğim müzik türlerine merak saldım, ilginç şeyler keşfetmekteyim. ayrıntılı şeyler yazacağım elbet buna dair, ne var ki, sanatıyla insanları hayata bağlayan değerli insanlara gönülden teşekkürleri sunabilmenin bir yolu olmalı. en iyisi bunun üzerine biraz kafa yormalı.

böyle işte... okuyana da düşünene de sevgiler olsun.